top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 1047 sonuç bulundu

  • Jülyen Takvimi

    Jülyen Takvimi, M.Ö. 46 yılında Jül Sezar  tarafından Roma takvimindeki düzensizlikleri gidermek için oluşturulmuş bir takvim sistemidir. Mısır takviminden esinlenerek hazırlanan bu takvim, o dönemde en yaygın ve en doğru takvim sistemi olarak kabul edilmiştir. Jülyen Takviminin ​Temel Özellikleri ​Jülyen Takvimi'nin temel prensibi, bir yılın 365.25 gün olduğunu varsaymasıdır. Bu, takvimin daha doğru bir şekilde mevsimlerle uyum sağlamasını amaçlıyordu. Bu amaca ulaşmak için şu kural benimsenmiştir: ​ Yılın Uzunluğu:  Bir yıl 365 gün olarak kabul edilir. ​ Artık Yıl Kuralı:  Her dört yılda bir, Şubat ayına bir gün eklenerek yıl 366 güne çıkarılır. Bu ekstra gün, "artık yıl" (leap year) olarak adlandırılır. ​Jülyen Takvimi'nin Hataları ve Terk Edilmesi ​Jülyen Takvimi, dönemin koşullarına göre büyük bir ilerleme olsa da, küçük bir hata barındırıyordu. Bir yılın gerçek uzunluğu 365.2422 gün iken, Jülyen Takvimi 365.25 gün olarak hesaplıyordu. Bu küçük fark, her 128 yılda bir bir gün sapmaya neden oluyordu. Yüzyıllar boyunca bu sapma birikerek 16. yüzyıla gelindiğinde yaklaşık 10 günlük bir fark yaratmıştı. Bu durum, özellikle Paskalya gibi dini bayramların tarihlerinin mevsimlerle uyumsuz hale gelmesine yol açıyordu. ​Bu sorunu çözmek için, 1582 yılında Papa XIII. Gregorius  tarafından takvim reformu yapıldı ve bu reform sonucunda Gregoryen Takvimi  ortaya çıktı. Gregoryen Takvimi, artık yıl kurallarına bazı istisnalar ekleyerek (100'e bölünen yılların artık yıl olmaması gibi) bu hatayı büyük ölçüde düzeltti. ​Jülyen Takvimi, zamanla yerini Gregoryen Takvimi'ne bırakmıştır. Ancak bazı Ortodoks kiliseleri gibi topluluklar, dini bayramları belirlemek için hâlâ bu takvimi kullanmaya devam etmektedir.

  • Andromeda Takım yıldızıı

    Orion Takımyıldızının Mitolojik Kökeni Yunan mitolojisinde Orion, deniz tanrısı Poseidon ve Girit kralı Minos'un kızı Euryale'nin oğlu olan devasa ve yakışıklı bir avcıdır. Hem gücü hem de kibiriyle tanınan Orion'un hikayesi, onun trajik ölümüne ve ardından gökyüzüne bir takımyıldız olarak yerleştirilmesine odaklanır. Hakkında birkaç farklı efsane bulunsa da, en bilinen hikayeler onun ölümüne dair iki ana versiyona sahiptir. Akrep Tarafından Öldürülmesi Bu efsaneye göre Orion, avcılık yetenekleriyle övünerek dünyadaki tüm hayvanları avlayabileceğini iddia eder. Bu kibirli sözler, hayvanların koruyucusu ve toprak tanrıçası olan Gaia'yı öfkelendirir. Gaia, Orion'u öldürmesi için devasa bir akrep gönderir. İkisi arasındaki çetin mücadele, sonunda akrebin Orion'u zehirli iğnesiyle sokması ve Orion'un ölmesiyle son bulur. Tanrılar, bu olayı onurlandırmak için hem Orion'u hem de akrebi gökyüzüne yerleştirirler. Bu yüzden Orion takımyıldızı doğarken, Akrep takımyıldızı batar; böylece sonsuza dek birbirlerini kovalamaya devam ederler. Artemis'in Kazara Okla Vurması Bir diğer popüler efsane ise avcılık tanrıçası Artemis ile ilgilidir. Bu hikayeye göre, Artemis ile Orion arasında bir aşk doğar. Ancak Artemis'in ikiz kardeşi, güneş tanrısı Apollon, bu ilişkiyi kıskanır ve onaylamaz. Bir gün denizde yüzmekte olan Orion'u uzaktan fark eder, ancak onun kim olduğunu belli etmez. Apollon, Artemis'e okyanusun ortasındaki küçük noktayı vurup vuramayacağını sorar. Okçulukta usta olan Artemis, yeteneğini kanıtlamak için tereddüt etmeden nişan alır ve oku fırlatır. Ok, tam isabetle Orion'u vurarak ölümüne neden olur. Gerçeği öğrendiğinde büyük bir üzüntü duyan Artemis, tanrılardan Orion'u gökyüzüne yerleştirmelerini ister. Her iki efsanede de ortak olan nokta, Orion'un tanrılar tarafından saygı duyulan ve anısı yaşatılan bir figür olmasıdır. Onun parlak takımyıldızı, özellikle kış aylarında gökyüzünün en belirgin ve en bilinen figürlerinden biri olarak bu efsaneleri modern dünyaya taşımaya devam etmektedir. Andromeda takımyıldızı, astrolojide sabit yıldızlar olarak bilinen kategoride yer alır ve mitolojik hikayesiyle doğrudan bağlantılı anlamlar taşır. Geleneksel astrolojide burçlar kadar yaygın olarak kullanılmasa da, doğum haritasında önemli bir konumda yer aldığında kadersel ve derin etkiler yaratabilir. Astrolojik olarak Andromeda'nın sembolize ettiği başlıca temalar şunlardır: 1. Kurban ve Kurtuluş Teması Andromeda'nın hikayesi, bir kurbanın kurtarılmasını anlatır. Bu nedenle astrolojide Andromeda'nın etkisi altında olan kişiler, hayatlarında kendilerini bir durumun veya başkalarının kurbanı gibi hissedebilirler. Ancak bu etki aynı zamanda bir kurtarıcı tarafından beklenmedik bir şekilde kurtarılma veya kendi kurtuluşlarını yaratma potansiyelini de taşır. Hayatlarında büyük zorluklarla yüzleşebilir, ancak bu zorlukların üstesinden gelerek daha güçlü hale gelebilirler. 2. Bağımlılık ve Özgürlük Dengesi Andromeda, zincirlenmiş bir prenses olarak pasif bir bekleyişi temsil eder. Bu, astrolojik olarak kişinin kendi hayatında inisiyatif almaktan kaçınması, başkalarına aşırı bağımlı olması veya kendini kısıtlanmış hissetmesiyle ilişkilendirilir. Öte yandan, Andromeda'yı kurtaran Perseus figürü, kişinin bağımsızlık ve özgürlük arayışını simgeler. Dolayısıyla, bu takımyıldızın etkisi altında olanlar, bağımlılık ve özgürlük arasında bir denge kurma mücadelesi verebilirler. 3. Sanat, Aşk ve Güzellik Andromeda'nın en parlak yıldızlarından biri olan Alpheratz, Venüs ve Jüpiter doğasında kabul edilir. Bu yıldız, sanatsal yetenekler, yaratıcılık, estetik duygular ve sosyal başarı getirebilir. Andromeda takımyıldızı genel olarak sevgi, güzellik ve ilham temalarıyla da ilişkilendirilir. 4. Kadersel Olaylar Sabit yıldızlar genellikle kadersel etkilerle ilişkilendirilir. Andromeda'nın doğum haritasındaki konumu, kişinin hayatında dönüşümsel ve bazen dramatik olaylar yaşama ihtimalini gösterebilir. Bu olaylar, kişiyi kendi kaderiyle yüzleşmeye ve büyük bir değişim geçirmeye zorlayabilir. Özetle, Andromeda takımyıldızının astrolojik anlamı, mitolojisindeki gibi kurban edilme, kurtarılma, kısıtlanma ve özgürlüğe kavuşma gibi ikili temalar üzerine kuruludur. Haritada güçlü bir konumu olan kişilere mücadeleler getirse de, bu mücadelelerden galip gelme ve sonunda aydınlanma potansiyeli sunar.

