Arama Sonuçları
Boş arama ile 1028 sonuç bulundu
- Pisagor'un Tarikatı
"Yarım Daire" olarak adlandırdığınız tarikat, aslında Pisagor'un Güney İtalya'da, Kroton şehrinde kurduğu ve tarihte Pisagorculuk (Pythagoreanism) olarak bilinen felsefi ve dini bir topluluktur. Bu topluluk, modern bilimin ve matematiğin temellerini atan, ancak aynı zamanda mistik ve ezoterik inançları olan gizemli bir kardeşlik olarak bilinir. Topluluğun Yapısı ve İnançları Pisagorcular, felsefe ve bilimi bir yaşam tarzı olarak benimsemişlerdi ve bu topluluğun kendine özgü katı kuralları vardı. Pisagor, bu topluluğun bir tür peygamberi gibi görülüyordu. Topluluk iki ana gruba ayrılıyordu: Akousmatikoi (Dinleyiciler): Dışa açık olan bu grup, Pisagor'un felsefi ve ahlaki öğretilerini dinlerdi. Bunlar topluluğun temel kurallarını takip eder, ancak daha derin ve gizli bilgilere erişemezlerdi. Mathematikoi (Matematikçiler): Tamamen içe dönük ve dışarıya kapalı olan bu grup, topluluğun asıl üyeleriydi. Bunlar vejetaryen olmak ve 5 yıl boyunca sessiz kalmak gibi katı kurallara uymak zorundaydılar. Matematik, astronomi ve müzik gibi alanlardaki derin sırları öğrenirlerdi. Bu grup, Pisagor'un en yakın takipçilerinden oluşuyordu ve bilginin dışarı sızmasını engellemek için yemin ederlerdi. Temel Öğretiler ve Gizemler Pisagorculuğun en temel ilkesi, evrenin sayılardan ibaret olduğuna inanmalarıydı. Onlara göre sayılar sadece nicelikleri ifade etmekle kalmıyor, aynı zamanda evrenin temel yapısını ve ahlaki değerleri de simgeliyordu. Örneğin; Bir (1): Birlik ve Tanrı'yı İki (2): Kadını Üç (3): Erkeği Beş (5): Evliliği On (10): En kutsal sayıyı ve "her şeyin anası"nı temsil ediyordu. Bu inanç, Tetraktys adı verilen, on noktadan oluşan üçgen sembolüyle somutlaşmıştı. Bu sembol, Pisagorcular için yemin ve kutsallık ifadesiydi. Pisagorcuların diğer önemli inançları ise şunlardı: Ruhun Göçü (Reenkarnasyon): Ruhun bedenden bedene geçtiğine ve bir hayvanın bedenine bile girebileceğine inanıyorlardı. Bu inanç, vejetaryenliği benimsemelerinin de temel nedenlerinden biriydi. Evrenin Müziği: Gök cisimlerinin hareketlerinin, bir orkestra gibi uyumlu bir müzik (kürelerin müziği) yarattığına inanıyorlardı. Bu topluluk, matematik, astronomi ve müzik alanında önemli keşifler yaptı, ancak bilgiyi dış dünyadan saklamak için büyük bir gizlilik içinde çalışıyorlardı. Bazı efsanelere göre, irrasyonel sayıların (örneğin \sqrt{2}) varlığını keşfeden bir öğrenci olan Hippasus, bu keşfin tam sayıların mükemmel düzenini bozduğu gerekçesiyle diğer Pisagorcular tarafından öldürülmüştü. Bu hikaye, topluluğun inançlarına olan bağlılığını ve sarsılmaz tutumunu gözler önüne serer.
- Fırıldak Kubi
Kubilay Uygun: Türk Siyasetinin "Fırıldak Kubi"si Kubilay Uygun, Türk siyasi tarihinde 20. Dönem Afyonkarahisar Milletvekili olarak görev yapmış, ancak adını en çok milletvekilliği süresince gerçekleştirdiği hızlı ve sık parti değişiklikleriyle duyurmuş bir figürdür. Bu durum, kendisine "Fırıldak Kubi" lakabını kazandırmış ve Türk siyasetinde etik tartışmaların merkezine oturmasına neden olmuştur. Kubilay Uygun, 7 Aralık 1955'te Ankara'da doğmuş ve 23 Temmuz 2016'da İstanbul'da vefat etmiştir. Onun Türk siyasetinde bıraktığı en belirgin iz, 1995-1999 yılları arasındaki tek milletvekilliği döneminde sergilediği eşi benzeri görülmemiş parti değiştirmeleridir. Bu eylemler, hakkında yirmiden fazla dava açılmasına ve hatta uluslararası basında, özellikle Alman Der Spiegel dergisinde yer almasına neden olmuştur. "Fırıldak Kubi" lakabı, Uygun'un siyasi sadakatsizliğini ve sürekli parti değiştirmesini vurgulayan, Türk siyasi jargonuna yerleşmiş bir ifadedir. Bu lakap, onun sadece bir siyasetçi olmanın ötesinde, belirli bir siyasi davranış biçiminin ve dönemin sembolü haline geldiğini göstermektedir. Bu durum, onun eylemlerinin kişisel bir sapma olmaktan çıkıp, Türk siyasetindeki daha geniş bir etik ve kurumsal zayıflığın bir göstergesi olarak algılandığını işaret eder. Onun eylemlerinin ne kadar çarpıcı olduğunu ve kamuoyunda nasıl bir algı yarattığını doğrudan yansıtan bu lakabın yıllar sonra dahi hatırlanması ve hatta hakkında 2021 yılında "Fırıldak Kubi" adlı bir belgesel yapılması, onun sadece bir dönemlik bir figür olmadığını, Türk siyasi tarihinde kalıcı bir "vaka" olarak yer ettiğini ortaya koymaktadır. Bu, onun eylemlerinin bireysel bir tercih olmaktan öte, siyasi sistemin belirli dönemlerdeki esnekliğini veya zayıflığını da gözler önüne seren bir metafor haline geldiğini düşündürmektedir. Siyasete Girişi Kubilay Uygun'un siyasi kişiliğini anlamak için erken yaşamına ve siyasete nasıl adım attığına bakmak önemlidir. Aile geçmişi ve milletvekilliği öncesi deneyimleri, onun siyasi kimliğinin şekillenmesinde rol oynamıştır. Kubilay Uygun, 7 Aralık 1955'te Ankara'da dünyaya gelmiştir. Babası Orhan Uygun (1919-1985) da siyasetle iç içe bir isimdi; Demokrat Parti'den Sinanpaşa belediye başkanlığı ve milletvekilliği yapmıştır. Orhan Uygun, 1960 askeri darbesi sonrası birkaç yıl hapis yatmıştır. Babanın siyasi geçmişi, oğulun siyasi kariyerini genellikle etkiler. Orhan Uygun'un darbe sonrası yaşadığı mağduriyet, Kubilay'ın siyasetin kırılganlığına dair erken bir farkındalık geliştirmesine yol açmış olabilir. Bu durum, onun ilerleyen yıllardaki parti değişikliklerini sadece kişisel çıkar değil, aynı zamanda siyasi hayatta kalma stratejileri veya ideolojik esneklik arayışları bağlamında da değerlendirmeye olanak tanır. Yani, siyasi bağlılığın göreceli olduğunu, hatta bazen riskli olabileceğini gözlemlemiş olması muhtemeldir. Kubilay Uygun lise mezunudur. Milletvekilliği öncesinde Afyonkarahisar İl Genel Meclisi Üyeliği, yerel televizyon sahipliği ve yönetim kurulu başkanlığı, serbest tüccarlık gibi çeşitli görevlerde bulunmuştur. Uygun'un siyasi kariyeri milletvekilliğinden çok önce başlamıştır. 12 Eylül Darbesi'ne giden süreçte Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) içerisinde yer almıştır. Ayrıca, ülkücü bir örgüt olan Grey Wolves'un (Ülkü Ocakları) bir üyesiydi. 1980'lerde yerel düzeyde Doğru Yol Partisi'ni (DYP) temsil etmiş, ardından 1989'da Anavatan Partisi'ne (ANAP) geçmiştir. 1994'te ise Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) Sinanpaşa belediye başkanlığına aday olmuştur. Bir siyasetçinin kariyerinin başındaki parti tercihleri, genellikle ideolojik duruşunu yansıtır. Ancak Kubilay Uygun'un sağ (MHP, DYP, ANAP) ve sol (CHP) partiler arasında gidip gelmesi, onun ideolojik bağlardan ziyade, o anki siyasi konjonktüre veya kişisel hedeflerine göre hareket etme eğiliminde olduğunu düşündürmektedir. Bu erken dönem esnekliği, milletvekilliği dönemindeki parti değiştirme davranışının temellerini atmış olabilir; yani, bu bir anda ortaya çıkan bir durum değil, kariyerinin başından beri gözlemlenen bir eğilimin doruk noktasıdır. Milletvekilliği Dönemi ve Parti Değişiklikleri Kubilay Uygun'un siyasi kariyerinin en belirleyici ve tartışmalı dönemi, 20. Dönem Afyonkarahisar Milletvekilliği yaptığı 1995-1999 yıllarıdır. Bu dönemde sergilediği eşi benzeri görülmemiş parti değişiklikleri, ona "Fırıldak Kubi" lakabını kazandırmış ve Türk siyasi tarihine geçmesine neden olmuştur. Kubilay Uygun, 24 Aralık 1995'te yapılan genel seçimlerde Demokratik Sol Parti'den (DSP) Afyonkarahisar Milletvekili olarak seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girmiştir. İlginç bir detay olarak, Uygun'un 31.000 oy alarak sandalyesini kazanmasında, Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) ulusal %10 barajını geçememesi ve yerel adayının 39.000 oy almasına rağmen diskalifiye olması etkili olmuştur. Bir adayın seçilmesi, genellikle onun partisinin gücü ve seçmenin doğrudan tercihiyle ilişkilidir. Ancak bu detay, Uygun'un sandalyesini MHP'nin barajı geçememesi nedeniyle