top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 1047 sonuç bulundu

  • Pomelo meyvesi

    ​Pomelo, greyfurt ve portakalın atası olarak kabul edilen büyük bir narenciye meyvesidir. Bilimsel adı Citrus maxima 'dır. Genellikle greyfurttan daha büyük ve armut şeklindedir. Kabuğu kalın ve yeşilden sarıya kadar değişen renklerde olabilir. ​Pomelonun eti, greyfurta benzer şekilde dilimlere ayrılmıştır ancak tadı greyfurta göre daha az acı ve daha tatlıdır. Hafif ekşimsi bir tadı da olabilir. Pomelo genellikle çiğ olarak tüketilir, salatalara eklenir veya tatlılarda kullanılır. C vitamini ve lif açısından zengindir. ​Bu meyveye bazen şadok  veya büyük greyfurt  da denir.

  • Masaru Emoto ve su deneyi

    Japon araştırmacı Masaru Emoto tarafından ortaya atılan "su deneyi", suyun insan düşünceleri, duyguları ve kelimelerinden etkilendiği iddiasına dayanır. Emoto'nun teorisine göre, suyun moleküler yapısı, maruz kaldığı pozitif ya da negatif titreşimlere göre değişir. ​Deneyin Yapılışı ve İddiaları ​Emoto, deneylerinde su örneklerini farklı duygulara ve kelimelere maruz bıraktı. Ardından bu suları dondurarak oluşan buz kristallerini mikroskop altında inceledi. İddialarına göre: Pozitif ifadeler:  Sevgi, şükran, barış gibi olumlu sözler söylenen veya klasik müzik dinletilen suyun, simetrik ve estetik kar tanelerine benzeyen güzel kristaller oluşturduğu gözlendi. Negatif ifadeler:  Nefret, öfke, savaş gibi olumsuz sözler söylenen veya ağır metal müzik dinletilen suyun ise dağınık, düzensiz ve parçalanmış kristal yapıları sergilediği öne sürüldü. ​Bu deneyin sonuçları, "Sudan Mesajlar" adlı kitap serisinde ve "Ne Biliyoruz ki?" adlı belgeselde yer alarak geniş kitlelere ulaştı. Emoto, bu bulgulara dayanarak, insan vücudunun büyük bir kısmının sudan oluşması nedeniyle, pozitif düşünce ve duyguların insan sağlığı ve bilinci üzerinde olumlu etkileri olduğunu savundu. ​Bilimsel Geçerliliği ve Eleştiriler ​Emoto'nun su deneyi, bilim dünyası tarafından geniş ölçüde sözdebilim (bilimsel olmayan iddialar)  olarak kabul edilir ve bilimsel bir geçerliliği yoktur. Bu deneyin eleştirilmesinin ana nedenleri şunlardır: ​ Kontrollü Ortam Eksikliği Deneyin bilimsel standartlara uygun bir şekilde, kontrollü koşullarda yapılmadığı belirtilmiştir. Su kristallerinin oluşumu, sıcaklık, nem ve basınç gibi birçok fiziksel faktörden etkilenir. Emoto'nun bu değişkenleri kontrol altında tuttuğuna dair net veriler sunmadığı iddia edilir. Fotoğraf Seçimi Emoto'nun binlerce farklı kristal fotoğrafı arasından sadece iddialarını destekleyenleri seçerek yayınladığı iddia edilmektedir. Bu durum, bilimsel metodolojinin temel ilkelerinden olan tarafsızlık ilkesine aykırıdır. ​ Tekrarlanamazlık Bağımsız araştırmacılar tarafından yapılan tekrarlanan deneylerde, Emoto'nun iddia ettiği sonuçlar elde edilememiştir. Bir hipotezin bilimsel olarak kabul edilebilmesi için kontrollü koşullarda defalarca tekrarlanabilir olması gerekir. Ödül Teklifi 2003 yılında ünlü bilim şüphecisi James Randi, Emoto'ya deneyini tekrarlaması ve başarılı olması durumunda 1 milyon dolarlık bir ödül teklif etmiş, ancak Emoto bu teklifi kabul etmemiştir. ​Sonuç olarak, Masaru Emoto'nun su deneyi, pozitif düşüncenin gücünü ve duygusal enerjinin etkilerini anlatan manevi bir yaklaşım olarak popülerlik kazanmış olsa da, bilimsel bir kanıt niteliği taşımaz ve bilim çevreleri tarafından geçerli kabul edilmez.

  • Gregoryan Takvimi

    Gregoryen Takvimi, günümüzde dünya genelinde en yaygın olarak kullanılan takvim sistemidir. Miladi Takvim olarak da bilinen bu takvim, köken olarak Roma İmparatorluğu dönemindeki Jülyen Takvimi'ne dayanır ve 1582 yılında Papa XIII. Gregorius  tarafından takvimdeki hataları düzeltmek amacıyla reforme edilmiştir. ​Takvimin Temel Özellikleri Gregoryen Takvimi, Dünya'nın Güneş etrafında bir tam turunu tamamlaması olan tropik yıla (365.2422 gün) en yakın süreyi yakalamayı hedefler. Temel özellikleri şunlardır: ​ Gün Sayısı:  Bir yıl genellikle 365 gündür. ​ Artık Yıl:  Her dört yılda bir, Şubat ayına bir gün eklenerek yıl 366 güne çıkarılır. Bu, artık yıl  (leap year) olarak adlandırılır. Artık yıl uygulamasının amacı, mevsimlerin kaymasını önlemektir. ​ Artık Yıl Kuralı:  Artık yıl kuralı, Jülyen Takvimi'ndeki basit "her dört yılda bir" kuralından daha karmaşıktır. Bu kurala göre: ​Bir yıl dörde tam bölünebiliyorsa artık yıldır (örneğin, 2024). ​Ancak, bir yıl yüze tam bölünebiliyorsa artık yıl değildir (örneğin, 1900, 2100). ​Yine de, bir yıl dörtyüze tam bölünebiliyorsa artık yıldır (örneğin, 2000). ​Bu son iki kural, yüzyıllar boyunca biriken küçük sapmaları düzelterek takvimin daha doğru olmasını sağlar. ​Tarihsel Gelişimi ve Kabulü ​Gregoryen Takvimi'nin kabulü, dini ve politik nedenlerle yavaş ve aşamalı olmuştur. Takvim, 1582 yılında ilk olarak Katolik ülkeler tarafından benimsenmiştir. Bu ülkeler, Papa'nın emriyle 4 Ekim 1582 Perşembe gününden hemen sonra 15 Ekim 1582 Cuma gününe atlamıştır. Bu atlama, Jülyen Takvimi'nin 1200 yılda biriktirdiği yaklaşık 10 günlük farkı gidermek için yapılmıştır. ​Protestan ve Ortodoks ülkeler ise bu takvime daha geç geçiş yapmıştır. Örneğin, İngiltere ve kolonileri (ABD dahil) 1752'de Gregoryen Takvimi'ni kabul etmiştir. Bu geçiş sırasında 11 günlük bir atlama yapılmıştır. Son olarak, Türkiye ise 1926 yılında Miladi Takvimi resmi olarak benimsemiştir. ​Günümüzde Gregoryen Takvimi, uluslararası ticaret, iletişim ve kültürel etkinlikler için küresel bir standart haline gelmiştir.

  • Atatürk’e çok şey borçlular

    MUHTEŞEM ZAFER… Amerikalı ünlü tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy, “Ölüm ve Sürgün-Anadolu Müslümanlarının Etnik Kıyımı” adlı eserinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün büyük mücadelesini ve sonunda kazandığı zaferi şöyle anlatır: “Türkiye 1. Dünya Savaşını kaybetmiş, adeta yıkılmıştı. Türkler artık yenilmişti ve başlarına gelecek her şeyi kabul edeceklerdi. Çünkü İstanbul Hükümeti bir vatan haini olan Damat Ferit tarafından yönetiliyordu. Bu hükümet, İtilaf ülkelerinin istedikleri her şeyi yapmaya hazırdı!.. İtilaf ülkeleri, Türkleri sonsuza kadar yok etmek, tarih sahnesinden silmek istiyordu. Sevr’de büyük bir Ermenistan, büyük bir Kürdistan olacaktı ve Türklere Anadolu’da küçük bir yer verilecekti. İngilizler, Fransızlar, Yunanlar, İtalyanlar toprakları paylaştılar. İtilaf devletleri aslında Türklerin elindeki her şeyi almak istiyordu. Tüm Osmanlı borçları o küçük devlet tarafından ödenecekti. Yapmak istedikleri şey, Türkleri devamlı olarak zayıf bırakmaktı, bunu sağlamak için Türklerin ordusu olmamalıydı. Nitekim o küçük devlet, ordudan mahrum kalacak, tamamen iflas edecek ve mallarını yurtdışına gönderemeyecekti. Zira en önemli demiryolu hatları İtilaf devletlerinin elindeydi. Ama bunlar olmadı. Çünkü Türkler, Atatürk’ün liderliğinde düşmanlardan kurtuldu. Türkler, Atatürk’e çok şey borçlular…” share.google/DIxoILAmRrfoUQ…