  • Kaşık gagalı flamingolar

    Roseate Spoonbill (Kaşık Gagalı Flamingolar) ​ Kaşık gagalı flamingo  (roseate spoonbill), canlı pembe rengi ve kaşık şeklindeki gagasıyla bilinen eşsiz bir kuştur. Bu kuşlar, Amerika kıtasının çeşitli bölgelerinde, özellikle sulak alanlarda ve kıyı bölgelerinde yaşarlar. ​Özellikleri ​ Görünüş:  Erişkin kaşık gagalı flamingolar, parlak pembe tüylere sahiptir. Bu renk, yedikleri karotenoid açısından zengin yiyeceklerden (örneğin kabuklular) gelir. Gaganın ucu, adından da anlaşılacağı gibi, kaşık şeklindedir ve yiyecek ararken çamurda ve suda sallanır. ​ Yaşam Alanı:  Tuzlu su bataklıkları, mangrov ormanları, lagünler ve tatlı su gölleri gibi sığ sularda yaşarlar. Bu ortamlar, onların beslenmesi için idealdir. ​ Beslenme:  Kaşık gagalı flamingolar, gagasını suyun altında sallayarak yiyecek ararlar. Bu yöntemle küçük balıklar, karidesler, böcekler ve diğer omurgasızları yakalarlar. ​Koruma Durumu ​Bir zamanlar tüyleri için aşırı avlanma nedeniyle popülasyonları ciddi şekilde azalmıştı. Ancak koruma çabaları sayesinde, günümüzde birçok bölgede popülasyonları istikrarlı hale gelmiştir. Yine de, habitat kaybı ve su kirliliği gibi tehditler devam etmektedir.

  • Sessizlik kuleleri

    Mecusilikteki (Zerdüştlükteki) sessizlik kuleleri , Zerdüştlerin cenaze ritüelleri için kullandığı, "Dakhma" veya "Dahma" olarak bilinen dairesel yapılı kulelerdir. Bu kuleler, Zerdüşt inancının temel prensiplerinden biri olan dört kutsal elementin (ateş, su, toprak ve hava) kirlenmemesi ilkesi üzerine kurulmuştur. ​Sessizlik Kulelerinin Amacı ve İşlevi ​Zerdüştlükte, ölüm bir kişinin ruhunun bedenden ayrılması olarak kabul edilir. Ölen kişinin bedeni, kirli ve pis sayıldığı için kutsal sayılan toprağa gömülemez, yakılamaz veya suya atılamaz. Bu yüzden cenazeler, dört elementten hiçbirini kirletmeyecek bir yöntemle bertaraf edilir. ​İşte tam bu noktada sessizlik kuleleri devreye girer: ​ Cesetlerin Bırakılması:  Ölen kişi, özel olarak eğitilmiş görevliler (Nassalar) tarafından, yüksek bir tepede inşa edilmiş olan sessizlik kulesinin içine taşınır. ​ Doğal Temizlik:  Cesetler kulenin içine konulduktan sonra, doğal bir temizlik süreci başlar. Akbabalar ve diğer leş yiyen kuşlar, cesetleri kısa sürede tüketir. ​ Kemiklerin Toplanması:  Et ve yumuşak dokular tüketildikten sonra geriye kalan kemikler, kulenin ortasındaki bir çukura atılır. Bu çukurda kemikler, güneş ışığı ve kireç tarafından zamanla toz haline gelir. ​Neden Bu Yöntem Tercih Edilir? ​Bu uygulamanın ana nedeni, Zerdüşt inancında ateşin, suyun ve toprağın kutsal olmasıdır.  Ölü bir beden, "nesu" (kirlilik) yaydığına inanıldığı için kutsal elementlere temas etmemelidir. Sessizlik kuleleri, cesetlerin gömülmek yerine havaya maruz bırakılarak doğal yollarla yok edilmesini sağlar, böylece toprağı kirletmez ve herhangi bir yakma işlemiyle ateşi de kirletmemiş olur. Bu aynı zamanda ruhun bedenden ayrılıp ilahi yolculuğuna devam etmesi için de bir sembol olarak görülür. ​Günümüzdeki Durumu ​Günümüzde sessizlik kuleleri, özellikle İran'da ve Hindistan'daki Parsiler arasında nadiren kullanılmaktadır. Çoğu yerde hijyen ve çevre düzenlemeleri gibi modern yasalar nedeniyle bu gelenek terk edilmiştir. Örneğin, İran'daki Yezd kentinde bulunan sessizlik kuleleri, günümüzde turistik amaçlarla ziyaret edilebilir ancak cenaze törenleri için aktif olarak kullanılmamaktadır. Hindistan'daki bazı Zerdüşt toplulukları hala bu geleneği sürdürmeye çalışsa da, akbaba popülasyonlarının azalması gibi sorunlar nedeniyle bu uygulama giderek daha zor hale gelmektedir.

  • Toksoplazma ve Kediler

    Toksoplazma, Toxoplasma gondii  adı verilen tek hücreli bir parazitin neden olduğu yaygın bir enfeksiyon hastalığıdır. Bu parazit, dünyanın hemen her yerinde bulunur ve birçok hayvanı enfekte edebilir. Ancak, parazitin yaşam döngüsünü tamamlayabilmesi için ana konakçıya ihtiyacı vardır. ​Toksoplazma Hangi Canlılarda Görülür? ​Toksoplazmanın ana konakçısı kedilerdir . Parazit, kedilerin bağırsaklarında ürer ve kedi dışkısıyla birlikte çevreye yayılır. Kediler dışındaki diğer canlılar (kuşlar, kemirgenler, domuzlar, sığırlar, koyunlar ve insanlar dahil) ara konakçıdır. Bu canlıların vücutlarında, parazitler kistler halinde dokularda saklanır ve enfeksiyonu yayabilir. ​Toksoplazma İnsanlara Nasıl Bulaşır? ​İnsanlara toksoplazma genellikle üç ana yolla bulaşır: ​ Enfekte Et Tüketimi:  Çiğ veya az pişmiş enfekte etin (özellikle kuzu, domuz ve geyik eti) yenmesiyle bulaşabilir. ​ Kontamine Yiyecek ve Su:  Parazit içeren kistlerle kirlenmiş yıkanmamış meyve ve sebzelerin yenmesi veya kirli su içilmesiyle bulaşabilir. ​ Kedi Dışkısı Teması:  Enfekte kedinin dışkısıyla kontamine olmuş toprak, kum veya kedi tuvaletiyle direkt temas sonucu parazitler ağız yoluyla vücuda girebilir. ​Toksoplazmanın İnsanlar Üzerindeki Etkileri Nelerdir? ​Sağlıklı bireylerde toksoplazma enfeksiyonu genellikle hafiftir ve belirti göstermez. Birçok insan enfekte olduğunun farkına bile varmaz. Belirti görülen vakalarda, grip benzeri semptomlar ortaya çıkabilir: ​Halsizlik ​Ateş ​Baş ağrısı ​Lenf bezlerinde şişme ​Kas ağrıları ​Ancak, toksoplazma enfeksiyonu bazı risk gruplarında ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir: ​ Zayıf Bağışıklık Sistemi Olanlar:  HIV/AIDS hastaları, organ nakli alıcıları veya kemoterapi gören kişilerde toksoplazma, beyin iltihabı (ensefalit) gibi ciddi ve yaşamı tehdit eden durumlara neden olabilir. ​ Hamileler:  Toksoplazma enfeksiyonu gebelik sırasında anneden bebeğe geçebilir. Bu durum, bebekte doğumsal toksoplazmoz a yol açabilir. Doğum sonrası bebekte görme kaybı, beyin hasarı veya zihinsel gerilik gibi kalıcı sorunlar görülebilir. Bu nedenle hamilelerin kedi tuvaleti temizliğinden ve çiğ etten uzak durması tavsiye edilir. ​Toksoplazma enfeksiyonundan korunmanın en etkili yolu, hijyen kurallarına dikkat etmek, eti iyi pişirmek ve kedi tuvaleti temizliğinde eldiven kullanmaktır.