kazandığını göstermektedir. Bu, onun seçmenle olan bağının veya parti sadakatinin, "normal" bir seçim zaferine göre daha zayıf olabileceği anlamına gelir. Bu zayıf bağ, ilerleyen dönemdeki parti değişikliklerinin psikolojik veya siyasi zeminini hazırlamış olabilir; yani, kendini bir partiye veya seçmen iradesine borçlu hissetme derecesi daha düşük olabilir. Seçildikten sadece altı ay sonra, iktidar koalisyonunun çökmesiyle birlikte parti değiştirmeye başlamıştır. Bu durum, çok kısa süreli parti değiştirmeleri nedeniyle geniş çaplı etik tartışmalara yol açmıştır. "Fırıldak Kubi" lakabı da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Uygun'un parti geçişleri, özellikle 1996 yılının Temmuz ayında inanılmaz bir hız kazanmıştır; bir ayda tam üç parti değiştirdiği belirtilmiştir. Toplamda ise, yaklaşık 2 yıl içinde 6 kez parti değiştirmiş ve bir dönem içinde dört farklı partinin rozetini takmıştır. Kubilay Uygun'un Milletvekilliği Dönemi Parti Geçişleri | Tarih | Eylem | Parti Adı | 24 Aralık 1995 | Milletvekili Seçildi | Demokratik Sol Parti (DSP) | 3 Temmuz 1996 | İstifa Etti | DSP | 4 Temmuz 1996 | Katıldı | Doğru Yol Partisi (DYP) | 6 Temmuz 1996 | İstifa Etti | DYP | 8 Temmuz 1996 | Yeniden Katıldı | DSP | 30 Temmuz 1996 | İstifa Etti | DSP | 30 Temmuz 1996 | Yeniden Katıldı | DYP | 27 Haziran 1997 | İstifa Etti | DYP | 27 Haziran 1997 | Katıldı | Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) | 18 Temmuz 1997 | İstifa Etti | MHP | 28 Aralık 1997 | Katıldı | Demokrat Türkiye Partisi (DTP) | 10 Haziran 1998 | İstifa Etti | DTP | Dönem Sonu | Bağımsız | Bağımsız Milletvekili MHP'den ayrılmasının nedeninin, gensoru oylamasında hükümeti desteklemesi ve parti talimatına (çekimser kalma) uymaması olması, onun parti disiplinini hiçe saydığını ve kendi siyasi ajandasına göre hareket ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bir milletvekilinin partisinin aleyhine oy kullanması, ciddi bir disiplin ihlalidir. MHP'nin Uygun'u bu nedenle disipline sevk etmesi, onun eylemlerinin sadece "parti değiştirme" değil, aynı zamanda "parti çizgisine karşı gelme" olduğunu göstermektedir. Bu tür eylemler genellikle siyasi pazarlıkların veya kişisel menfaatlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu durum, "Fırıldak Kubi" fenomeninin altında yatan nedenlerin sadece "ideolojik arayış" olmadığını, aynı zamanda "siyasi çıkar" veya "güç dengelerindeki rol alma" gibi daha pragmatik motivasyonları da içerebileceğini düşündürmektedir. Kubilay Uygun'un bu sıra dışı parti değişiklikleri, Türkiye sınırlarını aşarak uluslararası basında da yankı bulmuştur. Özellikle Alman Der Spiegel dergisi bu durumu haber yapmıştır. Uluslararası basının bir ülkenin iç siyasetindeki bir figürü bu denli detaylı ele alması, o figürün eylemlerinin sıradan olmadığını ve daha geniş bir siyasi anlama sahip olduğunu göstermektedir. Der Spiegel'in haberi, Kubilay Uygun'un eylemlerinin Türkiye'nin demokratik işleyişi ve siyasi kültürüne dair uluslararası gözlemciler için bir "örnek vaka" haline geldiğini düşündürmektedir. Bu, vekil transferlerinin sadece iç siyasetteki bir "folklor" olmadığını, aynı zamanda ülkenin uluslararası itibarı üzerinde de etkileri olabileceğini ortaya koymaktadır. Hukuki Süreçler ve Hakkındaki Davalar Kubilay Uygun'un milletvekilliği dönemindeki sık parti değişiklikleri, sadece etik tartışmalara değil, aynı zamanda hukuki süreçlere de yol açmıştır. Bu durum, Türk siyasetinde parti değiştiren milletvekillerinin karşılaştığı yasal boşlukları ve yaptırım eksikliklerini de gözler önüne sermiştir. Kubilay Uygun hakkında, parti değişiklikleri nedeniyle yaklaşık 20'ye yakın dava açılmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, çok parti değiştirdiği gerekçesiyle Uygun hakkında soruşturma başlatmıştır. Ayrıca, 1998'de DTP'den istifa ettikten sonra Parlamento, "Meclisi alaya alma" suçlamasıyla hakkında bir soruşturma başlatmıştır. Çok sayıda dava açılması, eylemlerin ciddiyetini göstermektedir. Ancak bu davaların somut sonuçlarına dair bilgilerin sınırlı olması, o dönemdeki yasal çerçevenin bu tür "vekil transferleri" karşısında ne kadar etkili veya yetersiz olduğunu sorgulatır. Bu durum, Türk hukuk sisteminin o dönemde milletvekillerinin parti değişikliklerine karşı yeterli bir caydırıcılık mekanizmasına sahip olmadığını, dolayısıyla "etik" olarak kabul edilmeyen bir eylemin "yasal" olarak cezalandırılamadığı bir boşluğun varlığını ima etmektedir. Parlamento'nun Uygun hakkında "Meclisi alaya alma" suçlamasıyla soruşturma başlatması , onun eylemlerinin sadece parti disiplinini değil, doğrudan yasama organının itibarını ve ciddiyetini hedef aldığı algısını yaratmıştır. Bir milletvekilinin sık sık parti değiştirmesi, seçmen iradesine ve parti programına sadakatsizlik olarak görülebilir. Ancak "Meclisi alaya alma" suçlaması, bu eylemlerin daha derin bir kurumsal krize yol açtığını göstermektedir. Bu, Uygun'un davranışlarının sadece kişisel bir tercih olmaktan çıkıp, parlamenter sistemin işleyişine ve saygınlığına doğrudan bir meydan okuma olarak algılandığını düşündürmektedir. Bu suçlama, siyasi etiğin ötesinde, demokratik kurumların korunması gerektiğine dair bir endişeyi yansıtmaktadır. Son Yılları ve Vefatı Kubilay Uygun'un siyasi kariyeri kadar, hayatının sonu da kamuoyunda yankı uyandıran trajik bir olayla sona ermiştir. Onun vefatı, "Fırıldak Kubi" imajının ardındaki kişisel gerçekliklere dair ipuçları sunmaktadır. Kubilay Uygun, 23 Temmuz 2016 tarihinde İstanbul'da bir otelde intihar etmiştir. Cenazesi ertesi gün Afyonkarahisar Gedik Ahmet Paşa Camii'nde kılınan namazın ardından toprağa verilmiştir. Defin yeri Afyonkarahisar'dır. Uygun'un intihar etmeden önce bıraktığı notta "İntihar ettiğim silahı satın otelin parasını ödeyin" yazdığı öğrenilmiştir. Bu not, maddi sıkıntılar yaşadığına dair iddiaları güçlendirmektedir. "Fırıldak Kubi" gibi renkli ve tartışmalı bir siyasi figürün hayatını intiharla sonlandırması ve ardında maddi sıkıntıları işaret eden bir not bırakması, onun kamuoyundaki imajı ile kişisel gerçekliği arasında derin bir çatışma olduğunu düşündürmektedir. Siyasi arenadaki "fırıldak" imajı, genellikle fırsatçılık ve pragmatizm ile ilişkilendirilir. Ancak intihar ve maddi sıkıntıları gösteren not, bu dışsal imajın ardında çok daha karmaşık ve trajik bir kişisel hikaye olduğunu düşündürmektedir. Bu durum, siyasetin sadece bir "oyun" olmadığını, aynı zamanda bireyler üzerinde ağır psikolojik ve finansal yükler yaratabileceğini, hatta bir figürün kamuoyundaki "eğlenceli" veya "skandal" imajının, gerçek hayattaki derin sorunları gizleyebileceğini göstermektedir. Bir milletvekilinin, siyasi kariyeri sona erdikten sonra bu denli maddi sıkıntılar yaşaması ve intihara sürüklenmesi, Türkiye'de siyasetçilerin kariyer sonrası dönemlerine dair sosyal ve ekonomik destek mekanizmalarının yetersizliğini de işaret edebilir. Bir milletvekilinin intiharı ve maddi sıkıntıları, sadece bireysel bir trajedi değil, aynı zamanda siyaset sisteminin eski mensuplarına karşı sorumluluğu veya bu kişilerin siyaset sonrası hayata adaptasyon zorlukları hakkında da sorular doğurmaktadır. Bu durum, siyasetçilerin kamu görevinden ayrıldıktan sonra karşılaştıkları zorluklara, toplumsal veya kurumsal destek eksikliğine işaret edebilir. Bu, "bir zamanlar güçlü olan" figürlerin bile siyasetin dışında ne kadar savunmasız olabileceğini göstermektedir. Türk Siyasetindeki Mirası ve "Vekil Transferleri" Fenomeni Kubilay Uygun'un hikayesi, sadece kişisel bir biyografi olmanın ötesinde, Türk siyasi tarihinde "vekil transferleri" olarak bilinen vekillerin parti değiştirmesi fenomeninin en çarpıcı örneklerinden biri olarak yerini almıştır. Onun mirası, bu tartışmalı uygulamanın sembolü haline gelmiştir. Kubilay Uygun, "Fırıldak Kubi" olarak Türk siyasi tarihine geçmiş ve bu lakapla anılmaya devam etmiştir. 