  • Jericho, Eriha

    Yerleşimi günümüz Filistin'de bulunan Jericho , tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biridir.  Kazılarda elde edilen buluntulara göre, yerleşimin MÖ 9000'li yıllara kadar uzandığı düşünülüyor. Eriha (Osm. Riha ya da İbr. Yeriho ) Filistin Ulusal Yönetimi'nin Batı Şeria bölümünde Ürdün Nehri yanında yer alan bir yerleşim yeridir. ​Jericho'nun Tarihsel Dönemleri ​Jericho'nun tarihi, başlıca üç ana döneme ayrılır: ​ Tel Es-Sultan (Neolitik Dönem):  Bu dönemde Jericho'da yaşayanlar, çömlekçiliği bilmeyen ancak taştan aletler kullanan topluluklardı. Bu topluluğun en önemli başarısı, kenti çeviren büyük bir taş duvar ve bu duvarın içindeki taştan yapılmış kuleydi. Bu surlar, dış tehditlere karşı bir savunma mekanizması olarak inşa edilmişti. ​ Neolitik Öncesi Dönem:  Bu dönemde kentte yaşayanlar, MÖ 7000'li yıllarda tarım ve hayvancılıkla uğraşmaya başladı. Bu yenilikler, kentin nüfusunun artmasına ve yerleşik yaşamın daha da sağlamlaşmasına yol açtı. ​ Kenan Dönemi:  MÖ 3000'li yıllarda başlayan bu dönemde, Jericho'da çömlekçilik gelişti ve ticaret yaygınlaştı. Bu dönemde kent, Kenan uygarlığının önemli bir merkezi haline geldi. ​Jericho'nun Önemi ​ En Eski Kent:  Jericho'nun, sürekli yerleşimin olduğu en eski kentlerden biri olduğu kabul edilir. Bu durum, insanlık tarihi ve uygarlıkların gelişimi açısından büyük bir öneme sahiptir. ​ Büyük Surlar:  Kentte bulunan Neolitik döneme ait surlar ve kule, o dönemde bu kadar büyük bir yapının inşa edilmesinin mimari açıdan ne kadar ileri bir seviye olduğunu gösteriyor. Bu yapılar, Jericho'nun sadece bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda organize bir toplum olduğunu kanıtlıyor. ​ Kültürel Gelişim:  Jericho, tarım ve hayvancılığın yaygınlaşmasında ve çömlekçiliğin gelişmesinde öncü bir rol oynayarak Neolitik devrimin önemli bir merkezi haline geldi. ​Jericho, sahip olduğu tarihi ve arkeolojik zenginlikler sayesinde, insanlığın yerleşik hayata geçişi ve medeniyetlerin doğuşu hakkında çok değerli bilgiler sunuyor.

  • Kalpazan ne demek?

    ​ Kalpazan , sahte para, sahte değerli evrak (pasaport, kimlik gibi) veya sahte sanat eseri yapan, bu sahte ürünleri yayan ya da satan kişilere verilen addır. En yaygın kullanımı, sahte banknot veya madeni para üreten kişiler için kullanılır. ​Kalpazanlık, kanunlarca ağır cezalar gerektiren ciddi bir suçtur. Bu eylem, bir ülkenin ekonomik yapısına zarar verdiği için dolandırıcılık veya hırsızlık gibi suçlardan daha farklı değerlendirilir. ​Kalpazan Kelimesinin Kökeni ​ Kalpazan  kelimesinin kökeni, Farsça ve Türkçe dillerinin etkileşimine dayanmaktadır. ​Kelime, Farsça'da "sahte" veya "hileli" anlamına gelen "kalb" (قلب)  kökünden gelir. ​Bu köke, Türkçe'de meslek yapan kişileri belirtmek için kullanılan "-baz"  eki eklenmiştir. Örneğin, hokkabaz, cambaz, vb. ​Son olarak, kelimenin sonundaki "-an"  eki, çoğul anlamı taşımasa da, kelimeye bir tür isim (fail) yapısı kazandırmıştır. ​Bu yapıyla, kalb-baz-an  kelimesi zamanla Türkçeleşerek "kalpazan"  haline gelmiştir. Kısacası, kelime "sahtekarlık yapan kişi" anlamını taşır.