  • Gulag Köleleri

    Gulag köleleri, Sovyetler Birliği döneminde, özellikle de Joseph Stalin'in iktidarı sırasında GULAG  olarak bilinen cezaevi ve zorunlu çalışma kampları sisteminde tutulan milyonlarca insanı ifade eder. Bu insanlar, köle işçi  olarak adlandırılırdı çünkü iradeleri dışında, insanlık dışı koşullarda, çok az veya hiç karşılık almadan çalıştırılırlardı. ​GULAG Sistemi ve Köle İşçiliği ​GULAG, Rusça "Glavnoye Upravleniye Lagerey" (Ana Kamplar İdaresi) kelimelerinin kısaltmasıdır ve sadece bir kamp değil, tüm Sovyetler Birliği'ne yayılmış geniş bir ağın adıdır. Bu sistem, Sovyet rejiminin siyasi ve ekonomik hedeflerine hizmet etmek için tasarlanmıştı. Mahkumlar, Sibirya'nın dondurucu soğuklarından çöl sıcaklarına kadar ülkenin en ücra ve zorlu bölgelerine gönderilerek madencilik, ormancılık, yol ve kanal yapımı gibi ağır işlerde çalıştırılıyordu. ​ Kimler GULAG'a Gönderiliyordu? ​GULAG'a gönderilenler sadece adi suçlular değildi. Asıl amaç, rejime karşı tehdit olarak görülen veya "halk düşmanı" ilan edilen grupları tasfiye etmekti. Bu grupların arasında şunlar vardı: ​ Siyasi muhalifler:  Komünist Parti içinde farklı düşünenler, muhalif entelektüeller ve aydınlar. ​ "Sınıf düşmanları":  Zengin köylüler (kulaklar) ve eski aristokrasi mensupları. ​ Din adamları:  Dini inançları nedeniyle rejimin baskısına maruz kalanlar. ​ Azınlık grupları:  Çoğunlukla etnik kökenleri veya milliyetleri nedeniyle hedef gösterilenler. ​ Sıradan vatandaşlar:  En ufak bir şüphe, dedikodu veya yanlış bir hareket bile bir kişinin GULAG'a gönderilmesi için yeterli olabiliyordu. ​Yaşam ve Çalışma Koşulları ​GULAG kamplarındaki yaşam tam bir dehşet tablosuydu. Mahkumlara günde 14-16 saate varan ağır işler verilirken, beslenme ve barınma koşulları minimum düzeydeydi. Kötü beslenme, yetersiz giyim ve tıbbi hizmetlerin yokluğu nedeniyle salgın hastalıklar ve açlık yaygındı. ​Mahkumlar, Sovyetler Birliği'nin sanayileşme projelerinde adeta birer araç olarak kullanıldı. Örneğin, Beyaz Deniz-Baltık Kanalı gibi büyük projelerin inşası sırasında binlerce mahkum hayatını kaybetti. GULAG sistemi, insan hayatını hiçe sayan ve insan emeğini modern bir kölelik sistemiyle sömüren acımasız bir uygulamaydı. GULAG'ın tarihsel etkileri, sadece milyonlarca insanın hayatını kaybetmesiyle sınırlı kalmayıp, Sovyetler Birliği'nin sosyal, ekonomik ve siyasi yapısını derinden şekillendirmiştir. Bu etkiler, rejimin kalıcılığını sağlarken, toplumda on yıllarca sürecek travmalar yaratmıştır. ​Demografik ve Sosyal Etkiler ​GULAG'ın en yıkıcı etkisi, Sovyet nüfusu üzerinde bıraktığı derin yaralardır. Milyonlarca insan, kötü yaşam koşulları, açlık, hastalıklar ve ağır çalışma şartları nedeniyle kamplarda can vermiştir. Bu durum, Sovyetler Birliği'nin nüfus yapısında büyük boşluklar yaratmıştır. ​ Toplumda korku kültürü:  GULAG sistemi, rejime karşı en ufak bir muhalefetin bile ölümcül sonuçlar doğurabileceği mesajını vererek, toplumda yaygın bir korku kültürü  oluşturdu. Bu korku, Stalin'in totaliter rejimini pekiştirdi. ​ Aydın ve yönetici sınıfın yok edilmesi:  Kamplara gönderilenler arasında sadece sıradan vatandaşlar değil, aynı zamanda ülkenin en yetenekli aydınları, bilim insanları, sanatçıları ve askerî liderleri de vardı. Bu durum, ülkenin entelektüel ve yönetsel potansiyelini büyük ölçüde yok etti. ​ Ailelerin parçalanması:  Bir kişi GULAG'a gönderildiğinde, ailesi de çoğu zaman "halk düşmanının" yakınları olarak damgalandı. Aileler parçalandı, çocuklar devlet tarafından yetiştirme yurtlarına alındı. ​Ekonomik Etkiler ​GULAG, Sovyetler Birliği'nin ekonomi politikalarının ayrılmaz bir parçasıydı ve sanayileşme hedeflerine ulaşmak için köle işgücü  olarak kullanıldı. ​ Devasa projelerin inşası Kamplardaki mahkûmlar, Sibirya'nın zorlu coğrafyasında yollar, kanallar ve demiryolları gibi büyük altyapı projelerinin yapımında kullanıldı. Bu projeler arasında Beyaz Deniz-Baltık Kanalı  ve Baikal-Amur Ana Hattı (BAM)  gibi projeler yer alır. ​ Doğal kaynakların sömürülmesi Mahkûm işgücü, altın madenlerinden kereste kesimine kadar ülkenin doğal kaynaklarının acımasızca sömürülmesinde kilit rol oynadı. Bu durum, Sovyet ekonomisinin kısa vadede büyümesine katkı sağlasa da, insan hayatının hiçe sayılmasına yol açtı. ​ Verimsiz ekonomi GULAG ekonomisi verimsizdi. Mahkûmların kötü beslenmesi, giyinmesi ve barınması nedeniyle işgücü verimliliği düşüktü ve çok sayıda kayıp yaşanıyordu. Bu sistem, insanî maliyetin yanı sıra, ekonomik olarak da sürdürülebilir bir model değildi. ​Siyasi Etkiler ​GULAG sistemi, Stalin'in iktidarının temel direklerinden biriydi ve Komünist Parti içindeki ve dışındaki tüm muhalefeti ezmek için kullanıldı. ​ Totaliter kontrol Kamplar, rejimin halk üzerindeki mutlak kontrolünü sağlayan bir araçtı. Sistemin varlığı, potansiyel muhalifleri sindiriyor ve herkesin parti çizgisine bağlı kalmasını sağlıyordu. ​ Parti içi tasfiyeler Stalin, GULAG'ı kendi parti üyeleri de dahil olmak üzere rakiplerini tasfiye etmek için kullandı. Eski Bolşevikler, askerî komutanlar ve siyasi elitler, "Büyük Temizlik" adı verilen süreçte kitlesel olarak GULAG'a gönderildi. ​GULAG'ın etkileri, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra bile devam etti. Toplumun hafızasında derin bir yara olarak kalan bu sistem, Rusya ve eski Sovyet cumhuriyetlerinin geçmişleriyle yüzleşme süreçlerinde hâlâ önemli bir rol oynamaktadır. GULAG'ın en korkunç yüzünü ortaya koyan, bizzat o cehennemi yaşamış insanların kişisel hikayeleridir. Bu hatıratlar, sistemin istatistiklerinin ötesine geçerek insan ruhunun nasıl ezildiğini ve hayatta kalma mücadelesini gözler önüne serer. ​İşte o döneme ait en bilinen kişisel hikayelerden bazıları ve bu hikayelerin ortak temaları: ​Aleksandr Soljenitsin: "GULAG Takımadaları" ​Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Aleksandr Soljenitsin , GULAG'ın en tanınmış tanığıdır. Kendisi II. Dünya Savaşı sırasında Stalin rejimini eleştirdiği için tutuklanmış ve sekiz yılını çalışma kamplarında geçirmiştir. Soljenitsin'in en önemli eseri "GULAG Takımadaları" , sadece kendi hikayesini değil, tanıştığı yüzlerce mahkûmun anlatısını da bir araya getiren devasa bir araştırmadır. Eserde, tutuklanma sürecinin absürtlüğü, kamplardaki rutin işkenceler, açlık ve soğukla mücadele gibi konular detaylıca anlatılır. Yazar, bu sistemi bir "takımada" olarak tanımlar; çünkü kamplar, Sovyetler Birliği coğrafyasına yayılmış adalar gibiydi. ​Varlam Şalamov: "Kolyma Hikâyeleri" ​ Varlam Şalamov 'un hikayeleri, GULAG edebiyatının en sert ve en karanlık örneklerindendir. Kendisi de on yedi yılını Kolyma'nın dondurucu kamplarında geçirmiştir. Şalamov, "Kolyma Hikâyeleri"  adlı eserinde, insanlık onurunun en zor şartlarda nasıl kaybolduğunu ve yozlaştığını anlatır. Hikayeleri, çoğu zaman olay örgüsünden çok, kamp hayatının dehşetini ve mahkûmların psikolojik çöküşünü tasvir etmeye odaklanır. Onun anlatımında umut neredeyse hiç yoktur; sadece hayatta kalma mücadelesinin acı gerçekliği vardır. ​Evgenia Ginzburg: "Sarp Bir Uçurumun İçinde" ​Büyük Temizlik döneminde tutuklanan Komünist Parti üyesi Evgenia Ginzburg , on sekiz yılını kamplarda ve sürgünde geçirmiştir. "Sarp Bir Uçurumun İçinde"  isimli anı kitabında Ginzburg, başlangıçta partiye olan sarsılmaz inancını ve yaşadığı hayal kırıklığını anlatır. Ginzburg'un hikayesi, bir kadının GULAG'daki zorlu yolculuğunu, diğer mahkûmlarla kurduğu dostlukları ve ailesine duyduğu özlemle nasıl ayakta kaldığını gösterir. ​Kişisel Anlatılardaki Ortak Temalar ​ İlk Tutuklanma ve Sorgu:  Mahkûmların çoğu, gece yarısı beklenmedik bir şekilde tutuklanmış, ardından günlerce süren uykusuz bırakma ve psikolojik baskıyla dolu sorgulardan geçirilmiştir. ​ İnsanlıktan Çıkarma:  GULAG'a giden yolculuk, mahkûmların kalabalık vagonlarda taşınması ve tüm kişisel eşyalarının elinden alınmasıyla başlar. Bu süreç, onların birey kimliklerini yavaşça yok etmeyi hedefler. ​ Ağır ve Anlamsız İşler:  Kamplarda yapılan işler (kereste kesmek, madenlerde çalışmak vb.) çok ağırdır ve çoğu zaman bir amaca hizmet etmez. Bu anlamsızlık, mahkûmların ruh sağlığını daha da yıpratır. Açlık ve Hastalık:  Gündelik yemek rasyonu, ağır işin gerektirdiği enerjiyi sağlamaktan uzaktır. Tifüs gibi hastalıklar kamplarda yaygındır ve en zayıf olanlar ilk ölenler olur. ​Bu hikayeler, insan ruhunun ne kadar direnebileceğini ve aynı zamanda sistemli baskının insanlığı nasıl yok edebileceğini gösterir. Kamptan çıkanlar bile çoğu zaman yaşadıkları travma nedeniyle normal bir hayata dönememişlerdir.