2021 yılında hakkında "Fırıldak Kubi" adlı bir belgesel film çekilmesi , onun siyasi etkisinin ve tartışmalarının günümüzde de devam ettiğini göstermektedir. Belgesel, onun "baş döndürücü bir hızla defalarca partiden partiye geçiş" yapan "renkli ve hızlı siması"nı konu almıştır. Bir belgeselin konusu olmak, kişinin sadece kendi hayat hikayesini değil, temsil ettiği daha büyük bir olguyu da yansıttığını göstermektedir. "Fırıldak Kubi" belgeseli, Kubilay Uygun'u bir "fenomen" olarak ele alarak, onun eylemlerinin kişisel bir sapma değil, Türk siyasetinin belirli bir dönemdeki yapısal sorunlarının bir tezahürü olduğunu ima etmektedir. Bu, onun mirasının sadece "skandal" değil, aynı zamanda siyasi bilimler açısından incelenmesi gereken bir "vaka çalışması" niteliği taşıdığını göstermektedir. Kubilay Uygun'un eylemleri, Türk siyasetinde "vekil transferleri" olgusunun bir parçasıdır. Eski Türkiye'de "vekil transferlerinin borsası bile vardı" ve "milyon dolara parti değiştiren isimler olmuştu" gibi iddialar, bu fenomenin derinliğini ve potansiyel yolsuzluk boyutunu göstermektedir. 1977'deki "Güneş Hotel olayı" gibi skandallar da bu transferlerin geçmişteki örneklerindendir. "Borsa" ve "milyon dolar" ifadeleri, vekil transferlerinin sadece ideolojik veya kişisel bir tercih olmadığını, aynı zamanda ciddi maddi çıkarların ve belki de yasa dışı pazarlıkların söz konusu olabileceğini düşündürmektedir. Bu, siyasi ahlakın belirli dönemlerde ne kadar düşük bir seviyeye inebileceğini göstermektedir. Parti değiştirme meselesi, Türk siyasetinin "alamet-i farikası" olarak tanımlanmıştır. Seçmenin belirli bir partiden aday olduğu için bir vekili seçmesi, ancak vekilin daha sonra bu iradeyi yok sayarak parti değiştirmesi, demokrasi açısından ciddi etik sorunlar yaratmaktadır. Demokraside temsil, seçmenin oy verdiği partinin ve adayın vaatlerine dayanır. Bir milletvekilinin seçildikten sonra parti değiştirmesi, seçmenin iradesinin manipüle edilmesi veya hiçe sayılması anlamına gelir. Bu durum, seçmenlerin siyasetçilerin vaatlerine ve parti programlarına olan inancını zayıflatır. Uzun vadede, bu tür eylemler siyasi sisteme olan güveni azaltır ve demokratik katılımın düşmesine yol açabilir, çünkü seçmen "oyumun bir anlamı yok" hissine kapılabilir. Geçmişte "Partisinden istifa eden vekil, vekillikten de istifa etsin" gibi öneriler gündeme gelmiş, ancak unutulmuştur. Bu durum, "eski düzenin daha iyi olduğu" düşüncesiyle parti değiştirme sisteminin devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca, bu tür eylemleri engelleyecek yasal düzenlemelerin hayata geçirilememesi, sistemin bu tür suiistimallere karşı kendisini koruyamadığını ve bir yasal boşluğun devam ettiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, siyasi reformların neden bu kadar zor olduğunu da açıklamaktadır. Kubilay Uygun'un hayatı ve siyasi kariyeri, Türk siyasetinin karmaşık ve zaman zaman tartışmalı bir dönemine ışık tutmaktadır. "Fırıldak Kubi" lakabıyla anılan Uygun, sadece kişisel bir figür olarak değil, aynı zamanda vekil transferleri fenomeninin ve siyasi etik tartışmalarının somut bir örneği olarak Türk siyasi tarihinde yerini almıştır. Onun hikayesi, bir yandan siyasetin bireyler üzerindeki etkilerini (maddi sıkıntılar ve intihar), diğer yandan da siyasi kurumların ve yasaların bu tür davranışlar karşısındaki yetersizliğini gözler önüne sermektedir. Kubilay Uygun, siyasi sadakatin göreceli olduğu, parti disiplininin zayıfladığı ve seçmen iradesinin zaman zaman göz ardı edildiği bir dönemin sembolü olarak hatırlanacaktır. Hakkında çekilen belgesel, onun mirasının hala güncel olduğunu ve Türk siyasi tarihinin önemli bir dersi olarak incelenmeye devam edeceğini göstermektedir.
- Deve sidiği rivayeti
"…Hz. Enes anlatıyor: Ukl veya Ureyne kabilesi halkından bir grup Medine'ye gelip Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini söyleyerek tedavi talebinde bulundular. Hz. Peygamber (s.a.s.) de onlara yönelik bir tedavi olmak üzere "likah" adı verilen deve türünün sütü ve idrarını içmelerini tavsiye etti. (Bir müddet sonra Medine'nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Hz. Peygamber (a.s.m),) çobanlarıyla birlikte Medine'nin dışına çıkıp, develerin sütlerinden ve sidiklerinden içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet develerin süt ve sidiklerinden içtiler ve sağlıklarına kavuştular. Derken, çobanları öldürüp develeri önlerine katıp götürdüler. Olaydan haberdar olan Hz. Peygamber (s.a.s) birkaç adam peşlerine taktı ve nihâyet onları bir yerde yakalayıp getirdiler. (Hz. Peygamber (s.a.s.) onlara hakettikleri ağır bir cezayı tatbik etti.) Ellerini, ayaklarını kesti, gözlerine mil çekti ve güneşin altında ölüme terk etti... Ebû Kilabe şöyle der: "Bunlar hırsızlık yaptılar, öldürdüler, imandan sonra mürdet oldular, Allah ve Resûlu ile savaştılar." Deve Buhârî, Vudû', 66; Tıp,5- 6; Diyat, 22; Müslim, Kasame, 9-11; Ebu Davud, Hudud,3; Tirmîzî, Taharet, 55, Nesaî, Tahrimu'd-dem, 8-9. Hadis, Sahih-i İbn Huzeyme, Sünen-i Darekutni, Taberani'nin M'ucem'ul-Kebir, Sahih-i İbn Hibban gibi diğer birçok hadis kaynağında da geçmektedir" (Kaynak: https://www.cevaplar.org/content/deve-idrari-ve-sutu-ile-ilgili-hadis ) Denildikten sonra, bu akla ziyan rivayet ve hadisin içerdiği önermeler itibariyle doğruluğunu ispat ve açıklamak maksadıyla şunlar söylenmektedir : "Buna göre Said b. Cübeyr konu ile ilgili bir soruya verdiği cevapta şu husûsları beyan etmiştir: Urene denilen yere mensup bir grup, Müslüman olmak için değil, hile yapmak için Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek "Sana İslam üzere bey'at ediyoruz" dediler. Hâlbuki onlar aslında yalan konuşuyorlardı. Onların asıl maksatları Müslüman olmak değildi. Daha sonra da Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini söyleyerek tedavi talebinde bulundular. Hz. Peygamber (s.a.s.) de onlara yönelik bir tedavi olmak üzere "likah" adı verilen deve türünün sütü ve idrarını içmelerini tavsiye etti. Durum böyle cereyan ederken birden bire Hz. Peygamber'e doğru gelen bir şahıs onların çobanı öldürdüklerini ve hayvanlarını götürdüklerini haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, sahabilerin atlarıyla hareket edip onların peşine düşmelerini emretti. Daha sonra yakalayıp Medine'ye getirdiler. Hatta bu olay üzerine Maide sûresi'nin şu âyeti nazil oldu: { إنما جزاء الذين يحاربون الله ورسوله} "Allah ve Resûlu ile savaşanların cezası…"(6)Daha sonra onlara kısas yapıldı.(7) Özetle tercüme ettiğimiz bu metne göre Said b. Cübeyr'e soru soranlar ile cevap veren Said b. Cübeyr, bu gruba "muharibin" yani "savaşanlar" adını vermiştir. Ayrıca Taberi, kıssayı anlattıktan sonra yaptığı değerlendirmesinde bu olaydan hareketle Müslümanlara karşı savaşan mürtedlere Müslümanlara reva gördükleri uygulamaların yapılabileceğinden bahsetmektedir. Buna göre deve idrarını içme talebi, iman getirmediği halde Müslüman olduğunu söyleyerek savaş hilesi yapan bir grubun teslimiyetinin ölçülmesine yönelik bir sınav, ya da bir stratejik manevraya karşı başka bir manevra olarak da değerlendirilebilir. Yok, eğer durum, savaş stratejisi ve hilekâr bir gruba karşı alınan bir tedbir olarak değil de normal bir tedavi durumu olarak gösterilse, bu durumda bile hadiste umûma yönelik bir hüküm değil, özel hastalığa yönelik bir özel tedavi önerildiği söylenebilir. Nitekim yukarıda naklettiğimiz farklı rivâyetlerde geçtiğine göre onların şikâyeti karın ağrısı ve "zerebe" adı verilen hastalık idi. "Zerebe" ise midede vuku bulan bir hastalık adıdır. Bu da midedeki yiyecekleri hazm etmeye engel olan bir hastalıktır. Tedavi amaçlı içki dışında necisin helal olduğu burada ortaya