  • Şempanzenin Sevgisi

    Şempanzenin sevgi gösterisi

  • Mahmut'dan İnciler

    İstanbul Fatih de bulunan "İsmailağa cemati" adlı örgütlenmenin Mahmut adlı liderinin şirke davet eden söylemleri. ÖLÜLERDEN YARDIM İSTEMEK “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.” (Mahmut USTAOSMANOĞLU başkanlığında bir heyet, Ruhu’l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82.) “Bir veli ölünce ruhu, kınından çıkmış kılınç gibi olur.” (Ruhu’l-Furkan, c. II, s. 67) O ZATA BAĞLI OLANLAR CENNETE "Necmeddin-i Kübra ise şeyhin selam vermesini beklemeye koyuldu. Ayaktayken ona bir hal geldi. Gördü ki ,kıyamet kopmuş, orada cehennem orada cehennem, insanları tutup tutup ateşe atıyorlar. O ateşin etrafında bir tepe var . Bir şahıs da o tepenin üzerinde oturmuş . Her kim o şahsı göstererek . Ben bu zata bağlıyım derse onu bırakıyorlar. Cehenneme atmıyorlar . Derken birden Necmeddin-i Kübra’yı (kuddise sirruh) da tutup çekiyorlar . O ’’ Ben de o zata bağlıyım ’’ diyor. Bunun üzerine onu bırakıyorlar . Necmeddin –i Kübra o tepenin üzerine çıkıyor, bakıyorki o zat Şeyh Ruzbehan’dır. Huzuruna gidip, ayaklarına kapanıyor. Şeyh efendi : Bir daha hakikat ehlini inkar etmeyesin diyor ve onun ensesine kuvvetli bir sille vuruyor. Necmeddin’i Kübra yere düşüyor, yere düşünce gözlerini acıyor bakıyorki şeyh Efendi namazını tamamlamış selam vermiş, Necmeddin-i küra , şeyh efendiye yaklaştı, O’na hürmet etti, Şeyh efendi manada olduğu gibi açıktan da ensesine bir sille attı ve daha önce söylediği sözü tekrarladı. Necmeddin Kübra kendini büyük görme ! o an, maneviyat ulularını beğenmeme hastalığı Necmeddin’i Kübranın içinden çıkıp gitti. Şeyh Efendi ona : Geri dön! Şeyh Ammar’ın hizmetine gir dedi. Şeyh Ammar’a verilmek üzere bir mektup yazdı, Necmeddin-i Kübra ile gönderdi. Mektup da şunlar yazılı idi. ’’Her ne kadar bakırın varsa, bana gönder, onları halis altın edeyim, yine sana yollayım.’’ Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 183 Yasin yayınları NAKŞİBEND'İN TIRNAĞI "Bütün büyük velilere çivi denir. Bunlar kainatın çivisidir. Kainatı bunlar tutuyor. Bunlar olmasa kainat yerle bir olacaktır. Çünkü Mürşid: Ruhun babasıdır. Tazim hakkı onundur. Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin bir müridi vardı. Hızır aleyhisselam ona göründü. O da hiç onun tarafına bakmadı. Ve benim hızırım orada dedi. İkinci kez tekrar göründü, yine tarafına bakmadı, üçüncü defa pazarda göründü ve Hızır (aleyhisselam) onu kucakladı ve bazı kelimeler söyledi. Mürid, Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin yanına geldiği zaman ona dedi ki ’’ Pazarda görüştünüz ’’ Evliyaullah ile bacak atılır mı ? Onlarla müsabakaya girilirmi ? Şah-ı Nakşibend Hazretleri, onların karşılaşıp konuştuklarını nasıl bildi ? Evliyaullah ile başa çıkılırmı? Onlar büyük adam. Bizim bilemeyeceğimiz kadar büyük Şah-ı Nakşibend Hazretleri. Bütün dünya bana tırnağım üstü gibidir. Buyurmuştur. Dünya onlara tırnak gibi olunca o dünyada bir şey olur da onlara görünmez mi ? Ya Rabbi ! Onları bizden, bizi onlardan hepimizi Sen’den ve Habibinden ayırma. Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 167 Yasin yayınları RABITA İNANCI "Rabıta,bir müridin, mürşid-i kamilinin ruhaniyetiyle beraber, suretini kalp gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir. Çünkü mürşit,yetiştirme ,yardım etme,feyiz verme,kemale erdirme ve tebliğ duyurma da Efendiz in vekilidir. İşte bu mana Allah,için ve Allah uğrunda şeyhe karşı olan tam bir muhabbetten ibarettir. Zira Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem) bizimle Allah’u Teala arasında vasıta olduğu gibi, mürşit de bizimle efendimiz ( Sallallahu Aleyhi ve Selem) arasında vesiledir. Ve o bizi hak yola ve Allah-u Tealanın zikrine irşat edendir. Ona karşı olan bu sevgi vacip olan bir iştir. Çünkü ’’ Allah yolunda sevmek ve Allah yolunda buğzetmek vaciptir.’’ (Ruhu’l-Furkan, c. II, s. 64) İkinci edep rabıta edebidir. Bunun kemale (en üstün derecesi) iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak,son derece tevazu ilFe yalvarmak ve onu Mevla ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidinin ruhaniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp seninde peşinde yavaş yavaş oraya oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmeyesin. Zira kalbin derinliğine son yoktur ve seyr-i ilallah (Arşın üstüne kadar olan manevi yürüyüş) kalp den hasıl olur.. Eğer cemi vukuf (kalbin bütün yönelişleri) bu rabıtayla olsa , kalbin derinliklerine inmek daha süratli olur. (Ruhu’l-Furkan, c. II, s. 79) “Rabıta bir müridin, mürşid-i kâmilinin ruhâniyetiyle beraber, suretini kalp gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir. (Ruhu’l-furkan, c,II, s.64.) İnabeden, rabıtadan gayrisi zelillik sayıldı. Kulu Allah’ın rızasına kavuşturmaya inabe, rabıta en büyük sebeptir. Başka sebepler aramak zelilliktir, gereksizdir, boşunadır. "Mamud Ustaosmanoğlu Sohbetler Sayfa 336-Siraç Kitabevi, İstanbul-1995 MÜRŞİDİN ALLAHIN SIFATLARIYLA SIFATLANMASI Üçüncü yol Müşahede (Allah Hazretlerini görür gibi olma) makamına ulaşmış ve sıfatı zatla tahakkuk. Allahu teala Hazretlerinin öz zatına ait sıfatların mahzarı, tecelli ettiği, parladığı bir yer haline gelmiş olan bir şeyhe rabıta etmektir. Çünkü onu görmek Allahı hatırlamaktır.. (Ruhu’l-furkan, c,II, s.67.) MAHMUT'UN KENDİ ŞEYHİ Benim şeyhim ismi Abdullahdır. O bu alemde gavsı azam makamındadır. Ben bu cihanda ondan başkasını bilmem varımı cismimi, canımı ( her şeyimi ) ona feda ettim. sende her şeyini feda etki Hakka gidelim Cemali Ba kemale erelim. (Ruhu’l-furkan, c,II, s.86.) ŞEYHE BAĞLANMADAN ALLAH’A ULAŞILMAZ Eğer sen, bir şeyhe bağlanmadan bin sene kendi başına Allah’a kavuşmak için inleyip dursan, böylece O Mevla Tealayı bulman mümkün değildir. Sen, o padişahlar padişahı olan Mevla Tealayı, onun aynası mesabesinde olan kamil insandan gözet. O kamil insanın gönlüne girerek, Mevlaya varan yolu bul. Hemen onlara gönül bağlayıp ( rabıta edip) Hakka gidelim. (Ruhu’l-furkan, c,II, s.81.) LEVHİ MAHFUZU GÖREN VELİLER Diğer bir tasavvufî tevile göre: Levh-i Mahfuz’a, ruhaniyeti (manevi ta*rafı) nefsanî kirlerden temizlenmiş olanlardan başkası vakıf (haberdar) olamaz. Ona ancak melekler ve melekânî (meleklere ait) sıfatları takınan büyük veliler muttalî olabilir. Ruh’ul-Furkan Tefsiri cilt 1 – Mahmud Ustaosmanoğlu, sayfa 18 sirac Kitabevi, İstanbul-1991 ALLAH’A GİDEN YOL; ŞEYHLERE KÖLELİK Bir mürid mürşidi için niye emrediyor, niçin yasaklıyor? derse mürid olamaz. Çünkü inat ediyor, inatla bu iş olmaz. Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 171 Yasin yayınları Nitekim İsmail Hakkı Bursevi (kuddise sirruh) buyurduki: Talebe akıl ve şeriat ölçüsüne göre, hacasından hoş olmayan bir hal görse bile, işlerine sözlerine, hal ve hareketine asla itiraz etmemelidir. Onda gördüğü o daranışı kerih görüp hocasının bu konuda cahil olduğu, hata ettiği gibi sui zanlarda bulunmamalıdır. Akside hatayı kendi göz ve idrakinde aramalıdır. Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 173 Yasin yayınları Yedinci kat semadan yerin altına düşmek, kalp erbabının mürşitlerin kalplerinden düşmekten hayırlıdır. Ve bu şöyle izah edilir: Çünkü ehlullahın nazarından düşmek, Hakk’ın nazarından düşmeye sebep olduğundan batın ashabının kalbinden düşmek, helak olmanın başıdır. Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 173Yasin yayınları CENNETİ GARANTİLEMEK, ÖLÜYÜ CENNETE GÖNDERMEK Bir rivayet şöyle gelir: ’’Bir insan ölse, arkasında 70 bin kelime-i tevhid okunulup ruhuna bağışlanılsa, cehennemde bile olsa tevhidin hürmetine çıkarılır. ’’ Meşayıhtan bir zat bunu duyunca, acaba sağlam kaynaklı mı dır diye tereddüt etti. 70 bin kere kelime-i tevhid dedi, kimsenin ruhuna bağışlamadı. Bir gün davetli olarak gitmiş olduğu yemek ziyafetinde idi. Davetliler arasında bir çocuk da vardı. Herkes yemeğe başladı çocuk daha yiyecekti ki aniden kaşığını bıraktı ağlamaya başladı. O zat sordu ? ’’ Oğlum ne oldu ? ‘’ Çocuk : ’’ Efendim kısa bir süre önce annem vefat etmişti bir an onun yeri gösterildi bana, cehennemde idi alevler içersinde yanıyordu. Buna üzüldüm ’’ dedi. Bunun üzerine şeyh efendi bundan evel okuduğu yetmiş bin kelime-i tevhidi çocuğun annesinin ruhuna hediye etti. Bir süre sonra çocuk sevinçle tebessüm etmeye başladı. Şeyh efendi yine sordu ’’ Oğlum şimdi ne oldu ? Çocuk Efendim meleklerin annemi cehennemden çıkarıp cennete koyduklarını müşahede ettim. Dedi. Böylece şeyh efendinin de rivayetinin sıhatli olup olmadığı hakkındaki tereddüdü zail oldu. Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 97-98 Yasin yayınları MÜRŞİDİN HUZURUNA GİTMEK Mürşidinin huzuruna gitmeden evvel uyulması gereken edepler sırasıyla şöyle dir. 1) Abdest alınır 2) Bütün günahlar için on beş defa yahut daha fazla istiğfarda bulunur. 3) Fatiha ve ihlas şerif sureleri okunup mürşidin ruhaniyetine hediye edilir. 4) Yolda rabıta üzere olmalı,sağa sola bakmadan mümkün olduğu müdetçe nazar ber- kadem (ayakları üzerine bakılarak ) yürümelidir. Geçmiş zamanlarda müridler camiye,tekke yahut başka bir yere gidecekleri zaman, yanındaki ihvanları ile gidecekleri yere kadar konuşmadan rabıta üzere yürümeye sözleşirlerdi. Sizlerde mümkün oldukça böyle yapmaya gayret ediniz. Dinimizin haram kıldığı giyim tarzlarını sergileyen vitrinleri , afişleri Adem’e (aleyhiselama) yasak edilen meyve gibi biliniz iltifat etmeyiniz ta ki harama düşmeyesiniz. 5) Hanım ihvanlarımızda yürüşlerine dikkat etmeli. Tesettürlerinin şerefini muhafaza etikleri halde, halde rabıta üzere son derece vakur ve edepli yürümelidirler. Tesettürlü hanımların içerisinde, kopuklar nasıl yürüyorsa öyle yürüyenler vardır. Şunu unutmayınız tesettür İslam’ın temsil eder. Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 192 Yasin yayınları ALLAH’TAN ERİMEK Kul, Mevla ile sütle şeker (in durumu) gibidir. Bu nasıl olacak? Şeker sütte eridiği gibi, kul da Mevlanın varlığında eriyecek, kul fena-fillah makamına erişecek. Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 65-66 Yasin yayınları ALLAH TAN BAŞKASINDAN YARDIM İSTEME Rabıta ve murakabe de tevazu üzere Allah Teala dan yardım ve O nun dostlarından da himmet isteyeceksiniz. Bu, dilencilik tevazuluk işidir. Kibir kafanı kaldırdın mı olmaz. Rabıta esnasında süt dökmüş kedi gibi boyun bükük isteyeceksin. Ya Rabbi sana kavuşmak istiyorum maksudum matlubum sensin, bu dostunun vesilesiyle beni zatına kavuştur. Rabıta edilen zata da Ey Rabbimin dostu ey Rabbimin sevgilisi elimden tutun, bu tarikata ehil eyleyin, evlatlığa kabul edin Rabbime kavuşmam için vesilem olsun denilerek himmet istenir. Mahmud usta osmanoğlu, İrşadü’l Müridin sayfa 60Yasin yayınları