  • Kelle koltukta gitmek 😃

    Kel ile aynı koltukta gitmek 😆

  • Cemaziyel evvel

    Cemâziyel-evvel Ne Demek? Cemâziyel-evvel (جمادى الأولى), Hicrî takvimin beşinci ayıdır. Arapça kökenlidir: cemâd “kuraklık, donukluk” kökünden gelir. Deyim Olarak Kullanımı Türkçede “Onun cemâziyel-evveli bilinir” şeklinde bir deyim vardır. 👉 Bu deyim, bir kişinin geçmişteki kötü davranışlarının, kusurlarının, şüpheli işlerinin bilindiğini ifade eder. Yani “Onun eski defterleri, karanlık işleri biliniyor, öyle temiz biri değildir.” anlamına gelir. 📌 Örnek Cümleler “Sen onu dürüst sanıyorsun ama onun cemâziyel-evveli bilinir.” “Her yerde kahraman gibi anlatıyorlar ama millet cemâziyel-evvelini unutmadı.” “Kendi işine bak, senin de cemâziyel-evvelin ortada.”

  • Omerta Yasası

    İtalyanca kökenli bir kelime olan Omerta , özellikle Sicilya mafyası gibi gizli suç örgütleri arasında geçerli olan bir sessizlik yasası  veya namus kuralıdır . Bu kural, bir suç örgütünün üyelerinin ve bu örgütle ilişkili kişilerin, polise veya diğer yetkililere örgüt içi faaliyetler hakkında bilgi vermesini yasaklar. ​Omerta'nın Temel Prensipleri ​Omerta yasası, temel olarak şu prensiplere dayanır: ​ Tam Sessizlik:  Örgütle ilgili herhangi bir suç hakkında polise veya yetkililere bilgi verilmez. Gözaltına alındığında bile sessiz kalmak esastır. ​ Devletle İşbirliği Yapmamak:  Mafya üyeleri için devlet ve devleti temsil eden kurumlar (polis, mahkemeler vb.) düşman olarak görülür. Onlarla işbirliği yapmak, ihanet olarak kabul edilir. ​ Kendi İçinde Çözüm:  Örgüt üyeleri arasındaki anlaşmazlıklar veya sorunlar, devletin araya girmesi olmadan, örgütün kendi içinde çözülür. ​Yasayı İhlal Etmenin Sonuçları ​Omerta yasasını ihlal etmek, yani "konuşmak", en büyük suçlardan biri olarak kabul edilir. Bu ihlalin cezası genellikle ölümdür. Yalnızca bilgi veren kişi değil, bazen onun ailesi de hedef alınabilir. ​Omerta'nın Günümüzdeki Durumu ​Omerta, mafya gibi örgütlerin varlığını ve gücünü korumasında kritik bir rol oynamıştır. Ancak günümüzde, özellikle bazı önemli mafya üyelerinin pişmanlık yasalarından  (İtalyan hukukunda pentito ) faydalanarak devlete bilgi vermesiyle bu kural zayıflamaya başlamıştır. Bilgi veren bu kişiler, daha hafif cezalar alabilmektedir. ​Kısacası, Omerta , mafyanın hayatta kalmasını sağlayan, dışarıdan görünmez bir zırh gibi işleyen, kesin ve katı bir sessizlik kuralıdır.