çıkmaktadır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) "idrar temizdir" dememiştir. Sadece tedavide kullanılabileceğini beyan etmiştir. Abdullah b. Abbas ve Enes b. Malik bu hadisi rivâyet etmiştir. İmam Nevevî bu hadise sahih demiştir. Bu nedenle hak mezhepler bu hadisten hareketle bazı fıkhî ictihatlarda bulunmuşlar ve necasetle ilgili bazı hükümler istinbat etmişlerdir. Örneğin Maliki ve Ahmet b. Hanbelin mezhebine göre eti yenen hayvanların idrarı temizdir. Şafiiler buna itiraz etmişler ve şöyle demişler: Bevl ancak tedavi için temizdir. İbn Arabi, "bazı hastalıklar ve bazı şahıslar için bazı memleketlerde deve idrarı şifadır. İçki hariç tedavi necis ile caizdir" demiştir. Ve'l-hâsıl hadis, umuma hitap eden bir hadis değil, özel bir hastalığa yakalandığını ifade eden ve rivâyetlerden de anlaşıldığı gibi iyi niyetli olmayan bir gruba yönelik ifade edilen husûsî bir hükmü ihtiva etmektedir. Hadisin delalet ettiği hüküm genelleştirilse bile ancak ve ancak özel bir hastalığa karşı bir tedavi usûlü olarak değerlendirmek mümkün olacaktır. Bu sebeple İslam ümmetinden hiçbir âlim ve hiçbir cahil bugüne kadar bu hadise dayanarak idrar içmeyi umumî bir adet olarak telakki etmemiştir. Bu nedenle hadis üzerinde şöhret ve kuvvet kesp etmeye gayret gösteren malum şahsın bir şişe deve idrarı ile gelmesi ve muhatabına "al şu idrarı iç" demesi, onun İslam ahlakından nasibini almadığını gösterir. Bugün ki batı tıp ilminde böbrekteki taşlar için biranın faydalı olduğu belirtilmiştir. Burada içkinin necis olduğuna dair âyetler sabitken buna herhangi bir itiraz yapılmazken, idrarın tedavide kullanıldığına neden itiraz edilmektedir? Batı bilim adamlarının henüz ispat edilmemiş teorilerine bile iman ve teslimiyetle bağlanan bu şahıslar nezdinde Hz. Peygamber (s.a.v.) bir batı bilim adamı kadar bilgiye sahip değil midir? Üstelik günümüzdeki ilaç sektöründe ve mamulâtında necis maddelerden oldukça fazla istifade edildiği herkesin malumudur. Kaldı ki hastalık, mikrop ve pislikten kaynaklandığına göre bir mikrobu daha büyük bir mikropla öldürmenin ne dine, ne akla, ne tıbba ne de felsefeye aykırı bir tarafı bulunmaktadır. Aksine iddia edenler ya cahildirler, ya da haindirler. Cahil iseler medyada tartışmaya çıkmak yerine en yakın doktora ve eczacıya müracaat etmeleri, hain ise de Allah'tan korkup derhal tevbe etmeleri gerekir. Aksi takdirde dünyada rezil ve rüsva, ahirette de çetin azaba maruz olmaktan başka karşılıkları olmayacaktır. Dipnotlar 1-Buhârî, Vudû', 66; Tıp,5- 6; Diyat, 22; Müslim, Kasame, 9-11; Ebu Davud, Hudud,3; Tirmîzî, Taharet, 55, Nesaî, Tahrimu'd-dem, 8-9. 2-Tirmîzî, Taharet, 55, 3-İbn Mâce, Babu Ebvâli'l-İbli, II, 1158. 4-İbn Hanbel III, 107,163. 5-Taberî, Camiu'l-Beyân, X, 246. 6-Maide, 5/33. 7-Buharî, Vudu, 66; Tıp,5- 6; Diyat, 22; Müslim, Kasame, 9-11; Ahmed b. Hanbel III/107,163; Ebu Davud, Hudud,3; Tirmîzî, Taharet, 55, Nesaî, Tahrimu'd-dem, 8-9. Soru&Yorum : Sahih (gerçek) mi? yoksa uydurma mı? olduğu konusunda fikir birliği olmayan "deve sidiği" içme rivayeti ve bu rivayeti doğrulamak için kullanılan argümanlar kaynakta verilen internet sitesinde yukarıda aynen aktarılmıştır. Ukl veya Ureyne kabilesi halkından bir grup diye belirtilen şahısların, "aslında müslüman olmak için geldikleri ilk rivayette" belirtilmemişken sonradan, Said b. Cübeyr adlı kişi konu ile ilgili sözde bir soruya verdiği cevapta adı geçen grubun "Müslüman olmak için değil hile yapmak için geldikleri" iddisını belirtmiştir. Bu şahıs ne zaman ve neden bu iddiayı ilave etmiş olabilir? Müslüman olmak için direkt Rasulullahı mı görmek gerekiyordu? Rasulullah karşısına gelen herkese ölçüp biçmeden tavsiye mi veriyordu? Bunlar olurken yanında başka kimse yok muydu? "Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini söyleyerek tedavi talebinde bulundular" iddiası sadece bu şahıslar için olabilir mi? Başka şehrin havası iyi gelmeyen kimse olmadı mı? Rasulullah onlara da aynı tavsiyeyi verdi mi? Bugün o bölgede halen mide rahatsızlıkları için deve sidiği içilmesi uygulaması var mıdır? Said b. Cübeyr'in bu grubu "muharibin" yani "savaşanlar" olarak belirtmesi grubun hangi tavır ve hareketlerinden kaynaklanmıştır? Ve öyle savaşçı ve hilekar bir grup Rasulullaha bu kadar yaklaşabiliyorsa acaba Rasulullah dahil kimse farkına varamadı mı? Savaşçı hilekarlar masum bir şekilde mide ağrısı mı beyan eder? yoksa daha karmaşık kavga veya çatışma yaşanmaz mıydı? Müslümanlara karşı savaşan mürtedlere Müslümanlara reva gördükleri uygulamaların yapılabileceğinden bahsedilidiğine göre mürtedler müslümanlara deve sidiği mi içiriyorlardı? Hile yapan bir grubun teslimiyetini ölçmek için uzakta bir yerde deve sidiği içmelerini söylemek ne kadar mantıklıdır? Ayrıca Rasulullah böyle pis bir uygulamayı başka kimler için tavsiye etmiştir? Mide rahatsızlığı için gelen birine Rasulullah sırf imanlarını sınamak için böyle bir şeyi önerecek kadar zalim olabilir mi? Rasulullah başka kimlere iman testi uyguladı? Sahabelerden dinden dönen, savaşlara katılmayan, savaşta kaçanlar olmadı mı! Sidik içip içmemeyle iman testi mi olur? "Midemiz rahatsız" demek nasıl bir stratejik manevra olabilir? Hilekar ve savaşçılar başka yalan veya bahane bulamadılar mı? Ya da sessizce çekip gidemediler mi? Müslüman olmaya gelen herkes orada mı ikamet etmeye başlıyordu? Müslüman olsun olmasın sessizce geri dönemezler miydi? "Batı bilim adamlarının henüz ispat edilmemiş teorilerine bile iman ve teslimiyetle bağlanan bu şahıslar nezdinde Hz. Peygamber (s.a.v.) bir batı bilim adamı kadar bilgiye sahip değil midir?" sorusu ne derece mantıklıdır? Kur'an'da tanımlanan Rasulullah doktor ve bilim adamı değildir. Ancak o kültürün içinde yaygın bir bilgi ve uygulamaya vakıfdır. Bu sidik içme işi başka hiç uygulanmış mıdır? Yaygınlık kazanmış mıdır? "Günümüzde ilaç sektöründe ve mamulâtında necis maddelerden oldukça fazla istifade edildiği herkesin malumudur" , önermesine hangi örnekler verilebilir? Bir maddeye necis olduğu hükmünü kim vermektedir? Bu necis maddeler nelerdir? "Bir mikrobu daha büyük bir mikropla öldürmenin ne dine, ne akla, ne tıbba ne de felsefeye aykırı bir tarafı bulunmaktadır" deniyorsa hangi mikrop hangi daha büyük mikropla öldürülmektedir? Alemlere rahmet, sukuneti, insan sevgisi ve merhameti ile bilinen Rasulullah, develeri çaldılar diye veya gerçekten iman etmediler diye el ve ayak kestirip gözlere mil çektirmiş midir? Bu uygulamasına başka örnek var mıdır? "Aksine iddia edenler ya cahildirler, ya da haindirler. Cahil iseler medyada tartışmaya çıkmak yerine en yakın doktora ve eczacıya müracaat etmeleri, hain ise de Allah'tan korkup derhal tevbe etmeleri gerekir. Aksi takdirde dünyada rezil ve rüsva, ahirette de çetin azaba maruz olmaktan başka karşılıkları olmayacaktır." iddiasına şu soruları sormalıyım; "Rasulullah bunu hiç söylememiştir" demek neden tövbe konusu olsun ve azaba maruz bıraksın? Nereden ve nasıl bu hükmü verdiniz? Şu anda o mide rahatsızlığı için sidik içmeyen bir inanan (bu rivayete inanan)'ın hükmü nedir? Bu sözde yanıtları yazanlar sidik içmekte midir? Ahirette neden azap çekileceği konularının kaynağı nedir? Hainlik ne demektir? Kim hain sayılır? Deve sidiği içmemek hainlik olabilir mi? Hadis ve rivayet yığınları içinde birbiriyle çelişen, 1400 yıldır hala güvenilirliği konusunda fikir birliği olmayan, Kur'an'a, akla, vicdana aykırı, Rasululullah'a ve Allah'a iftira niteliği taşıyan sayısı belirsiz, net bir sayı dahi verilemeyen hadis ve rivayet denilen öyküleri reddetmek neden hainlik sayılır? Neden dünyada rezil rüsva olunsun ve ahirette azap çekilsin? Mide ağrısı için deve sidiği peşine düşen ve içen insanın dünyada yaşabileceği rezillikler nelerdir? Ahiret kısmı yalnızca Kur'anda belirtilenlerdir, diğerleri ya yorum ya uydurmadır vesselam.
- Epistemoloji ne demek?