  • Jerash Antik Kenti

    ​Ürdün'ün kuzeyinde yer alan ve dünyanın en iyi korunmuş Roma şehirlerinden biri olan Jerash (Cerasa) , "Doğu'nun Pompeii'si" olarak da anılır. Tarihi M.Ö. 4. yüzyıla kadar uzanan Jerash, Helenistik ve Roma dönemlerinde önemli bir ticaret merkezi ve kültür başkenti haline gelmiştir. ​Tarihi ve Önemi ​Jerash, Decapolis  adı verilen 10 şehirden oluşan Roma İmparatorluğu'na bağlı şehirler birliğinin en önemli üyelerinden biriydi. Kent, en parlak dönemini Roma egemenliği altında yaşamış ve bu dönemde geniş caddeler, tapınaklar, tiyatrolar, hamamlar ve anıtsal kapılar inşa edilmiştir. 7'nci ​yüzyılda depremler ve Pers işgalleri sonucu eski ihtişamını kaybetmeye başlayan şehir, 12. yüzyılda terk edilmiştir. Kumun altına gömülen Jerash, 19. yüzyılın başlarında yeniden keşfedilmiş ve 20. yüzyıldan itibaren yapılan kazılarla bugünkü haline getirilmiştir. ​Öne Çıkan Yapılar ​Jerash'ı ziyaret ettiğinizde görebileceğiniz başlıca yapılar şunlardır: ​ Hadrianus Kemeri:  Roma İmparatoru Hadrianus'un M.S. 129 yılında şehri ziyareti onuruna inşa edilmiştir. Kentin girişinde, sizi tüm ihtişamıyla karşılar. ​ Oval Forum (Agora):  Çok sayıda sütunla çevrili, kentin kalbi konumundaki bu devasa meydan, bir zamanlar sosyalleşme ve ticaretin merkeziydi. ​ Artemis Tapınağı:  Jerash'ın koruyucu tanrıçası Artemis'e adanmış olan bu tapınak, oldukça iyi korunmuş sütunlarıyla etkileyici bir manzaraya sahiptir. ​ Güney Tiyatrosu:  Yaklaşık 3.000 kişilik kapasitesiyle en büyük tiyatrodur ve hala yaz aylarında düzenlenen Jerash Festivali gibi etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır. ​ Cardo Maximus:  Şehrin kuzey-güney ekseninde uzanan ana caddesidir. Sütunlu bu cadde boyunca dükkan kalıntıları ve çeşmeler görülebilir. ​ Zeus Tapınağı:  Güney Tiyatrosu'nun hemen yanında yer alan bu tapınak, yüksek konumu sayesinde kentin panoramik manzarasını sunar. ​Jerash, tarihi yapıları, iyi korunmuş durumu ve büyüleyici atmosferiyle hem arkeoloji meraklıları hem de tarih severler için mutlaka görülmesi gereken bir yerdir. Eğer Ürdün'e yolunuz düşerse, Jerash'ın Roma dönemine ait görkemli kalıntılarını keşfetmeyi unutmayın. Hadrian Kemeri Cardo Maximus Hipodrom Güney Kapı

  • Amişler

    Amişler, 17. yüzyılın sonlarında İsviçre'de ortaya çıkan ve bugüne kadar gelen bir Hristiyan mezhebidir. Yaşadıkları modern toplumlardan kendilerini ayırarak, geleneksel yaşam tarzlarını korumaya çalışırlar. Başlıca özellikleri şunlardır: ​ Sadelik:  Amişler gösterişten uzak, sade bir hayatı benimser. ​ Gelenekselcilik:  Genellikle modern teknolojiyi (otomobil, elektrik, telefon gibi) kullanmazlar ve at arabasıyla seyahat ederler. Tarım ve zanaat gibi geleneksel işlerle uğraşırlar. ​ Topluluk Yaşamı:  Aile ve topluluk bağları çok güçlüdür. Kendi içlerinde kapalı ve dayanışma içinde yaşarlar. ​ Giyim:  Sade ve dikkat çekmeyen kıyafetler giyerler. Erkekler sakal bırakır, kadınlar ise başlarını örter. ​ Almanca:  Çoğunlukla Almanca'nın bir lehçesi olan Pennsylvania Almancası'nı konuşurlar. Amişler ​Amişler, inançları ve yaşam tarzları nedeniyle modern hayatın getirdiği değişimlerden uzak durmayı seçerler. En büyük toplulukları Amerika Birleşik Devletleri'nde, özellikle Pennsylvania, Ohio ve Indiana eyaletlerinde bulunur.

  • Butlan ne demek?

    ​Butlan, hukuki bir terimdir ve geçersizlik  anlamına gelir. Hukukta bir işlemin, sözleşmenin veya kararın başlangıcından itibaren geçersiz ve hükümsüz olması durumunu ifade eder. Yani, butlanla sakat bir işlem, hiçbir zaman geçerli bir şekilde kurulmamış sayılır ve hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. ​Butlanın temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: ​ Geçerlilik şartı eksikliği:  İşlemin geçerli olabilmesi için kanunen aranan zorunlu şartlardan birinin veya daha fazlasının baştan itibaren eksik olması durumudur. ​ Hukuki sonuç doğurmaz:  Butlanla sakat bir işlem, sanki hiç yapılmamış gibi kabul edilir. Daha önce bu işleme dayanarak yapılmış işlemlerin de butlan olduğu ileri sürülebilir. ​ Herkes tarafından ileri sürülebilir:  Butlan, işlemden zarar gören herhangi bir kişi tarafından veya mahkeme tarafından resen (kendiliğinden) dikkate alınabilir. ​ Geçersizlik kalıcıdır:  Butlan olan bir işlem sonradan geçerli hale getirilemez (iyileştirilemez). ​Butlan Çeşitleri ​Hukukta iki ana butlan türü vardır: ​1. Mutlak Butlan (Yokluk) ​Bir işlemin geçerlilik için en temel şartlardan yoksun olması durumudur. O kadar ağırdır ki, işlem hukuken hiç var olmamış sayılır. ​ Örnek:  Bir evlilik töreninde, evlenecek kişilerin farklı cinsiyetten olması gibi zorunlu bir şartın eksik olması durumunda evlilik hukuken yok sayılır . Yani, ortada hukuken geçerli bir evlilik hiç kurulmamıştır. ​2. Nisbi Butlan (İptal Edilebilirlik) ​Bir işlemde, iradeyi sakatlayan (hile, yanılma, korkutma gibi) bir durumun olması halinde söz konusudur. Bu durumda işlem başlangıçta geçerli olarak kurulmuştur, ancak iradesi sakatlanan tarafın istemi üzerine mahkeme kararıyla geçersiz hale getirilebilir . ​ Örnek:  Bir kişinin arsa satışında, satıcının kasıtlı olarak arsanın imara kapalı olduğunu söylemeyerek alıcıyı yanıltması durumunda, alıcı bu sözleşmeyi mahkeme yoluyla iptal ettirebilir . Ancak, alıcı bu iptal hakkını kullanmazsa sözleşme geçerliliğini korur. ​Kısacası, butlan  bir işlemin baştan itibaren geçersiz olmasıdır. Eğer işlem ağır bir eksiklikten dolayı hiç var olmamışsa mutlak butlan , irade sakatlığından dolayı geçersiz hale getirilebiliyorsa nisbi butlan  söz konusudur.