  • Vergi Ziyaı ve cezası 🤔

    Vergi ziyaı, en basit ifadeyle, mükellefin vergiyi zamanında ve eksiksiz bir şekilde ödememesi veya hiç ödememesi sonucunda devletin uğradığı maddi kayıptır. Vergi Usul Kanunu'na göre, mükellefin veya vergi sorumlusunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi, eksik yerine getirmesi veya hiç yerine getirmemesi hallerine denir. ​Bu durum genellikle şu sebeplerle ortaya çıkar: ​ Beyannamelerin Verilmemesi:  Verilmesi gereken bir beyannamenin hiç verilmemesi. ​ Yanlış Beyan:  Verilmesi gereken beyannamede kazancın, gelirin veya vergiye tabi matrahın eksik beyan edilmesi. ​ Usulsüzlük:  Vergi ile ilgili belgelerin düzenlenmesinde veya defter tutulmasında yapılan hatalar. ​ Vergi Kaçırma:  Kasıtlı olarak vergiden kaçınmak amacıyla yapılan eylemler. ​Vergi ziyaına neden olan mükellefler için vergi ziyaı cezası  uygulanır. Bu ceza, ziyaa uğratılan verginin bir katıdır. Eğer vergi ziyaı, mükellefin vergi kaçakçılığı (sahte fatura düzenleme, defter ve belgeleri gizleme vb.) gibi eylemlerinden kaynaklanıyorsa, ceza katlanarak artabilir. Ayrıca, zamanında ödenmeyen vergi için gecikme zammı  da hesaplanır. ​Özetle, vergi ziyaı, devletin kasasına girmesi gereken verginin girmemesi durumu olup, bu durumun tespiti halinde hem verginin aslı hem de üzerine hesaplanan vergi ziyaı cezası ve gecikme zammı tahsil edilir.

  • Amus buş

    Fransızca kökenli bir mutfak terimi olan amuse-bouche  "ağız eğlendirici" anlamına gelir. Bir yemeğe başlamadan hemen önce, şefin misafirlerine sunduğu tek lokmalık atıştırmalık veya tadımlık bir ikramdır. Genellikle menüde yer almayan ve şefin yaratıcılığını sergilemek için kullandığı küçük bir lezzet sürprizidir. ​Bu terimin ana amaçları şunlardır: ​Müşteriyi ana yemeğe hazırlamak ve damak tadını uyandırmak. ​Şefin yeteneğini ve yaratıcılığını sergilemek. ​Misafire hoş bir karşılama ve ekstra bir nezaket sunmak. ​Amuse-bouche, genellikle ana yemekle alakasız bir lezzet profiline sahip olabilir ve yemeğin geri kalanı hakkında ipuçları vermez. Bu, onu aperitif veya başlangıçlardan ayıran en önemli farklardan biridir.

  • Bayramiç Beyazı

    Bayramiç Beyazı, Çanakkale'nin Bayramiç ilçesine özgü, Türk Patent ve Markası Kurumu  tarafından coğrafi işaretle tescillenmiş bir nektarin (tüysüz şeftali) çeşididir. Eşsiz aroması ve lezzetiyle bilinen bu meyve, yörenin toprak ve iklim koşullarının bir araya gelmesiyle benzersiz bir nitelik kazanır. ​Özellikleri ve Farkları ​Bayramiç Beyazı'nı diğer nektarinlerden ayıran başlıca özellikler şunlardır: Tüysüz ve Parlak Kabuk:  Adından da anlaşılacağı gibi, parlak beyazımsı bir kabuğa sahiptir. Genellikle pembe-kırmızı yanakları bulunur. ​ Aromatik Lezzet:  Yoğun, tatlı ve hafif mayhoş bir aroması vardır. Yeme esnasında ağızda bıraktığı tat, diğer şeftali türlerinden daha belirgindir. ​ Sululuk:  Oldukça sulu bir yapıya sahiptir, bu da onu taze tüketim için ideal kılar. ​ Yüksek Verim:  Ağaçları genellikle yüksek verimli olur ve yöre halkının önemli bir geçim kaynağını oluşturur. ​ Olgunlaşma Dönemi:  Genellikle temmuz ayının sonlarına doğru olgunlaşmaya başlar ve ağustos ayının ortalarına kadar hasadı devam eder. ​Coğrafi İşaret ve Önemi ​ 2019 yılında coğrafi işaretle tescillenmesi , Bayramiç Beyazı'nın kalitesini, ününü ve geleneksel üretim yöntemlerini resmi olarak güvence altına almıştır. Bu tescil, sadece Bayramiç'te yetiştirilen bu ürünün adının korunmasını sağlar ve taklitlerinin önüne geçer. Aynı zamanda, yerel ekonomiyi canlandırır ve çiftçilere ürünlerini daha yüksek fiyata satma imkânı tanır. ​Bayramiç Beyazı, sadece taze olarak tüketilmekle kalmaz, aynı zamanda reçel, marmelat ve komposto yapımında da sıkça kullanılır. Yöreye özgü bir lezzet olarak festivallerde ve yöresel ürün pazarlarında büyük ilgi görmektedir. Bu meyve, Çanakkale'nin tarımsal zenginliğini ve kültürel mirasını temsil eden önemli bir sembol haline gelmiştir.

  • Gizli ızdırap...

    Anlaşıldı siz bana derdimi döktürmek istiyorsunuz...Evet dertliyim, çekiyorum; evet haklısınız, benim şen ve neş'eli yüzüm sizi aldatmamış; benim gülmem, tıpkı sınıf arkadaşlarının önünde hıçkırıklarını zapteden içli bir çocuğun gülmesi gibidir; benim te-bessümlerimin altında gururlu bir elem gizlidir. Izdırap ve gülümseyiş (H. Beraud. Şişko , Çev. Ş. Kaya, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1938. s. 92) Çoğunlukla öyledir. Sanırım dünyanın her yerinde durum aynıdır.