Epistemoloji, bilgi felsefesidir. "Bilgi nedir?", "Bilginin kaynağı nedir?", "Bir şeyi nasıl bilebiliriz?" ve "Bilgimiz ne kadar güvenilirdir?" gibi soruları inceler. Epistemoloji, genel olarak bilginin doğası, kapsamı ve kökenleriyle ilgilenir. Bu alanda öne çıkan bazı temel konular şunlardır: Bilginin Kaynağı: Bilgiyi nasıl elde ettiğimiz sorusu, epistemolojinin en temel konularından biridir. Gerçeklik: Bilginin doğru kabul edilebilmesi için ne gibi koşulları sağlaması gerekir? Bilgi Türleri: Farklı bilgi türleri var mıdır? (Örneğin, bilimsel bilgi, kişisel deneyime dayalı bilgi, inanç vb.) Bu soruları yanıtlama çabası, felsefe tarihinde farklı düşünce akımlarının doğmasına neden olmuştur. Örneğin, bilginin kaynağını akılda bulan rasyonalizm ile duyularda bulan empirizm bu tartışmanın en önemli iki yönünü oluşturur. Kısacası, epistemoloji, bilginin kendisini ve onunla olan ilişkimizi sorgulayan felsefi bir disiplindir.
- Hermenotik de ne demek?
Hermenötik, metinlerin veya olayların yorumlanması ve anlaşılması bilimidir. Başlangıçta kutsal kitapların yorumlanması için kullanılan bir yöntemken, zamanla felsefe, edebiyat, hukuk ve sosyal bilimler gibi birçok alana yayılmıştır. Hermenötik, sadece bir metnin ne anlattığını değil, aynı zamanda onu nasıl anladığımızı da inceler. Bu bağlamda, hermenötiğin temelinde yatan birkaç önemli ilke şunlardır: Yorumlama Çemberi: Bir metnin bütününü anlamak için parçalarını, parçalarını anlamak için de bütününü anlamanız gerekir. Bu karşılıklı ilişki, sürekli bir yorumlama döngüsü oluşturur. Ön Anlama: Her okuyucunun metne kendi bilgi, deneyim ve önyargılarıyla yaklaştığını kabul eder. Bu ön anlama, metnin yorumlanmasında önemli bir rol oynar. Ufukların Kaynaşması: Okuyucunun "ufku" (kendi anlayış dünyası) ile metnin "ufkunun" (metnin kendi tarihi ve bağlamı) bir araya gelmesiyle yeni bir anlamın ortaya çıktığını savunur. Kısacası, hermenötik, "Bir şeyi nasıl anlarız ve bu anlama süreci ne gibi faktörlerden etkilenir?" sorusuna cevap arayan bir disiplindir.
- Sa'lebe Olayı (kısa)
Sa'lebe bin Hatip kıssası, İslam tarihinde önemli bir ders niteliği taşıyan ve çoğu zaman ibretlik bir hikaye olarak anlatılan bir olaydır. Bu kıssa, insanın mal hırsı ve şükürsüzlüğünün getirebileceği kötü sonuçları gözler önüne serer. Kıssanın Özeti Sa'lebe bin Hatip , Medine'de yaşayan fakir bir sahabeydi. Fakirliği nedeniyle sürekli üzülür ve çevresindekilere sık sık şöyle dert yanardı: "Ey Allah'ın Resulü! Allah'a dua et de bana biraz mal versin." Resulullah (sav) ona, "Şükrünü yerine getirebileceğin az bir mal, şükrünü yerine getiremeyeceğin çok maldan hayırlıdır" derdi. Ancak Sa'lebe ısrar etmeye devam etti. Sonunda Resulullah (sav) onun için dua etti. Kısa süre sonra Sa'lebe'nin koyunları çoğalmaya başladı. Önce Medine'nin dar sokakları bu koyunlara yetmez oldu, sonra Medine'nin yakınları. Koyunlar o kadar çok arttı ki, Sa'lebe Medine'den uzaklaşarak bir vadiye yerleşti. Artık cemaatle namazlara katılamaz hale geldi. Malı daha da çoğalınca, Cum'a namazlarına bile gelemez oldu. Sadece öğle vakti Medine'ye inip, çarşıdan ihtiyaçlarını alır ve geri dönerdi. Bir süre sonra bu da ağır gelmeye başladı ve Medine'ye hiç gelmez oldu. Zekat Emri ve Sa'lebe'nin İmtihanı Olaylar bu şekilde devam ederken, ayetler indi ve zekat farz kılındı. Resulullah (sav), zekat memurlarını Sa'lebe'ye gönderdi ve zekatını vermesini istedi. Ancak Sa'lebe, "Bu bir haraçtır, bir cizyedir. Gidin başımdan, benim üzerime böyle bir yükümlülük yoktur" diyerek zekatını vermeyi reddetti. Resulullah'ın (sav) elçileri durumu Resulullah'a bildirdi. Resulullah (sav), Sa'lebe'nin bu şükürsüz tavrına çok üzüldü ve "Yazık oldu Sa'lebe'ye!" buyurdu. Bunun üzerine Kur'an-ı Kerim'de tevbe suresi 75, 76 ve 77. ayetleri nazil oldu: "Onlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ahdetmişlerdi: 'Andolsun eğer bize lütfundan verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız.' Fakat Allah onlara lütfundan verince, cimrilik ettiler, yüz çevirdiler ve sözlerinden döndüler. Allah da bu yüzden, kendisiyle karşılaştıkları güne kadar kalplerine nifak yerleştirdi. Bu, Allah’a verdikleri sözden dönmelerine ve yalan söylemelerine karşılık olmuştur." Bu ayetlerin inmesi üzerine Sa'lebe pişman oldu ve zekatını vermek için Resulullah'ın yanına geldi. Ancak Resulullah (sav) onun zekatını kabul etmedi. Daha sonra Hz. Ebubekir'in, ardından da Hz. Ömer'in yanına gitti ancak onlar da kabul etmediler. Hz. Osman'ın hilafeti döneminde de zekatını getirdi ancak o da kabul etmedi. Sa'lebe bu pişmanlıkla vefat etti. Kıssadan Çıkarılacak Dersler Malın İmtihan Oluşu: Bu kıssa, malın bir imtihan olduğunu ve mal hırsının insanı dinden ve Allah'tan uzaklaştırabileceğini gösterir. Şükrün Önemi: İnsan, az da olsa sahip olduğu nimetlere şükretmeli ve fazlasını isterken şükrünü kaybedebileceği riskini göz önünde bulundurmalıdır. Sözünde Durmamanın Vahim Sonuçları: Allah'a verilen sözden dönmek ve yalana sapmak, kalpte nifakın oluşmasına neden olur. Pişmanlığın Her Zaman Fayda Etmemesi: Bazı durumlar vardır ki, iş işten geçtikten sonra duyulan pişmanlık bir fayda sağlamaz. Bu, kul ile Allah arasındaki ilişkinin ciddiyetini vurgular. Sa'lebe'nin kıssası, müminlere mal sevgisinin kalplerini karartmaması ve verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmeleri konusunda önemli bir hatırlatmadır. Soru&Yorum: Demekki neymiş, Sahabe yani Rasulullahı görenler, O'nun arkadaşları da normal birer bireylerniş! Para duyguları ve inanışlar da dahil çok şeyi satın alabilen güçlü bir metaymış.
- Deyyus-u Ekber
Deyyus-u Ekber Lakaplı Osmanlı Paşası Kimdir? "Deyyus-u Ekber" tamlaması Arapça kökenli iki kelimeden oluşur: Deyyus : Eşinin veya evindeki kadınların başkalarıyla gayriahlaki ilişkilerine göz yuman, bunu umursamayan veya bundan menfaat sağlayan erkek anlamına gelir. Halk arasında "namussuz" veya "kavatsız" gibi anlamlara yakın kullanılır. Ekber : "En büyük, en yüce, en ulu" gibi üstünlük belirten bir sıfattır. Dolayısıyla, "Deyyus-u Ekber" , kelime anlamıyla "en büyük deyyus" veya "en namussuz kişi" demektir. Bu ifade, daha çok bir hakaret veya lakap olarak kullanılmıştır. Tarihte, özellikle Osmanlı Sadrazamı İbşir Paşa'ya, eşinin saraydaki etkisi ve devlet işlerine karışması nedeniyle bu lakap takılmıştır. Paşa'nın bu duruma ses çıkarmaması, onun bu ağır hakareti almasına yol açmıştır. "Deyyus-u Ekber" (En Büyük Deyyus) lakabıyla anılan Osmanlı paşası, İbşir Mustafa Paşa 'dır. Bu lakabı almasının arkasında yatan hikaye, onun sadrazamlığı sırasında yaşanan skandallara ve ahlaki çöküşe işaret eder. Hikayesi ve Lakabının Nedeni İbşir Paşa, 1654 yılında sadrazamlığa getirildiğinde, kendisiyle birlikte akrabalarını ve özellikle eşinin akrabalarını İstanbul'a getirdi. Lakabın asıl nedeni ise İbşir Paşa'nın kendi akrabalarının, özellikle de eşinin ailesinin aşırı derecede serbest ve ahlaksız davranışlarına göz yummasıydı. Rivayete göre, İbşir Paşa'nın evine gelen misafirler, haremlere rahatça girip çıkabiliyor, Paşa'nın akrabaları tarafından yapılan ahlaksızlıklar alenen gerçekleşiyordu. Bu durum, toplumda büyük bir infiale neden oldu. Osmanlı sarayı ve halkı, devletin en tepesindeki bir kişinin bu tür ahlaki yozlaşmalara izin vermesini kabul edemedi. "Deyyus-u Ekber" lakabı, bu olaylar üzerine alaycı bir şekilde ona verilmiştir. Bu lakap, sadece kişisel bir ahlaksızlığı değil, aynı zamanda devletin itibarının zedelenmesini de simgeliyordu. İbşir Paşa'nın sadrazamlık dönemi bu skandallarla ve iç karışıklıklarla doluydu. Sonunda, Yeniçeriler ve devlet adamlarının aleyhinde birleşmesiyle, sadrazamlığı sadece yedi ay sürdü ve 1655 yılında idam edildi. Bu lakap, onun trajik ve skandal dolu sonunu simgeleyen bir unvan olarak tarihe geçmiştir. Osmanlı tarihinde Sadrazam İbşir Paşa'ya "Deyyus-u Ekber" lakabının verilmesinin ardında yatan en önemli olay, Sultan İbrahim'in (Deli İbrahim) İbşir Paşa'nın karısını istemesi ve bu duruma karşı gösterdiği tepkisizliktir. Olay kısaca şöyle gelişir: Sultan İbrahim'in Talebi: Sultan İbrahim'in, Anadolu valilerinden İbşir Paşa'nın eşi Perihan Hanım 'ın güzelliği hakkında duyumlar alması üzerine, onu saraya getirtmek için ferman çıkarır. Bu durum, Osmanlı'da bir paşanın nikâhlı eşinin padişah tarafından istenmesi gibi nadir görülen, çok sıra dışı ve ahlaki açıdan tepki çeken bir olaydır. Varvar Ali Paşa'nın Tepkisi: Sivas Valisi Varvar Ali Paşa , bu ahlaksız emre isyan eder. "Bir Müslüman'ın nikâhlı karısını nasıl isterler?" diyerek sert bir dille karşı çıkar ve bu fermanı yerine getirmeyi reddeder. Bu isyan, kısa sürede diğer Celali isyancılarının da katılımıyla büyür. İbşir Paşa'nın Rolü: Saray, bu isyanı bastırma görevini, şaşırtıcı bir şekilde, eşi istenen İbşir Paşa 'ya verir. İbşir Paşa, padişahın fermanını kendi namusundan ve onurundan üstün tutarak, Varvar Ali Paşa'nın üzerine yürür ve onu yakalar. "Deyyus" Lakabının Kaynağı: İdam edilmeden önce Varvar Ali Paşa, herkesin içinde İbşir Paşa'ya hakaret ederek şöyle der: "Ulan, ben senin karının ırzını korumak için isyan etmiştim. Sen ise benim üzerime geliyorsun! Beni namusunu koruduğum için mi öldüreceksin pezevenk?!" Bu olaydan sonra, İbşir Paşa'nın kendi eşinin onurunu koruyan birine karşı, padişahın emrini yerine getirmesi, halk ve devlet nezdinde büyük tepki toplar. Bu durum, onun adının "Deyyus-u Ekber" (En büyük namussuz) lakabıyla anılmasına sebep olur. Bu lakap, sadece kişisel bir hakaretten öte, aynı zamanda o dönemde Osmanlı devlet düzeninde yaşanan ahlaki çöküşün ve saraydaki entrikaların bir sembolü haline gelmiştir.