  • Akhenaton, sapkın firavun

    ​Akhenaton, Antik Mısır'ın 18. Hanedanlık firavunlarından  biridir ve asıl adı IV. Amenhotep'tir. MÖ 1353-1336 yılları arasında yaklaşık 17 yıl hüküm sürmüştür. Ancak onu tarihte bu kadar önemli kılan, Mısır'ın binlerce yıllık geleneksel çok tanrılı dinini terk ederek tek tanrılı bir inancı, yani Atenizm'i getirmesidir. Akheneton'un Tanrı Aten'e Tapınışı ​Akhenaton'u Farklı Kılan Özellikler ​ Tek Tanrılı İnanç (Atenizm):  Akhenaton, eski Mısır tanrılarının en güçlüsü olan Amon-Ra'ya tapınmayı yasaklamış ve Güneş Diski Tanrısı Aten 'i tek tanrı ilan etmiştir. Bu kararla birlikte kendi adını da "Aten'in Hizmetkârı" anlamına gelen Akhenaton  olarak değiştirmiştir. Bu radikal dini reform, Mısır'da büyük bir karışıklığa ve Amon rahipleriyle ciddi bir çatışmaya yol açmıştır. ​ Başkent Değişikliği:  Akhenaton, Amon rahiplerinin gücünü kırmak için geleneksel başkent Teb'den ayrılarak, çölde yeni bir başkent inşa ettirmiştir: Akhetaton  (günümüzde Amarna). Bu şehir, tamamen Aten'e adanmış ve yeni inancın merkezi haline gelmiştir. ​ Sanatsal Devrim:  Akhenaton'un hükümdarlığı, "Amarna Sanatı" olarak bilinen sanatsal bir devrime de sahne olmuştur. Bu dönemde firavun ve ailesi, geleneksel Mısır sanatındaki idealize edilmiş ve katı kurallara bağlı tasvirlerin aksine, daha gerçekçi ve insani özelliklerle resmedilmiştir. Örneğin, Akhenaton ve ünlü eşi Nefertiti , aileleriyle birlikte günlük yaşamdan sahnelerde gösterilmiştir. ​Akhenaton'un bu reformları, kendisinin ölümünden sonra uzun ömürlü olmamıştır. Yerine geçen oğlu Tutankamon 'un saltanatı sırasında eski çok tanrılı düzene geri dönülmüş ve Akhenaton'un adı, eserleri ve kurduğu şehir silinmeye çalışılmıştır. Bu nedenle, Mısır kayıtlarında uzun süre "sapkın firavun" olarak anılmıştır. ​Bugün Akhenaton, hem radikal dini devrimi hem de sanata getirdiği benzersiz bakış açısıyla cnin en gizemli ve en tartışmalı figürlerinden biri olarak kabul edilir.

  • Amon Rahipleri

    ​Amon Rahipleri, Mısır'ın Yeni Krallık  döneminde, Teb şehrinde, Amon-Ra  (Amon ve Ra tanrılarının birleşimi) kültünü yöneten, Mısır'ın en güçlü dini figürleriydi. Bu rahipler, sadece dini değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik güçleri sayesinde firavunlarla rekabet edebilecek kadar etkili hale gelmişlerdi. ​Amon Rahiplerinin Yükselişi ​Amon Rahiplerinin gücü, 18. Hanedanlık  (MÖ 1550-1292) döneminde zirveye ulaştı. Bu dönemin firavunları, Hititlere karşı kazandıkları zaferleri Amon'a atfederek, bu tanrının ve rahiplerinin statüsünü daha da yükselttiler. Bu dönemde Mısır'a akan büyük servetler, özellikle de savaş ganimetleri, Teb'deki Amon Tapınağı'na aktarılıyordu. Bu tapınak, giderek devasa bir ekonomik güç merkezi haline geldi. ​Güç ve Etki Alanları ​ Dini Güç:  Rahipler, tanrı Amon-Ra adına kehanetlerde bulunuyor, dini törenleri yönetiyor ve firavunların tahta çıkışını meşru kılıyordu. Tanrının iradesini yorumlama yetkileri, onlara halk üzerinde mutlak bir otorite sağlıyordu. ​ Ekonomik Güç:  Amon Tapınağı, Mısır'daki en büyük toprak sahibi ve en zengin kurumlardan biriydi. Toplanan vergiler, bağışlar ve tapınağın kendine ait tarlaları, madenleri ve atölyeleri sayesinde, rahipler devasa bir serveti kontrol ediyordu. Bu ekonomik güç, onların orduları finanse etmesine ve kendi çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirmesine olanak tanıyordu. ​ Siyasi Güç:  Firavunlar, Amon rahiplerinin desteğini almak zorundaydı. Bazen rahipler, firavunların politikalarını şekillendiriyor, hatta firavun seçimlerini bile etkiliyordu. III. Thutmose , II. Ramses  ve Tutankhamon  gibi önemli firavunlar bile, rahiplerin etkisi altında kalmış veya onlarla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. ​Akhenaton ve Rahiplere Karşı Mücadele ​Amon rahiplerinin artan gücü, Akhenaton  adıyla bilinen IV. Amenhotep  döneminde büyük bir kriz yarattı. Akhenaton, bu gücü kırmak için Mısır'da radikal bir dini reform başlattı. Amon-Ra dahil olmak üzere tüm geleneksel tanrıların ibadetini yasakladı ve tek tanrı Aton 'a (Güneş Diski) tapınmayı emretti. Başkenti Teb'den yeni kurulan Amarna  şehrine taşıdı ve kendisini Aton'un yeryüzündeki tek temsilcisi ilan etti. ​Ancak, Akhenaton'un bu reformu kalıcı olmadı. Ölümünden sonra Amon rahipleri, kaybettikleri güçlerini geri kazandılar. Tutankhamon 'u (Akhenaton'un oğlu veya damadı olduğu düşünülür) eski inanç sistemini restore etmeye ve Teb'e geri dönmeye ikna ettiler. Bu olay, rahiplerin Mısır'daki kalıcı etkisinin en önemli kanıtlarından biridir. ​Sonuç ​Amon Rahipleri, Eski Mısır tarihinde sadece dini liderler değil, aynı zamanda büyük bir siyasi ve ekonomik güç olarak yer aldılar. Firavunlarla olan karmaşık ilişkileri, Mısır'ın iç ve dış politikasını derinden etkiledi. Akhenaton gibi güçlü bir firavunun bile tek başına alt edemediği bu kurum, Mısır'ın Yeni Krallık sonrası döneminde de etkisini sürdürdü.

  • Tanrı Aten; Antik Mısır Tanrısı

    ​Aten, Antik Mısır dininde Güneş Diski ile temsil edilen bir tanrıdır. Başlangıçta ikincil bir tanrı olarak görülse de, Firavun Akhenaton 'un hükümdarlığı döneminde Mısır'ın tek ve en büyük tanrısı haline gelmiştir. Bu dönemde Aten'e tapınma, Mısır tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir dini devrim yaratmıştır. ​Akheneton ve eşi, Tanrı Aten huzurunda Aten'in Özellikleri ​ Evrensel ve Yaratıcı Tanrı:  Akhenaton, Aten'i sadece Mısır'ın değil, tüm dünyanın ve evrenin tek yaratıcısı olarak ilan etmiştir. Diğer tanrılardan farklı olarak, Aten'in yaratma gücü her yerde ve her şeyin üzerinde kabul edilmiştir. ​ Doğrudan Temsil:  Geleneksel Mısır tanrıları genellikle hayvan veya insan başlı figürlerle tasvir edilirken, Aten soyut bir şekilde, ışınları uzanan bir Güneş Diski  olarak resmedilmiştir. Bu ışınların ucunda, insanlara yaşam veren eller bulunması, Aten'in yaşamın kaynağı olduğunu vurgulamıştır. ​ Tek Tanrılı İnanç (Atenizm):  Akhenaton, Aten'i tek tanrı ilan ederek, diğer tüm tanrıların tapınaklarını kapattırmış ve Amon rahiplerinin gücünü kırmaya çalışmıştır. Bu, Mısır'ın binlerce yıllık çok tanrılı geleneğini tamamen değiştirmiş ve tarihin ilk tek tanrılı din denemelerinden biri olmuştur. ​Atenizm'in Sonu ​Akhenaton'un ölümünden sonra, bu tek tanrılı din anlayışı fazla uzun sürmemiştir. Yerine geçen Firavun Tutankamon 'un saltanatı sırasında, Amon rahiplerinin etkisiyle eski çok tanrılı düzene geri dönülmüştür. Aten'in tapınakları yıkılmış, Akhenaton'un adı ve bu döneme ait tüm izler silinmeye çalışılmıştır. ​Sonuç olarak Aten, kısa bir süre için Mısır'ın en büyük tanrısı olmuş ancak bu devrimci değişim kalıcı olmamıştır. Buna rağmen, Atenizm tarihte önemli bir yer edinmiştir ve modern dinler üzerindeki potansiyel etkisi hala tartışılmaktadır.