  • Beyaz Bufalo Kadını

    Beyaz Bufalo Kadını Kimdir? ​ Beyaz Bufalo Kadını  (Lakota dilinde Pte Ska Win ), Lakota, Dakota ve Nakota (Sioux) halkları için merkezi bir figür olan kutsal bir varlıktır. Bu efsanevi figür, hem manevi hem de kültürel açıdan büyük bir öneme sahiptir ve Kızılderili inanç sisteminde barış, uyum ve refahın sembolü olarak kabul edilir. ​Efsaneye göre, bu kadın, Lakota halkının zor bir dönemden geçtiği, avlanmakta zorlandığı ve açlık çektiği bir zamanda onlara görünmüştür. İki avcı, bir yiyecek kaynağı ararken kutsal bir tepeye çıkarlar ve uzakta yaklaşmakta olan güzel bir kadını görürler. Avcılardan biri kadına kötü niyetle yaklaşır, ancak kadının kutsal gücüyle anında bir toz bulutuna dönüşür. Diğer avcı ise saygılı bir şekilde ona yaklaşır. ​Kadın, avcıdan kabilesine dönmesini ve halkını kendisine bir tören hazırlamak için bir araya getirmesini ister. Halkı toplandığında, Beyaz Bufalo Kadını köye bir beyaz bufalo dana derisiyle kaplı bir parselle gelir. Onlara, içinde barış, bilgelik ve kutsal ritüelleri içeren yedi kutsal tören (borazan)  bulunan bir pipo (pipestone) verir. Bu kutsal pipo, Tanrı ile insanlar arasında bir köprü görevi görür ve doğru bir şekilde kullanıldığında, her şeye refah getirecektir. ​Beyaz Bufalo Kadını'nın Öğrettikleri ve Önemi ​Beyaz Bufalo Kadını, Lakota halkına sadece bir pipo vermekle kalmamış, aynı zamanda yaşamın temel ilkelerini de öğretmiştir. Bu öğretiler şunları içerir: ​ Birliktelik ve Uyum:  Tüm varlıkların birbiriyle bağlantılı olduğunu ve doğayla uyum içinde yaşamanın önemini vurgular. Saygı:  Hem insanlara hem de hayvanlara ve doğaya karşı duyulması gereken saygıyı anlatır. Bilgelik:  Hayatın zorluklarına karşı bilgelikle hareket etmeyi ve doğru yolu bulmayı öğütler. Kutsal Törenler:  Halkına, ruhsal dengeyi korumak ve evrenle bağlantı kurmak için yapılması gereken yedi kutsal töreni öğretir. Bu törenler arasında Medyum Kulübesi (Inipi) , Vizyon Arayışı (Hanbleceya)  ve Güneş Dansı (Wiwang Wacipi)  gibi önemli ritüeller bulunur. Güneş Dansı (Wiwang Wacipi) ​Bu efsane, Lakota halkı için hala büyük bir anlam taşımaktadır. Beyaz bufalo, nadir görülen ve kutsal bir hayvandır. Beyaz bufalo doğumları, Beyaz Bufalo Kadını'nın dünyaya barış ve umut getirmek için geri döndüğüne dair bir işaret olarak kabul edilir. Bu durum, sadece Lakota halkı için değil, aynı zamanda diğer Kızılderili kabileleri için de manevi bir canlanma ve umut sembolü olarak görülür.

  • Vasilisa ve Baba Yaga

    Rus (Slav) mitolojisinin en ünlü anlatılarından biri “Baba Yaga ve Vasilisa” mitidir. Bu öykü, hem halk masalı hem de mitolojik unsurlar taşır. Baba Yaga ve Vasilisa’nın Hikâyesi Bir zamanlar, Vasilisa adında güzelliği ve iyiliğiyle bilinen bir kız yaşarmış. Henüz küçükken annesi ölmeden ona sihirli bir bez bebek bırakmış ve “Zor zamanlarda bu bebek sana yol gösterecek” demiş. Babasının yeniden evlenmesiyle Vasilisa’nın hayatı zorlaşır. Üvey annesi ve kız kardeşleri ona eziyet eder, türlü işkenceler yapar. Ama Vasilisa ne zaman darda kalsa, annesinin verdiği bebek ona yardım eder. Bebek gece onun için işlerini yapar, yollar gösterir. Bir gün üvey annesi, kız kardeşleriyle birlikte bir plan kurar. Vasilisa’ya karanlık bir gecede, ateş almak için ormanların derinliklerinde yaşayan korkutucu cadı Baba Yaga’nın kulübesine gitmesini emrederler. Kulübe, tavuk ayakları üzerinde yürüyebilen, kendi etrafında dönen sihirli bir evdir. Vasilisa, korku içinde olsa da annesinin bebeğini yanına alarak yola çıkar. Ormanda karşısına üç atlı çıkar: Biri beyaz at üzerinde, sabahı simgeler, Biri kırmızı at üzerinde, güneşi simgeler, Biri siyah at üzerinde, geceyi simgeler. Onlar, Baba Yaga’nın hizmetkârlarıdır. Sonunda kulübeye varır. Kulübenin etrafında, içi kafatası lambalarıyla parlayan kemiklerden yapılmış bir çit vardır. Baba Yaga, Vasilisa’yı görür ve içeri alır. Ona korkunç görevler verir: evi temizlemek, yiyecek hazırlamak, devasa çamaşırları yıkamak... Baba Yaga, yapamazsa onu yiyeceğini söyler. Vasilisa çaresiz kalır ama gece olunca sihirli bebeği her işi kusursuzca yapar. Baba Yaga şaşırır, fakat onun iyilik ve temizliğine saygı duymaya başlar. Vasilisa’ya ateş vermeye karar verir. Ancak bu ateş, bir kafatası fenerinin içindedir. Vasilisa feneri alıp eve döner. Oraya vardığında, kafatası feneri ışık saçarken üvey annesi ve kız kardeşleri ateşin gücüne dayanamayıp yanarak yok olurlar. Böylece Vasilisa zalimlikten kurtulur. Sonraki anlatımlarda Vasilisa, başkentin yolunu tutar, usta bir dokumacı olur ve sonunda Çar’ın (kralın) dikkatini çekerek onunla evlenir. Bebek ise her zaman yanında kalır. Sembolizm Baba Yaga: Hem korkunç hem bilge bir varlık. Yıkıcı olduğu kadar dönüşüm sağlayıcıdır. Kimi zaman “ölümün eşiği”ni simgeler. Sihirli Bebek: Annenin koruyucu sevgisi ve içsel sezginin simgesidir. Kafatası Feneri: Hakikatin ışığı, kötülüğü yok eden arındırıcı ateş. Üvey Anne ve Kardeşler: Kıskançlık ve baskının sembolü. Vasilisa: Saf ruh, içsel gücü ve annesinin sevgisi sayesinde karanlığı aşan kahraman.

  • Bumır, Boomer

    "Boomer" kelimesi, genellikle "baby boomer"  kuşağına mensup kişiler için kullanılan bir argo tabirdir. Kökeni, 1946-1964 yılları arasında, yani İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonraki dönemde, dünyada yaşanan yüksek doğum oranına dayanır. Bu döneme "baby boom" (bebek patlaması) adı verilir. ​"Boomer" Kelimesinin Kullanım Alanları ​Günümüzde "boomer" terimi, sadece bir yaş grubunu ifade etmekten çok daha fazlası haline gelmiştir. Genellikle iki ana anlamda kullanılır: Yaş Kuşağı Tanımı:  İlk ve orijinal anlamıyla, 1946-1964 yılları arasında doğan insanları tanımlar. Bu kuşak, özellikle 1960'lı ve 70'li yılların kültürel değişimlerine tanıklık etmiş ve önemli ekonomik büyümeyi deneyimlemiştir. ​ Stereotipik Kullanım:  Özellikle genç kuşaklar tarafından, değişime direnen, teknolojiye yabancı olan veya genç neslin değer yargılarını anlamayan yaşlı insanları küçümsemek veya eleştirmek amacıyla kullanılır. "OK Boomer" (Tamam Boomer) ifadesi, bu stereotipik kullanımın en bilinen örneklerinden biridir. Bu ifade, genellikle bir tartışmayı sonlandırmak veya bir kişinin modası geçmiş görüşlerini geçersiz kılmak için kullanılır. ​"Boomer" Ne Anlama Gelmiyor? ​"Boomer" kelimesi, her yaşlı insan için kullanılmaz. Esasen, baby boomer kuşağının özellikleriyle ilişkilendirilen belli bir düşünce yapısını, tavrı ve davranış biçimini eleştirmek için kullanılır. Bu yüzden, kelimenin kullanım şekli, bağlamına göre olumlu veya olumsuz bir anlam taşıyabilir.