- Tüil
"Tüil" diye bahsettiğiniz kelime aslında Fransızca kökenli "Tuile" (okunuşu: tuil) kelimesidir. Mutfakta kullanılan, çıtır ve ince bir malzemedir. Genellikle tatlılarda veya "fine dining" olarak bilinen, sunumun ön planda olduğu yemeklerde dekorasyon ve doku katmak için kullanılır. Anlamı: Fransızcada "kiremit" anlamına gelir. Bu ismi almasının sebebi, bazı tuile'ların kiremit şekline benzetilerek yapılmasıdır. Malzemesi: Genellikle un, su ve sıvı yağ gibi malzemelerle hazırlanan bir hamurdan yapılır. Ancak, parmesan gibi peynirlerden yapılan tuzlu versiyonları da mevcuttur. Kullanım Alanı: Hem tatlı hem de tuzlu yemeklerde kullanılabilir. Örneğin, dondurma ve tatlı tabaklarının yanında, çorba veya ana yemeklerin üzerinde bir süsleme olarak sıkça karşımıza çıkar. Yapısı: İnce, kırılgan ve gevrek bir yapıya sahiptir. Bu sayede yemeklere hem çıtırlık hem de estetik bir dokunuş katar. Tatlı Tuile (Klasik) Malzemeler: 30 gram oda sıcaklığında tereyağı 50 gram pudra şekeri 1 adet yumurta beyazı 30 gram elenmiş un Bir tutam vanilin veya vanilya özütü (isteğe bağlı) Yapılışı: Oda sıcaklığındaki tereyağını ve pudra şekerini bir kasede iyice karıştırın. Yumurta beyazını ekleyip homojen bir karışım elde edene kadar çırpın. Elenmiş unu azar azar ekleyin ve pürüzsüz bir hamur kıvamına gelene kadar karıştırmaya devam edin. Fırın tepsisine yağlı kağıt serin. Bir kaşık yardımıyla hamurdan ince ve yuvarlak tabakalar halinde yayın. Bu aşamada hamurun çok kalın olmamasına dikkat edin, ne kadar ince olursa o kadar çıtır olur. Önceden ısıtılmış 180°C fırında kenarları hafifçe kahverengileşene kadar (genellikle 5-7 dakika) pişirin. Fırından çıkan sıcak tuile'ları hemen bir merdanenin veya yuvarlak bir şişenin üzerine sararak kiremit şeklini verebilirsiniz. Çok hızlı soğudukları için bu işlemi çabucak yapmanız gerekir. Tuzlu Tuile (Parmesan Tuile) Malzemeler: İnce rendelenmiş parmesan peyniri İsteğe bağlı: Pul biber, karabiber, kekik gibi baharatlar Yapılışı: Fırın tepsisine yağlı kağıt serin. Rendelenmiş parmesan peynirini kağıdın üzerine ince bir tabaka halinde yayın. Daire veya şerit şeklinde yayabilirsiniz. Üzerine istediğiniz baharatları serpebilirsiniz. Önceden ısıtılmış 180°C fırında peynir eriyip, kenarları kızarana kadar (genellikle 3-5 dakika) pişirin. Fırından çıkarıp biraz soğuduktan sonra kağıttan ayırın. Soğudukça kendiliğinden çıtır bir yapı alacaktır. Bu tarifler, tuile yapımının en temel yöntemleridir. Hamurunuza kakao, badem tozu veya farklı baharatlar ekleyerek kendi özel tuile'larınızı da yaratabilirsiniz. Şimdiden afiyet olsun!
- Ördek yürüyüşü🐤🐥
Fıtı fıtı
- Saygı🥳
O kadar yani
- Ay döngüleri
Ay, astrolojide duygularımızı, içgüdülerimizi ve bilinçaltımızı temsil eden en önemli gök cisimlerinden biridir. Dünya'ya en yakın gök cismi olması nedeniyle enerjisi bizi doğrudan etkiler. Ay'ın döngüleri, ruh halimizden gündelik kararlarımıza kadar birçok alanda farklı enerjiler getirir. Ay Döngülerinin Astrolojik Önemi Ay, yaklaşık 29.5 günde tamamladığı döngüsü boyunca farklı fazlardan geçer. Her bir faz, astrolojide belirli bir enerjiyi, temayı veya duygusal durumu simgeler. Bu döngüleri takip etmek, kişisel gelişim süreçlerimizi anlamamıza ve enerjimizi doğru yönlendirmemize yardımcı olabilir. 1. Yeniay (New Moon) * Anlamı: Başlangıçlar, niyet koyma ve sıfırlanma enerjisi. * Etkisi: Ay'ın tamamen görünmediği bu karanlık faz, içe dönme ve yeni başlangıçlar için mükemmel bir zamandır. Yeni hedefler belirlemek, projeler başlatmak veya hayatınızda yeni bir sayfa açmak için idealdir. Bu dönemde ektiğiniz niyet tohumları, döngünün ilerleyen aşamalarında meyve verecektir. 2. İlk Dördün (First Quarter) * Anlamı: Harekete geçme, mücadele ve engellerle yüzleşme. * Etkisi: Yeniay'da ektiğiniz tohumların filizlenmeye başladığı zamandır. Bu faz, niyetlerinizi eyleme dönüştürme ve karşılaşacağınız ilk zorlukların üstesinden gelme enerjisi taşır. Kararlılık ve çaba gerektiren durumlar için uygun bir dönemdir. 3. Dolunay (Full Moon) * Anlamı: Tamamlanma, aydınlanma ve görünür olma. * Etkisi: Ay'ın en parlak olduğu bu faz, Yeniay'da başlayan sürecin zirveye ulaştığı zamandır. Duygusal olarak yoğunluk artar ve bazı olaylar veya durumlar netlik kazanır. Gizli kalmış duygular, konular veya sırlar yüzeye çıkabilir. Dolunay, bir şeyleri tamamlamak, sonuç almak veya bir konuyu bitirmek için güçlü bir enerjiyi temsil eder. 4. Son Dördün (Last Quarter) * Anlamı: Bırakma, arınma ve sonlandırma. * Etkisi: Dolunay'dan sonra gelen bu faz, geride bırakılması gerekenleri, bitirilmesi gereken projeleri veya bağları simgeler. Bu dönemde içsel bir temizlik yapmak, olumsuz alışkanlıklardan kurtulmak veya affetmek üzerine odaklanmak faydalı olabilir. Yeni bir döngüye hazırlanmak için eski yüklerden kurtulma zamanıdır. Astroloji Haritasındaki Yeri Ay fazları sadece gökyüzündeki anlık etkilerle sınırlı değildir. Doğum haritanızda Ay'ın hangi fazda olduğuna bakarak da kendiniz hakkında önemli bilgiler edinebilirsiniz. Örneğin: * Yeniay'da doğanlar: Genellikle öncü, yeniliklere açık ve yaratıcı bir yapıya sahiptir. Hayatları boyunca yeni başlangıçlara yönelme eğilimindedirler. * Dolunay'da doğanlar: Duygusal anlamda daha yoğun, dengesiz veya zıtlıklar yaşama potansiyeli yüksek olan kişiler olabilirler. Hayatlarında tamamlanma ve aydınlanma temaları sıkça yer alır. Astrolojide Ay'ın döngülerini anlamak, kendinizi ve duygusal dalgalanmalarınızı daha iyi yönetmenize yardımcı olabilir.