  • Kariye Kilisesi, Camii

    ​Kariye Kilisesi ve Önemi ​Kariye Kilisesi, İstanbul'un Fatih ilçesinde yer alan ve Bizans mimarisinin en önemli eserlerinden biri olan tarihi bir yapıdır. Farsça'da "kariye" kelimesi "köy" anlamına gelir ve kilisenin eski adı olan "Chora" (Yunanca'da "kırsal" veya "kent dışı") kelimesinden türemiştir. Bu isim, yapının o dönemde Konstantinopolis surlarının dışında bir manastırın parçası olmasından kaynaklanır. Kariye Kilisesi, Camii ​Tarihi ve Mimari Özellikleri ​Kilisenin ilk yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, 6. yüzyıla kadar dayandığı düşünülmektedir. Ancak bugünkü halini esas olarak 11. ve 14. yüzyıllarda yapılan yenileme ve eklemelerle almıştır. Kilise, özellikle Bizans sanatının son dönemine ait mozaik ve freskleriyle  büyük bir üne sahiptir. Bu mozaikler ve freskler, dinden sahneleri, azizleri ve İsa'nın hayatını detaylı ve canlı bir şekilde anlatır. Sanatsal açıdan son derece gelişmiş ve dönemin en iyi örnekleri arasında yer alan bu eserler, Bizans resim sanatının zirvesini temsil eder. ​Kilise, kapalı Yunan haçı planına sahip bir yapıdır ve farklı dönemlerde eklenen yan şapeller, narteks (giriş holü) ve dış narteks gibi bölümlerden oluşur. Yapının içindeki mozaik ve fresklerin zenginliği ve sanatsal kalitesi, Kariye'yi bir sanat ve tarih hazinesi haline getirir. ​ Önemi ​Kariye Kilisesi'nin önemi birkaç açıdan ele alınabilir: ​ Sanatsal Değer:  Yapı, Bizans sanatının son parlak dönemi olan Palaiologos Rönesansı'na ait mozaik ve fresklerin en iyi korunmuş örneklerini barındırır. Bu eserler, Bizans sanatının ne kadar gelişmiş olduğunu gösteren eşsiz kanıtlardır. Kariye Kilisesi, Camii ​ Tarihsel Değer:  Kilise, Bizans İmparatorluğu'nun son dönemlerine dair önemli bir mimari ve kültürel miras sunar. ​ Dini ve Kültürel Değer:  Yıllarca manastır kilisesi olarak hizmet veren Kariye, Hristiyanlık tarihi ve Bizans kültürü açısından büyük bir öneme sahiptir. ​ Dönüşümü:  İstanbul'un fethinden sonra camiye (Kariye Camii) çevrilen yapı, daha sonra 1945 yılında müzeye (Kariye Müzesi) dönüştürülmüştür. 2020 yılında ise tekrar cami olarak ibadete açılmıştır. Bu dönüşüm süreci, yapının farklı medeniyetler ve inançlar arasındaki rolünü ve değerini yansıtır. ​Özetle, Kariye Kilisesi, mimarisi, tarihi ve özellikle olağanüstü mozaik ve freskleriyle sadece İstanbul için değil, dünya sanat tarihi için de paha biçilmez bir miras niteliğindedir. Kariye Kilisesi/Camii

  • Hydrangea, Ortanca Çiçeği

    Ortanca (Hydrangea) Çiçeği ​Ortanca (Hydrangea), gösterişli çiçek kümeleriyle bilinen, Asya ve Amerika kıtalarına özgü popüler bir süs bitkisidir. Hem bahçelerde hem de saksı bitkisi olarak yaygın şekilde yetiştirilir. ​Yetiştiği Alanlar ve İklim Koşulları ​Ortanca, doğal olarak Doğu Asya (Japonya, Çin ve Kore) ile Kuzey ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde bulunur. Genellikle ılıman iklimleri sever ve soğuk havalara dayanıklıdır. ​ Toprak:  En iyi, humus açısından zengin, nemli ve iyi drenajlı topraklarda yetişir. Toprağın sürekli nemli kalması önemlidir, ancak köklerin çürümemesi için fazla su tutmaması gerekir. ​ Güneş Işığı:  Tam güneşten ziyade yarı gölge  veya sabah güneşi alan  yerleri tercih eder. Özellikle öğleden sonraki yakıcı güneş, yapraklarına zarar verebilir ve çiçeklerinin solmasına neden olabilir. ​Yapısı ve Özellikleri ​Ortanca, genellikle 1 ila 3 metre yüksekliğe ulaşabilen, geniş yapraklı, odunsu bir çalıdır. ​ Yapraklar:  Yaprakları büyüktür, oval veya kalp şeklindedir ve kenarları tırtıklıdır. Yeşil renkte olup, sonbaharda sarımsı tonlara dönebilir. ​ Çiçekler:  Ortancanın en dikkat çekici özelliği, bir araya gelerek büyük küreler, koniler veya şemsiye şekilleri oluşturan çiçek kümeleridir . Bu kümelerdeki her bir "çiçek" aslında iki ana bölümden oluşur: ​ Gösterişli Çanak Yaprakları:  Göz alıcı renkleriyle çiçeği oluşturan kısımlar, aslında taç yaprakları değil, genişlemiş çanak yapraklarıdır  (sepals). Bunlar, çiçeğin asıl taç yapraklarını korur ve tozlaşmayı çekmek için evrimleşmiştir. ​ Asıl Küçük Çiçekler:  Çiçek kümesinin ortasında yer alan, genellikle küçük ve zar zor görülebilen asıl taç yapraklı kısımlardır. ​ Çiçek Renginin Değişimi ​Ortancaların en bilinen ve şaşırtıcı özelliği, çiçeklerinin renginin toprağın pH seviyesine  göre değişebilmesidir. ​ Mavi Çiçekler:  Toprak asidik  (pH 6.0'ın altında) olduğunda, bitki topraktaki alüminyum elementini emebilir. Bu alüminyum, çiçeklerin mavi  renkte açmasını sağlar. ​ Pembe veya Kırmızı Çiçekler:  Toprak alkalin  (pH 6.5'in üzerinde) olduğunda, alüminyum bitki tarafından emilemez. Bu durumda çiçekler pembe  veya kırmızı  renkte açar. ​ Nötr Tonlar:  Nötr pH'lı (pH 6.0-6.5 arası) topraklarda çiçekler genellikle mor  veya soluk pembe  tonlarında olabilir. ​Beyaz ortanca türleri ise bir istisnadır ve çiçeklerinin rengi toprağın pH'ından etkilenmez. ​Bu özelliği sayesinde bahçıvanlar, toprağa eklenen özel gübreler veya maddeler (örneğin, mavi renk için alüminyum sülfat) ile çiçeklerin rengini istedikleri gibi değiştirebilirler.

  • Fortean Fenomeni

    Fortean Phenomena (Fortean Olayları) terimi, Amerikalı yazar ve araştırmacı Charles Fort'un  çalışmalarından ortaya çıkan, bilimsel olarak açıklanamayan veya geleneksel kategorilere uymayan sıra dışı olayları ve nesneleri tanımlamak için kullanılır. ​Charles Fort, 20. yüzyılın başlarında, gazetelerden, dergilerden ve bilimsel yayınlardan olağandışı olaylara dair binlerce not toplamıştır. Bu olaylar arasında şunlar bulunur: ​Gökyüzünden düşen kurbağalar, balıklar veya diğer nesneler ​Spontan insan yanmaları ​Bilinmeyen uçan cisimler (UFO'lar) ​Doğaüstü veya paranormal olaylar ​Kriptidler (Büyük Ayak, Loch Ness Canavarı gibi efsanevi yaratıklar) ​Fort, bu olayların bilim tarafından görmezden gelindiğini veya reddedildiğini savunmuştur. Ona göre, bilimsel dogma, açıklanamayan olayları göz ardı etmeye meyillidir. Bu nedenle, Fortean Olayları, bilimin sınırları dışında kalan ve mevcut bilgi birikimiyle çelişen her türlü esrarengiz olayı kapsar. Bu terim, daha çok amatör araştırmacılar ve meraklılar arasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