  • Anansi

    Anansi, Batı Afrika'dan, özellikle Gana'daki Akan halkının mitolojisinde  önemli bir figürdür. İnsan ve örümcek özelliklerini bir arada taşıyan bu karakter, bilgelik, hikaye anlatıcılığı ve kurnazlık  ile ilişkilendirilir. Genellikle küçük ve zayıf olmasına rağmen, zekası ve kurnazlığı sayesinde kendisinden çok daha güçlü rakiplerini alt etmeyi başarır. Bu yüzden sıkça bir hilebaz (trickster)  karakter olarak anılır. ​Anansi'nin Hikayelerdeki Rolü ​Anansi'nin hikayeleri, sadece eğlence için değil, aynı zamanda ahlaki dersler vermek ve kültürel değerleri aktarmak için de kullanılır. Bu hikayelerde Anansi, genellikle şu rolleri üstlenir: Hikayelerin Sahibi:  Efsaneye göre, Anansi tüm hikayelerin sahibi olmak için gökyüzü tanrısı Nyame'ye bir dizi imkansız görev teklif eder ve onları başarır. Bu hikayelerle, Anansi'nin kurnazlığının yanı sıra, insanın zorluklar karşısındaki azmi de vurgulanır. Açgözlü ve Hilebaz:  Bazı hikayelerde Anansi açgözlüdür ve başkalarını kandırarak avantaj elde etmeye çalışır. Ancak bu kurnazlıklar genellikle Anansi'nin kendi aleyhine sonuçlanır ve bu hikayelerle açgözlülüğün ve hilekarlığın sonuçları anlatılır. Bilge ve Kahraman:  Başka hikayelerde ise Anansi, bilgelik ve akılcılık kullanarak zor durumları çözer, halkına yardım eder ve önemli sırları ortaya çıkarır. ​Anansi'nin hikayeleri, nesilden nesile aktarılarak hem Akan halkının kültürünü korumuş hem de Karayipler ve Amerika gibi dünyanın diğer bölgelerine göç eden Batı Afrikalılar aracılığıyla yayılmıştır. Bu nedenle Anansi, Karayip ve Afro-Amerikan folklorunda da yerini almıştır. Anansi'nin kurnazlığını ve bilgelik arayışını anlatan en ünlü hikayelerden biri olan "Anansi Hikayelerin Sahibi Oluyor"  miti. ​Anansi Hikayelerin Sahibi Oluyor ​Bir zamanlar, yeryüzünde hiç hikaye yoktu. Bütün hikayeler, gökyüzü tanrısı Nyame'nin  yanındaydı. Nyame onları bir sandıkta saklıyordu ve kimse onlara sahip olamazdı. Anansi ise bu duruma çok üzülüyordu. İnsanların hikayelere ihtiyacı olduğunu düşünüyor, onlara bilgelik ve eğlence getirmek istiyordu. ​Anansi, Nyame'nin huzuruna çıktı ve ona cesurca bir teklifte bulundu: "Ey Ulu Tanrı, tüm hikayelerin sahibi olmak istiyorum." ​Nyame güldü ve Anansi'nin bu küçük ve zayıf halini küçümseyerek imkansız bir anlaşma sundu: "Eğer bana Osebo (leopar), Mmoboro (eşekarısı sürüsü) ve Onini'yi (büyük piton)  yakalayıp getirirsen, tüm hikayeler senin olur." Nyame, Anansi'nin bu görevde başarısız olacağına emindi. Ancak Anansi, zekasına güveniyordu. ​ 1. Onini'yi Yakalamak:  Anansi yanına uzun bir bambu sopası ve bir ip aldı. Ormanda Onini'yi buldu ve ona şöyle seslendi: "Ey koca yılan, kim daha uzun? Sen mi, yoksa bu bambu mu?" Onini bu saçma soruya sinirlendi ve "Elbette ben daha uzunum!" dedi. Anansi, "Kanıtla öyleyse, boydan boya uzan da göreyim." diye cevap verdi. Onini bambu sopasının yanına uzandığında, Anansi hemen onu iple bambuya sıkıca bağladı ve Nyame'ye götürdü. ​ 2. Osebo'yu Yakalamak:  Anansi ormana bir çukur kazdı ve üzerini yapraklarla örttü. Çukurun bir tarafına, leoparın en sevdiği yiyecek olan muzları koydu. Osebo, muzların kokusunu takip ederek tuzağa düştü. Anansi, çukurun kenarına yaklaştı ve leopara "Sana yardım edebilirim ama tek bir şartım var: Kendini iplere bağlamama izin vereceksin." dedi. Aç kalan Osebo kabul etti ve Anansi, leoparı da yakalayarak Nyame'ye götürdü. ​ 3. Mmoboro'yu Yakalamak:  Anansi büyük bir kabak aldı ve içini suyla doldurdu. Kabuğun ağzına ise küçük bir delik açtı. Eşekarısı sürüsünün olduğu yere giderek, "Siz mi daha güçlüsünüz, yoksa gökyüzündeki rüzgarlar mı?" diye bağırdı. Eşekarıları "Elbette biz!" diye cevap verdi. Anansi, "Öyleyse kendinizi bu kabağın içine saklayın, çünkü yakında büyük bir fırtına çıkacak ve sizi rüzgarlar dağıtacak!" dedi. Eşekarıları korkuyla kabak içindeki küçük deliğe hücum etti. Anansi hemen deliği kapattı ve onları da Nyame'ye götürdü. ​Anansi üç zorlu görevi de tamamladı. Nyame, Anansi'nin zekasına ve cesaretine hayran kaldı. Verdiği sözü tutarak, tüm hikayelerin sandığını ona verdi. ​İşte bu yüzden, Afrika'da hikaye anlatıcıları hikayelerine "Bu hikaye Anansi'den geliyor"  diyerek başlarlar. Anansi, sadece kurnaz bir karakter değil, aynı zamanda zorluklar karşısında zekanın ve azmin ne kadar değerli olduğunu gösteren bir bilgelik sembolüdür.

  • Ekinoks

    Ekinoks, gece ve gündüzün eşit olduğu iki özel günü ifade eder. Bu olay, Güneş'in ekvator çizgisine tam dik açıyla gelmesiyle meydana gelir. Bu nedenle, Dünya'nın her yerinde gündüz ve gece süreleri yaklaşık olarak eşitlenir. ​Yılda iki ekinoks yaşanır: ​ İlkbahar Ekinoksu (20-21 Mart):  Kuzey Yarımküre'de ilkbaharın, Güney Yarımküre'de ise sonbaharın başlangıcıdır. ​ Sonbahar Ekinoksu (22-23 Eylül):  Kuzey Yarımküre'de sonbaharın, Güney Yarımküre'de ise ilkbaharın başlangıcıdır. ​Ekinoksun zıt kutbu ise solstis  olarak bilinir. Solstislerde (21 Haziran ve 21 Aralık), Güneş'in ışınları Yengeç veya Oğlak dönencelerine dik geldiği için yılın en uzun veya en kısa gündüzü yaşanır.