- Demiurg
Demiurg kelimesinin kökeni Yunanca'dır ve "halk için çalışan zanaatkar" anlamına gelir. Tarih boyunca, özellikle felsefe ve din alanlarında farklı anlamlar kazanmıştır. Platon'a göre: Platon'un Timaeus diyaloğunda demiurg, fiziksel dünyayı yaratmak için ebedi ve kusursuz İdealar 'a (Formlar'a) bakan ilahi bir varlıktır. Bu demiurg, yoktan var etmez; aksine, var olan düzensiz maddeyi (kaos) alarak onu, ideaların mükemmel formlarına benzetmeye çalışır. Yani, demiurg dünyayı bir heykeltıraş gibi yontar ve şekillendirir. Bu nedenle, evrenin kusurlu olmasının nedeni, demiurg'un kendisinin kusurlu olması değil, kullandığı maddenin kusurlu olmasıdır. Gnostisizme göre: Gnostik inançlarda demiurg, evreni yaratan ama iyi olmayan bir varlıktır. Gnostikler, ruhun sıkışıp kaldığı maddi dünyanın kötü olduğuna inanır. Onlara göre, gerçek Tanrı (saf ve iyi olan) bu maddi dünyanın dışında, ışık aleminde bulunur. Demiurg ise, bu gerçek Tanrı'dan habersiz, evreni yaratan ve insanlığı ruhsal hapishanede tutan kibirli ve cahil bir tanrı figürüdür. Bu demiurg, genellikle Yaldabaoth olarak adlandırılır. Sonuç olarak, demiurg kelimesi farklı bağlamlarda aşağıdaki anlamlara gelir: Felsefe: Dünyayı düzenleyen, şekil veren ve yaratan ilahi zanaatkar. Din (Gnostisizm): Maddi dünyayı yaratan, iyi olmayan ve insanları gerçek Tanrı'dan uzak tutan sahte tanrı.
- Böceklerle savaş😁
Bukalemun silahı
- Elinkini görmeyen kendininkini...
ÇİN, ABD ve NİJERYA 🤭
- Parodi hesap
Parodi hesap, bir kişinin, kurumun veya kurgusal karakterin kimliğini taklit ederek mizah, hiciv veya eleştiri amacıyla açılan sosyal medya hesabıdır. Bu hesaplar genellikle gerçeği yansıtmaktan çok, abartılı ve komik bir dille içerik üretirler. Parodi Hesapların Temel Özellikleri Taklit ve Mizah: Gerçek bir kişinin veya kurumun dilini, tarzını ve ilgi alanlarını taklit ederek güldürmeyi hedeflerler. Açıklık: Genellikle profil adı veya biyografi kısmında "parodi" , "fan sayfası" veya "mizah amaçlıdır" gibi ifadelerle gerçek olmadıklarını belirtirler. Eleştirel Yaklaşım: Sıklıkla siyaset, popüler kültür veya güncel olaylar hakkında alaycı bir dille yorum yaparlar. Sahte Haber: Bazen tamamen uydurma ve komik haberler veya duyurular paylaşarak takipçilerini eğlendirirler. Örneğin, bir futbolcunun parodi hesabı, o futbolcunun saha içi veya saha dışı davranışlarıyla alay eden esprili paylaşımlar yapabilir. Ya da bir siyasetçinin parodi hesabı, onun konuşma tarzını veya kararlarını tiye alan içerikler üretebilir. Parodi Hesaplar Neden Açılır? Eğlence: Takipçilere ve hesap sahibine eğlenceli bir ortam sunmak. Hiciv: Toplumsal veya siyasi olaylara dikkat çekmek ve eleştiri yapmak. İfade Özgürlüğü: Mizahı bir araç olarak kullanarak daha sert konulara bile değinebilmek. Parodi hesaplar, sahte hesaplarla karıştırılmamalıdır. Sahte hesaplar genellikle kötü niyetli olup, insanları dolandırmak veya yanıltmak amacıyla açılırken, parodi hesapların temel amacı mizah ve eğlencedir.
- Köpeklerin bebek sevgisi
Köpeklerin bebek sevgisi
- Kavuşmalar
Duygu yüklü kavuşma anları
- Marmot
Marmot Marmot (yer sincabı), sincap ailesinin büyük bir üyesidir ve genellikle dağlık bölgelerde yaşayan tombul bir kemirgen türüdür. Halk arasında "dağ sıçanı" veya "ıslık çalan domuz" olarak da bilinir. Genel Özellikleri Görünüm: Marmotlar, kısa ama güçlü bacakları, tıknaz vücutları ve gür kuyruklarıyla tanınır. Tüy renkleri türe göre değişmekle birlikte, genellikle kahverengi, sarımsı veya gri-kahverengi tonlarındadır. Boyut: Ortalama bir ev kedisi boyutunda olabilirler, hatta bazı türleri daha da büyük olabilir. Kış uykusuna yatmadan önce ciddi miktarda kilo alabilirler. Davranış: Sosyal hayvanlardır ve koloniler halinde yaşarlar. Bir tehlike hissettiklerinde, yüksek ve keskin bir ıslık çalarak diğer marmotları uyarırlar. Bu ses, onlara "ıslık çalan domuz" lakabını kazandırmıştır. Yaşam Alanı: Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya'daki dağlık bölgelerde, çayırlarda, steplerde ve orman kenarlarında yaşarlar. Derin ve karmaşık tüneller kazarak yer altında barınırlar. Beslenme: Tamamen otobur canlılardır. Otlar, yapraklar, çiçekler, kökler ve böceklerle beslenirler. Su ihtiyaçlarını genellikle yedikleri bitkilerden karşılarlar. Kış Uykusu ve Hayatta Kalma Becerileri Marmotlar, soğuk ve zorlu kış aylarından korunmak için kış uykusuna (hibernasyon) yatma konusunda uzmandır. Kış uykusu, onların hayatta kalma stratejilerinin en önemli parçasıdır. Bu süreçte vücut sıcaklıkları ve kalp atış hızları oldukça düşer. Örneğin, kalpleri dakikada sadece 3-4 kez atabilir. Bu adaptasyonları sayesinde, kışın yiyecek bulmanın imkânsız olduğu bölgelerde uzun süre hayatta kalabilirler.
- Detoks
Detoks, kelime anlamı olarak vücudu toksinlerden arındırma sürecini ifade eder. Bu süreç, vücutta biriken zararlı maddelerin atılmasına yardımcı olmayı amaçlar. Vücudumuz aslında karaciğer, böbrekler, akciğerler, sindirim sistemi ve cilt gibi organlar aracılığıyla sürekli olarak kendi kendine detoks yapar. Ancak günümüzde "detoks" denilince akla genellikle özel diyetler, kürler veya belirli içeceklerle yapılan kısa süreli arınma programları gelir. Bu programlar genellikle şunları içerir: Sıvı ağırlıklı beslenme: Meyve suları, sebze suları, bitki çayları ve bol su tüketimi. Belirli gıdalardan kaçınma: İşlenmiş gıdalar, alkol, kafein, şeker, kırmızı et ve gluten gibi maddeleri sınırlamak. Takviyeler: Bazı detoks programlarında takviye edici gıdalar veya bitkisel ürünler kullanılabilir. Detoks Diyetleri Gerçekten İşe Yarıyor mu? Bilimsel açıdan bakıldığında, sağlıklı bir vücudun dışarıdan özel bir detoks programına ihtiyaç duyduğuna dair kesin bir kanıt yoktur. Vücudumuzun doğal arınma mekanizmaları oldukça etkilidir. Ancak, birçok insan detoks programları uyguladıktan sonra kendini daha hafif, enerjik ve sağlıklı hissedebilir. Bu his, genellikle işlenmiş gıdalardan, şekerden ve alkolden uzak durmanın, daha fazla su içmenin ve sağlıklı besinler tüketmenin bir sonucudur. Doğal ve Sağlıklı Bir Detoks Nasıl Yapılır? Vücudunuzu desteklemek ve daha iyi hissetmek için radikal detoks programlarına başvurmak yerine, yaşam tarzınızda sürdürülebilir değişiklikler yapabilirsiniz: Bol su için: Su, böbreklerin toksinleri atmasına yardımcı olan en temel unsurdur. Dengeli beslenin: Taze meyve, sebze, tam tahıl ve lifli gıdaları bolca tüketin. İşlenmiş gıdalardan uzak durun: Şekerli, tuzlu ve yağlı paketli gıdaları azaltın. Düzenli egzersiz yapın: Terleme yoluyla ve dolaşım sistemi hızlandırılarak toksinlerin atılmasına yardımcı olur. Yeterince uyuyun: Uyku sırasında vücudun onarım ve yenilenme süreçleri hızlanır. Alkol ve sigara tüketimini azaltın: Bu maddeler vücuda ekstra yük bindirir. Özetle, detoks, vücudu zararlı maddelerden arındırma sürecidir. En etkili detoks yöntemi, kısa süreli radikal diyetler yerine, sağlıklı bir yaşam tarzını benimsemektir. Eğer herhangi bir detoks programına başlamayı düşünüyorsanız, sağlığınızı riske atmamak için bir uzmana veya doktora danışmanız önemlidir.
- Fizyonomi
Fizyonomi, bir kişinin yüz hatlarından, mimiklerinden ve beden dilinden karakteri, mizacı ve hatta geleceği hakkında çıkarımlar yapmaya çalışan eski bir bilim veya sanattır. Bu kelime, Yunanca "physis" (doğa) ve "gnomon" (bilen, yorumlayan) kelimelerinden gelir. Kısacası, yüzün bir kişinin iç dünyasının aynası olduğu fikrine dayanır. Örneğin, belirli bir burun şeklinin veya göz yapısının bir kişinin dürüstlüğünü veya cesaretini gösterdiğine inanılır. Fizyonomi, tarih boyunca farklı kültürlerde ve medeniyetlerde uygulanmış ve yorumlanmıştır, ancak günümüzde psikolojik bir bilim dalı olarak kabul edilmemektedir . Günümüzde bu konsept, genellikle daha çok eğlence amaçlı veya popüler kültürde yer bulsa da, bazı modern psikoloji yaklaşımları, yüz ifadeleri ve beden dilinin insan duyguları ve niyetleri hakkında önemli ipuçları taşıdığına dair bilimsel kanıtlar sunmaktadır. Ancak bu, fizyonominin iddia ettiği gibi genetik ve kalıcı karakter özelliklerini okumakla aynı şey değildir.