  • Ahmet Haşim'in mektubu

    Müfettiş Ahmet Hâşim ve Mektubu Ahmet Hâşim, o zamanki Manisa milletvekili Refik Şevket İnce'ye müfettiş olarak görevlendirildiği Anadolu’dan yazdığı 3 Eylül 1919 tarihli mektup. Bu mektup, Orhan Karaveli’nin ‘’Sakallı Celal’’ (Doğan Kitap, 2007) isimli kitabında (s.45-46) ve 1997 yılı Türk Dil Kurumu yayını olan ‘’Güzel Yazılar Mektuplar’’ isimli yayınının 67 ila 72 sayfalarında yer alır. Sevgili Refik, İhtimal sana fazla yazıyorum. Fakat ben bundan memnunum. Bulunduğum noktalardan sana doğru uçurduğum bu mektuplarla pervaz-ı evraktan oluşmuş ve bütün mesafeler boyunca sürekli maddi ve manevi bir bağ ile kendimi sana bağlı tutmak istiyorum. İletişimimizin bu gidişatı seni bunaltıyor mu? Geçen mektubumu Niğde’den yazmış ve o mektubu gönderdikten sonra sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum. Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım? Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır. Anadolu köylüsünü sınıflandırmada karıncalar cinsine ithal etmeli fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan ve gece en güzel yıldızlar altında bütün böceklerinin sonsuz sesleriyle uzanıp giden bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikirliliğiyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insaniyetin zor çalışma şartlarına tesadüf olunur . Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bütün bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu metharlarına doğru çekip götürmekle meşgul görünür. Tıpkı karıncalar gibi, tıpkı karıncalar gibi… Fakat boğazlarının kârına olarak aklın bütün maharetlerini ret ve iptal eden bu adamların boğazı da memnun etmekten pek uzak bulundukları, en zenginlerinin evinde geçirilen bir gecenin sabahında, nefis bir yemek diye sofraya getirilen suyla pişmiş uğursuz bir fasulyanın barsaklarda sebep olduğu gazlar ve ıstıraplar ile uyanılıp da anlaşıldığı zaman, bu akılsız kardeşlerin maksatsız hayatına, boşa giden üstün gayretle çalışmalarına karşı derin bir elem duymamak mümkün değildir… Refik; Ankara’da, Almanya imparatorunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar, bir seneden beri her gelen hastayı ücretsiz muayene etmek ve mümkün olduğu kadar incelemelerini sıhhatli kişiler üzerinde (mektep talebesi gibi) yapmak suretiyle şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği.  Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. Uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla Dara ve Keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevk eden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim… Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu kullanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki kıymeti hayret vericidir. Sürüler meraya çıkarken veyahut akşam şehre girerken kadın ve çocuk, gözleri nurlu bir noktaya cezp edilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküz götünden düşen en ufak bok parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu boklar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere cem ettirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. Bütün havalarında o hoş koku solunur. Yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir. Eski Mısırlılardan ziyade Anadolular apis öküzüne hürmet etmeliydi. Öküz, burada hayatının genelinin zembereğidir. Evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hâsıl olmuştur. Baca nedir, bilir misin? Dibi kırık bir testi.  Kızılırmak civarında, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın maddesel özelliğinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar. Nevşehir’den yarım saat beride güvercinlik adında kovuklardan oluşan bir köy vardır ki, hakikaten ancak bir güvercinlik olmaya yakışan bir köydür. Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. Kaynamış süte kirli bir demir parçası yahut eski bir gümüş para atılsa sütün derhal yoğurda dönüşeceğini sen de bilirsin.  Anadolu, hemen bir uçtan bir uca frengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. Bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. Siyah, derin ve titretici gözlerle insana bakan şalvarlı, düzgün ölçülü Anadolu kadınları; sizleri nasıl unutacağım? Gençleri, insanın bazen en mükemmel bir örneğini temsil ederler. fakat, bunlar, nadirlerdendir., Refik, Anadolular hakkında sana daha çok yazacak şeyler varsa da mektuba gülünç bir makale süsü vermemek için bu konuyu burada kesiyorum. Anadolu seyahati artık benim için nihayet buluyor demektir. Bundan da üzgün değilim. … Niğde teftişi son bulmuştur. İâşe heyet-i teftişiyesine girdiğim günden beri kazandırmış olduğum tutar iki bin liraya varmıştır. Benim zararım ise pek çoktur. Öncelikle sağlığım bozuldu. Hayli keçi eti yedim. Birçok da gereksiz masraflar ettim ve rahatımdan da birçok şey kaybettikten sonra yerimden de oldum. Yakında, belki, üç gün sonra istanbul’a gidiyorum. Ahmet Hâşim, 3 Eylül 1919

  • Babieca; İspanyol Efsanesi

    İspanyol kültürüne ait, ülke genelinde bilinen ve paylaşılan bazı efsanevi figür ve mitlerden biri ​ El Cid'in Atı Babieca Efsanesidir. Babieca Efsanesi ​İspanya'nın ulusal kahramanlarından El Cid  olarak da bilinen Rodrigo Díaz de Vivar'ın sadık atı Babieca  hakkında birçok efsane anlatılır. Bu hikâyelerin en bilinenlerinden biri, Babieca'nın nasıl seçildiğiyle ilgili olandır. ​El Cid henüz genç bir savaşçı adayıyken, amcası Pedro El Grande, ona kendi atını seçmesi için bir fırsat tanır. El Cid, amcasının ahırına gider ve amcasının alaycı bakışları altında, orada duran en zayıf ve en kirli atı seçer. Amcası atın cılızlığından dolayı ona "Babieca" (aptal, ahmak) adını verir. ​Ancak, El Cid atına güvenir ve ona çok iyi bakar. Zamanla, bu cılız at, El Cid ile birlikte sayısız savaşa katılan, efsanevi bir savaş atına dönüşür. Babieca, sadece bir binek hayvanı değil, aynı zamanda sahibinin onuru ve zaferlerinin de bir sembolü haline gelir. Efsaneye göre, El Cid'in ölümünden sonra Babieca artık başka birinin üzerine binmesine izin vermez ve sahibinden 2 yıl sonra ölür. Bu hikâye, en beklenmedik şeylerin bile büyük potansiyel taşıyabileceğini ve sadakatin önemini vurgular.

  • Frizyan (Friesian) Atları

    Friesian (okunuşu: Frizyan) atı, Hollanda'nın Friesland bölgesinden gelen, zarif ve güçlü yapısıyla dikkat çeken eski bir at ırkıdır. Özellikle gösterişli siyah rengi, uzun ve dalgalı yelesi, kuyruğu ve bacaklarındaki tüyleriyle tanınır. ​Fiziksel Özellikleri ​ Renk:  En belirgin özelliği, çoğunlukla saf siyah renkte  olmasıdır. Kayıtlı Friesian atlarında alınlarındaki küçük bir beyaz yıldız dışında hiçbir beyaz lekeye izin verilmez. ​ Vücut Yapısı:  Güçlü, kaslı ve iri bir yapıya sahiptir. Ortalama boyları 150-170 cm arasında değişir. Boyunları kavisli ve güçlüdür, bu da onlara asil ve gururlu bir duruş verir. ​ Yele ve Kuyruk:  Uzun, gür ve dalgalı yele ile kuyruğa sahiptirler. Bu özellik, atın estetik görünümünü tamamlar. ​ Bacaklardaki Tüyler:  Bacakların alt kısımlarındaki tüy yığınları (paça tüyleri veya İngilizcesiyle "feathers") Friesian atının karakteristik özelliklerinden biridir. Bu tüyler, atın zarif ve etkileyici yürüyüşünü vurgular. ​Karakter ve Kullanım Alanları ​ Karakter:  Friesian atları genellikle nazik, zeki ve uysal  olarak bilinirler. Öğrenmeye açık ve insanlarla güçlü bir bağ kurma eğilimindedirler. Bu özellikleri sayesinde kolayca eğitilebilirler. ​ Tarihsel Kullanım:  Tarih boyunca tarım işlerinde, taşımacılıkta ve hatta savaş atı olarak kullanılmışlardır. Güçlü yapıları sayesinde ağır yükleri çekme konusunda oldukça başarılıdırlar. ​ Modern Kullanım:  Günümüzde daha çok gösteri atı olarak popülerlerdir. Özellikle dressaj (at terbiyesi) , atlı gösteriler ve film setleri için idealdirler. Estetik hareketleri ve etkileyici duruşları, onları bu alanlarda vazgeçilmez kılar. "Yüzüklerin Efendisi" ve "Game of Thrones" gibi yapımlarda da bu atlar kullanılmıştır. ​Friesian atı, hem fiziksel güzelliği hem de sıcakkanlı karakteriyle at severlerin gözde ırklarından biri olmaya devam etmektedir.

  • Bir Yaratılış Miti, Yoruba

    Afrika mitolojisinden oldukça bilinen bir örnek, Nijerya ve Benin'de yaşayan Yoruba halkının yaratılış mitidir. ​Bu mit, evrenin ve ilk insanların nasıl yaratıldığını anlatan önemli bir hikayedir. ​Yoruba Yaratılış Miti ​Hikayeye göre, başlangıçta sadece gökyüzü ve altındaki bir su/bataklık dünyası vardı. Tanrıların başı ve en yüce varlık olan Olodumare , yeryüzünü yaratmaya karar verir. Bu görevi, yaratılışın tanrısı olan oğlu Obatala'ya  verir. ​Obatala'ya görevi için şu nesneleri verir: ​İçinde toprak olan bir salyangoz kabuğu. ​Beş parmaklı bir tavuk. ​Bir güvercin. ​Obatala, dünyaya doğru yol alırken yorgun düşer ve palmiye şarabı içer. Sarhoş olup derin bir uykuya dalar. Bu sırada, kardeşi Oduduwa , onun bu durumunu görür ve yaratılış görevini kendisi üstlenir. Elindeki eşyaları alarak su dünyasına doğru yolculuğa çıkar. ​Oduduwa, salyangoz kabuğundaki toprağı suya serper ve sonra tavuğu bu toprağın üzerine bırakır. Tavuk, toprağı eşeleyerek etrafına dağıtır ve böylece karayı oluşturur. Bu olayların yaşandığı yere Ife  adı verilir ve bu şehir, Yoruba mitolojisinde dünyanın yaratıldığı ilk yer olarak kabul edilir. ​Obatala uyandığında görevini kaybettiğini görür ama Olodumare ona yeni bir görev verir: İnsanları yaratmak. Obatala, topraktan insan figürleri yapar ve Olodumare onlara can verir. Bu nedenle Obatala, insanlığın yaratıcısı olarak bilinir.

  • Nesi uygulaması

    Eski Arap toplumlarında, nesi  uygulaması, İslam öncesi dönemde ay takvimini güneş takvimine uydurmak için yapılan bir erteleme veya ekleme pratiğiydi. Bu uygulama, ayların yerini değiştirmek veya bir ayı eklemek suretiyle, mevsimlerin ve hac gibi dini törenlerin belirli bir zamana denk gelmesini sağlamayı amaçlıyordu. ​Nesi'nin Amacı ve Uygulanışı ​Arap Yarımadası'ndaki toplumlar, ticaret ve panayırlar gibi ekonomik faaliyetlerin belirli mevsimlerde düzenlenmesi gerektiği için, ay takviminin mevsimlerle senkronize olmasını önemsiyorlardı. Ay takvimi, 354-355 gün sürdüğü için güneş takviminden yaklaşık 11 gün kısaydı. Bu durum, ayların her yıl farklı bir mevsime denk gelmesine yol açıyordu. ​ Nesi  uygulaması, bu sorunu çözmek için yaklaşık her üç yılda bir bir ayın eklenmesi veya ayların sıralamasının değiştirilmesi şeklinde gerçekleştirilirdi. Bu ek ay, "nesî"  (ertelenmiş) olarak adlandırılıyordu. Bu sayede, ticaret yolları, panayırlar ve özellikle hac gibi önemli olaylar, her yıl aynı mevsime, yani Mekke'de kabileler arası çatışmaların yasaklandığı "haram aylar"  (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb) olarak bilinen döneme denk getirilmeye çalışılıyordu. ​Nesi Uygulamasının Sosyal ve Dini Etkileri ​Nesi, Arap toplumunda önemli bir güç odağı olan ve bu uygulamanın ne zaman ve nasıl yapılacağına karar veren "Kureyş"  kabilesinin elindeydi. Bu durum, onların hem ekonomik hem de dini anlamda nüfuzlarını artırıyordu. ​İslam'ın gelişiyle birlikte, Hz. Muhammed, Veda Hutbesi'nde nesi uygulamasının kaldırıldığını ilan etmiştir. Kur'an-ı Kerim'in Tevbe Suresi 37. ayetinde  bu uygulama "küfrü artırmak" olarak tanımlanmış ve yasaklanmıştır. Bu yasak, hac gibi dini ibadetlerin sabit bir zamana bağlı kalmasını engellemiş, böylece hac, her yıl ay takvimine göre farklı bir mevsime denk gelmeye başlamıştır. Bu sayede, hac ibadeti sadece belirli mevsimlerle sınırlı kalmamış, yılın her mevsiminde yapılabilir hale gelmiştir.

  • Limon zest?

    Limon zest , limonun en dıştaki sarı kısmını, yani kokulu ve aromatik kabuğunu ifade eden bir mutfak terimidir. Genellikle rende, özel bir zest rendesi veya küçük bir bıçak yardımıyla elde edilir. ​Limon Zest'in Özellikleri ve Kullanımı ​ Esansiyel Yağ Kaynağı:  Limon zest, meyvenin içindeki acı beyaz kısım (pith) hariç, en yoğun esansiyel yağları ve aromayı barındıran katmandır. Bu yağlar, yiyeceklere ve içeceklere taze, parlak bir limon tadı verir. ​ Acılığın Önlenmesi:  Limonun acı tadını veren beyaz iç kısımdan (pith) ayrılması çok önemlidir. Zest'i hazırlarken sadece parlak sarı dış kabuğu almaya dikkat etmelisiniz, aksi takdirde yemeğiniz acılaşabilir. ​ Çeşitli Kullanım Alanları:  Limon zest, hem tatlı hem de tuzlu tariflerde yaygın olarak kullanılır. ​ Tatlılarda:  Kek, kurabiye, puding, şerbet ve dondurmalara keskin bir aroma katmak için. ​ Tuzlularda:  Deniz ürünleri, tavuk, soslar ve salata soslarına ferahlatıcı bir dokunuş eklemek için. ​ İçeceklerde:  Kokteyllere, çaylara ve limonatalara lezzet ve koku katmak için. ​Kısacası, limon zest  bir yemeğin veya içeceğin lezzetini yükseltmek için kullanılan güçlü, aromatik bir bileşendir. Taze sıkılmış limon suyu ile birlikte kullanıldığında, lezzeti daha da derinleştirir.

  • Pestisit de ne demek

    Pestisitler, istenmeyen organizmaları (zararlıları) kontrol etmek, yok etmek veya uzaklaştırmak için kullanılan maddelerdir. Genellikle tarımda bitkileri böcek, yabani ot ve mantar gibi zararlılardan korumak için kullanılırlar. Ancak sadece tarımda değil, aynı zamanda evlerde, bahçelerde, sanayi alanlarında ve halk sağlığı uygulamalarında da (örneğin, sivrisinek gibi hastalık taşıyıcılarını kontrol etmek için) kullanılırlar. ​Pestisit Türleri ​Pestisitler, hedefledikleri zararlı türüne göre farklı isimler alırlar. İşte en yaygın olanları: ​ İnsektisitler:  Böceklere karşı kullanılır. ​ Herbisitler:  Yabani otlara karşı kullanılır. ​ Fungisitler:  Mantar ve küflere karşı kullanılır. ​ Rodentisitler:  Fare ve sıçan gibi kemirgenlere karşı kullanılır. ​Kullanım Alanları ve Etkileri ​Pestisitler, ürün verimini artırmak ve bitkisel hastalıkları önlemek gibi faydalar sağlasa da, çevre ve insan sağlığı üzerinde potansiyel riskler taşırlar. ​ Çevreye Etkileri:  Pestisitler, toprak ve su kirliliğine neden olabilir. Hedef organizma dışındaki faydalı böceklere (örneğin, arılar) ve diğer canlılara zarar verebilir. ​ İnsan Sağlığına Etkileri:  Gıda ve su yoluyla vücuda girebilirler. Uzun süreli maruz kalma durumunda sinir sistemi, hormonal sistem ve bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Bu nedenle, pestisitlerin kullanımı ulusal ve uluslararası düzenlemelerle sıkı bir şekilde kontrol edilir.

  • Miladi,Gregoryan takvimi

    Miladi Takvim  ve Gregoryen Takvim  aynı takvim sisteminin farklı adlarıdır. Türkiye'de ve birçok İslam ülkesinde resmî ad olarak Miladi Takvim  kullanılırken, Batı dünyasında daha çok Gregoryen Takvim  olarak adlandırılır. ​Neden İki Farklı İsim Kullanılır? ​ Miladi Takvim:  Bu isim, takvimin başlangıç noktasının Hz. İsa'nın doğumu olduğunu vurgular. "Milad" kelimesi, Arapça'da "doğum" anlamına gelir ve bu takvimin İsa'nın doğumunu referans aldığını ifade eder. ​ Gregoryen Takvim:  Bu isim, takvimin 1582 yılında dönemin Papa'sı XIII. Gregorius  tarafından Jülyen Takvimi'ndeki hataların düzeltilmesi için reforme edilmesine atıfta bulunur. Bu reform, mevsimlerin kaymasını önlemek ve dini bayramların (özellikle Paskalya'nın) doğru zamana denk gelmesini sağlamak amacıyla yapılmıştır. ​Dolayısıyla, her iki isim de aynı takvimi, yani günümüzde dünya genelinde en yaygın olarak kullanılan Güneş esaslı takvim sistemini ifade eder.

bottom of page