- Takva ne demek
İslam geleneğinde takva, kişinin kendisini Allah'ın azabından koruması ve O'nun rızasını kazanması için gösterdiği hassasiyeti ifade eden temel bir kavramdır. Kelime kökeni olarak "korunmak, sakınmak" anlamlarına gelir ve bu anlam, takvanın özünü çok iyi yansıtır. Takvanın farklı mertebeleri ve boyutları vardır, ancak özünde takva sahibi (müttaki) bir mümin, Allah'ın emirlerine uymaya ve yasaklarından kaçınmaya özen gösterir. Bu sadece ibadetlerle sınırlı bir durum değildir; aynı zamanda kişinin düşüncelerini, niyetlerini, ahlakını ve tüm yaşamını kapsayan kapsamlı bir bilinç halidir. Takvanın Temel Özellikleri Takva, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da tanımladığı gibi, kul olarak Allah'a karşı maddi ve manevi tüm sorumlulukların bilincinde olarak yaşamaktır. Bu kavramın önemli unsurları şunlardır: * Allah Korkusu: Bu korku, bir ceza korkusundan ziyade, seven birinin sevdiğini incitmekten duyduğu korku gibidir. Allah'ın azametine ve yüceliğine duyulan saygının bir sonucudur. * Emirlere İtaat: Allah'ın Kur'an'da ve Peygamberimiz (s.a.s)'in sünnetinde emrettiği farz ve nafile ibadetleri eksiksiz yerine getirmeye çalışmaktır. * Yasaklardan Kaçınma: Haram ve mekruh gibi yasaklanan her türlü davranış ve düşünceden sakınmaktır. Bu, büyük günahlardan olduğu kadar, küçük günahlarda ısrar etmekten de uzak durmayı içerir. * İhsan Bilinci: Bir işi en güzel şekilde yapmak ve her an Allah'ın kendisini görüyor olduğu bilinciyle yaşamaktır. Bu, takvanın en üst mertebelerinden biridir. Kısacası, takva, kişiyi kötülüklerden uzak tutan ve Allah'a yakınlaştıran bir manevi kalkandır. Bu bilince sahip olan bir mümin, dünya ve ahiret mutluluğuna erişmeyi hedefler.
- Gnostisizm
Harika bir konu! Gnostisizm, özellikle erken Hristiyanlık dönemi ve öncesinde ortaya çıkan, oldukça karmaşık ve ilgi çekici bir inanç sistemidir. İşte Gnostisizmin ne olduğu, tarihi ve dini kökenleri hakkında detaylı bilgiler: Gnostisizm Nedir? Gnostisizm kelimesi, Yunanca'da "bilgi" anlamına gelen "gnosis" sözcüğünden türemiştir. Ancak burada kastedilen, sıradan bir bilgi (mathesis) değil, mistik ve sezgisel bir yolla ulaşılan, kurtarıcı olduğuna inanılan gizli, ruhsal bir bilgidir. Gnostikler için kurtuluş, iman veya ahlaki davranışlardan ziyade bu gizli bilgiye (gnosis'e) ulaşmakla mümkündür. Gnostisizm, temel olarak şu fikirler üzerine kuruludur: * Radikal Düalizm: Gerçeklik, mutlak iyi olan ruhsal dünya ile mutlak kötü olan maddi dünya arasında bir ayrıma dayanır. Maddi dünya, yüce Tanrı tarafından değil, daha aşağı seviyede, kusurlu bir varlık tarafından yaratılmıştır. * İnsan Ruhunun Kökeni: İnsanın ruhu, aslen yüce Tanrı'ya ait bir "ilahi kıvılcımdır". Ancak bu ruh, maddi bedenin içine hapsedilmiştir ve bu dünyada bir "zindan" hayatı yaşamaktadır. * Kurtuluşun Yolu: Ruhun, içinde bulunduğu bu maddi hapishaneden kurtulması ve ait olduğu ilahi dünyaya dönmesi, dışsal ritüellerle değil, kendi içindeki ilahi kıvılcımı tanıması ve "gnosis"e, yani kurtarıcı bilgiye ulaşmasıyla mümkün olur. Tarihi ve Dini Kökenleri Gnostisizm, tek bir dini mezhep veya organize bir inanç sistemi olmaktan çok, farklı zamanlarda ve coğrafyalarda ortaya çıkan birçok düşünce akımının genel adıdır. Kökenleri, Hristiyanlık öncesi döneme kadar uzanır ve çeşitli din ve felsefelerden beslenir. 1. Hristiyanlık Öncesi Etkiler: Gnostisizmin köklerinin; * Yunan Felsefesi: Platon'un idealar dünyası ve maddi dünya ayrımı, Gnostik düalizmin temelini oluşturmuştur. * İran Zerdüştlüğü: İyilik ve kötülük tanrıları arasındaki evrensel savaş inancı, Gnostiklerin iyi (ruhsal) ve kötü (maddi) evren ayrımına ilham vermiştir. * Yahudilik Mistik Geleneği: Yahudi Kabalizmi gibi ezoterik akımlar, Gnostisizmin Tanrı ve evren arasındaki hiyerarşiyi açıklayan kozmolojik sistemlerinin oluşmasında etkili olmuştur. * Antik Mısır ve Hermetizm: Gizli bilgilere ve ruhsal aydınlanmaya odaklanan Hermetik metinler de Gnostik düşünceyi şekillendirmiştir. 2. Erken Hristiyanlıkla İlişkisi: Gnostisizm en çok, M.S. 1. ve 2. yüzyıllarda erken Hristiyanlık içinde bir "sapkınlık" olarak popülerlik kazanmasıyla bilinir. Hristiyan Gnostikler, ana akım Hristiyanlığın öğretilerini farklı bir şekilde yorumlamışlardır: * Demiurg (Yaratıcı Tanrı) Anlayışı: Gnostiklere göre, Eski Ahit'teki dünya yaratıcısı Tanrı (Yahve), evrenin tek ve yüce Tanrısı değildir. O, "Demiurg" adı verilen, kusurlu ve kibirli bir varlıktır. Maddi dünyayı o yaratmıştır ve bu yüzden dünya kötüdür. * Gerçek Tanrı: Asıl ve yüce olan Tanrı ise, maddi dünyanın dışında, tamamen aşkın ve bilinmeyen bir varlıktır. * İsa Mesih'in Rolü: Gnostikler için İsa Mesih, insanlığı bu maddi hapishaneden kurtarmak için yüce Tanrı tarafından gönderilmiş bir "kurtarıcı"dır. Ancak Gnostiklere göre İsa'nın bedeni, ruhsal bir varlığın sadece bir görüntüsünden ibarettir (Doketizm), gerçek bir insan değildir. Bu yüzden çarmıha gerilerek acı çekmesi de ruhsal bir varlık için söz konusu olamaz. * Kurtuluş: Ana akım Hristiyanlıkta kurtuluş, İsa'ya iman ve onun çarmıhtaki kefaretine inanmakla mümkünken, Gnostisizmde kurtuluş, İsa'nın getirdiği "gnosis"e, yani gizli bilgiye ulaşmakla gerçekleşir. Kilise babaları, Gnostisizmi, Hristiyan inancının temelini sarsan bir tehdit olarak görmüş ve şiddetle reddetmişlerdir. Bu nedenle Gnostik metinlerin çoğu, ana akım Hristiyanlık tarafından "sapkın" ilan edilerek yok edilmeye çalışılmıştır. Gnostisizm'in Ortaya Çıkışı ve Günümüze Ulaşan Metinler Gnostisizm, 1945 yılında Mısır'da bulunan Nag Hammadi metinleri sayesinde daha iyi anlaşılmıştır. Bu metinler, ana akım Kilise tarafından reddedilen ve yüzyıllardır kayıp sanılan Gnostik incilleri, kozmolojik açıklamaları ve ilahileri içerir. Bu metinlerin en bilinenlerinden bazıları şunlardır: * Tomas İncili: İsa'nın öğretilerini içeren kısa sözlerden oluşur ve anlatısal bir hikayesi yoktur. * Filipus İncili: Sakramentler ve İsa'nın Mecdelli Meryem'le olan ilişkisi gibi konulara Gnostik bir bakış açısıyla yaklaşır. * Yuhanna'nın Gizli Kitabı (Apokrifon): Gnostik kozmolojiyi ve yaratılış hikayesini detaylı bir şekilde anlatır. Bu metinlerin keşfi, Gnostisizmin sadece Hristiyanlık'tan türemiş bir sapma olmadığını, çok daha köklü ve farklı bir dini gelenek olduğunu göstermiştir.
- Kalender
Kalender , genellikle kaygısız, dünyanın maddi zevklerinden uzak duran, sade bir yaşam süren ve gezgin olan kişiler için kullanılan bir kelimedir. Bu kelimenin birkaç farklı anlamı bulunur: Dervişlik ve Tasavvuf: Özellikle Orta Çağ'da İslam dünyasında ortaya çıkan ve bilinen kurallara bağlı kalmayan, kural tanımaz bir hayat süren bir dervişlik akımının mensuplarına verilen isimdir. Kalenderîler, dünya malını reddeder, saçlarını ve sakallarını keser, başı açık gezerlerdi. Mecazi Anlamı: Günümüzde ise daha çok "ne idüğü belirsiz, kaygısız, başıboş" anlamında kullanılır. Hayatın zorluklarını umursamayan, tasasız, neşeli ve rahat bir insanı tanımlamak için de kullanılabilir. Soyadı: Kalender, Türkiye'de bir soyadı olarak da yaygın bir şekilde kullanılır.
- Köpeklerin sevgisi
Öpülen bir köpeğin tepkisi





