  • Vatan toprağına emanet

    Atatürk’ün Anıtkabir’de toprağa verilişinde, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, duygulu bir konuşma yapar. Konuşmasının sonunda: “Atatürk! “Sen bizdendin. Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu, iltifat etmedin. Milli irade yolunu seçtin. Hayat ve kişiliğini, milletinin hizmetine adadın. Türk’ün imrendiği, sevgiyle andığı, övdüğü ve övündüğü niteliklere sahiptin, bütün bu erdemlerinle Türk’ün ta kendisiydin. Şimdi seni, kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen kutsal topraklara veriyoruz. Bil ki: Gerçek yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk Milletinin, minnet dolu yüreğidir. Nur içinde yat!” Nur içinde yat güzel adam, yiğit Atam!

  • Kazııııımmm, Kazım!

    Kazım, Kaaaazzzzııım yavaş

  • 150'likler

    Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra, Ankara Hükûmeti ile İstanbul’daki Osmanlı yanlısı çevreler arasında mücadele devam ediyordu. Savaş yıllarında İstanbul’da işgalci güçlerle iş birliği yapan, Millî Mücadele karşıtı propagandalar yürüten, Kuva-yı Milliye’ye ve Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’ne karşı hareket eden bazı kişiler vardı. Lozan Antlaşması görüşmeleri sırasında Türkiye, savaşta işgalcilerle iş birliği yapanları “affetmeyeceğini” ilan etti. Bunun üzerine 23 Nisan 1924’te çıkarılan bir kanunla 150 kişi vatana ihanet suçlamasıyla vatandaşlıktan çıkarıldı ve Türkiye’ye girmeleri yasaklandı. Bu kişilere halk arasında “Yüzellilikler” denildi. Listede Kimler Vardı ? İşgal yıllarında İngiliz ve Fransızlarla iş birliği yapan siyasetçiler, gazeteciler, din adamları, askerler, İstanbul Hükûmeti’nde yer alıp Anadolu’daki direnişi “isyancı” ilan edenler, Kuva-yı İnzibatiye (Hilafet Ordusu) içinde görev alanlar, Hürriyet ve İtilaf Fırkası çevresinden bazı isimler bulunuyordu. Bu kişiler sürgüne gönderildi; çoğu Avrupa veya Ortadoğu’da yaşamak zorunda kaldı. 1938 yılında çıkarılan özel bir afla “150’likler”in Türkiye’ye dönmesine izin verildi. Ancak pek çoğu sürgünde öldü, yalnızca az sayıda kişi dönebildi. “150’likler” listesi, Cumhuriyet’in kuruluşunda “yeni devletin düşmanlarına karşı bir hesaplaşma” olarak görülmüştür. Günümüzde ise dönemin siyasal atmosferini yansıtan çarpıcı bir olaydır. Liste Resmî Gazete’de yayımlanmış ve 23 Nisan 1924 tarihli “Vatana İhanet Kanunu” ile kesinleşmiştir. İçinde askerler, gazeteciler, din adamları ve siyasetçiler vardır. Liste başlangıçta 600 kişiyle hazırlanmış, sonrasında 300’e, nihayetinde 149 kişiye indirilmiş, ardından 1 Haziran 1924 kararına göre Köylü Gazetesi sahibi “Refet” eklenerek 150 kişi olarak kesinleşmiştir. 28 Mayıs 1927 tarihli 1064 sayılı yasa ile bu kişiler vatandaşlıktan çıkarılmış, birçoklarının mallarına el konulmuş ve ülkeden sürgün edilmiştir. 29 Haziran 1938 tarihli 3527 sayılı af yasası ile sürgün yasağı kaldırılmıştır; ancak dönemin pek çok mağduru ya yurda dönememiş ya da vefat etmiştir . Siyaset ve Bürokrasi Çevresinden: Damat Ferid Paşa (Osmanlı sadrazamı, işgalcilerle işbirliği) Ali Kemal (gazeteci, eski Dahiliye Nazırı – “hain” damgası yemişti, İstanbul’da linç edildiği için listeye alınmadı ama ruhen aynı kesimdeydi) Sait Molla (Hürriyet ve İtilafçı, İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurucusu) Refik Halit Karay (gazeteci, yazar – Milli Mücadele karşıtı yazılar yazdı; sürgünden sonra döndü) Mehmet Ali Bey (Meclis-i Mebusan eski üyeleri arasında) Ahmet Tevfik (eski nazırlardan) Askerî Kanattan (Kuva-yı İnzibatiye, Hilafet Ordusu mensupları) Anzavur Ahmed (Kuva-yı Milliye’ye karşı isyanlar çıkardı, çatışmalarda öldürüldü) Süleyman Şefik Paşa (Kuva-yı İnzibatiye Kumandanı) Zeki Paşa (eski Osmanlı paşalarından) Ali Galip (Sivas Kongresi’ni basmaya kalkışan) Din Adamları Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi (Ankara’ya karşı fetva veren) Dürrizade Abdullah Efendi (Kuva-yı Milliye’yi “eşkıya” ilan eden fetvaları yayımladı) Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi’nin bazı yakın çevresindekiler Gazeteciler ve Yazarlar: Refik Halit Karay (sürgünde uzun süre kaldı, 1938 affıyla döndü) Sait Molla’nın gazeteci çevresi Ali Kemal’in dostları (Sebilürreşad ve Peyam-ı Sabah çevresinde) Osmanlı Hanedanından Bazı İsimler Vahdettin’in yakın danışmanları Sarayda işgalcilerle doğrudan iş birliği yapan bazı paşalar

  • Delikli kuruş

    " Delikli kuruş"  ifadesi Türkçede bir deyim olarak kullanılır ve genellikle "hiç parası olmamak, meteliksiz kalmak"  anlamında kullanılır. ​Deyim Olarak "Delikli Kuruş" ​Bu deyim, bir kişinin cebinde veya elinde en ufak bir para biriminin bile kalmadığını, yani çok fakir olduğunu vurgulamak için kullanılır. Deyimin kökeni, Osmanlı döneminde kullanılan ve en küçük değere sahip olan delikli kuruşa dayanır. Birinin cebinde bu kadar değersiz bir paranın bile olmaması, yoksulluğun en üst seviyesini anlatır. ​ Örnek Cümleler: ​"İşsiz kalınca cebimde delikli kuruş  kalmadı." ​"O kadar harcadı ki, sonunda beş kuruşu bile kalmadı, delikli kuruş a muhtaç oldu." ​"Arkadaşına yardım etmek istiyordu ama onun da cebinde delikli kuruş u yoktu." ​Bu deyim, genellikle parasızlığın yarattığı çaresizliği ve zor durumu ifade etmek için kullanılır.

  • Zerzevat ne demek?

    Zerzevat , Arapça kökenli bir kelime olup Türkçe'de sebze  anlamına gelir. Halk arasında ve eski metinlerde yaygın olarak kullanılır. Özellikle pazarda, manavlarda veya yemek tariflerinde karşınıza çıkabilir. ​Kısacası, zerzevat  denildiğinde akla patlıcan, domates, biber, kabak gibi taze ve çiğ olarak tüketilen veya pişirilerek yenen bitkisel ürünler gelmelidir. Z erzevat  kelimesinin anlamı dışında, genellikle halk arasında kullanılan birkaç farklı anlamı daha bulunur. Bunlar çoğunlukla argo veya mecazî kullanımlardır. Değersiz, Önemsiz Şeyler:  Birçok farklı, önemsiz ve değersiz eşyayı veya malzemeyi topluca ifade etmek için kullanılır. Örneğin, birisi evindeki gereksiz eşyaları temizlerken "Bu zerzevatın hepsini atacağım" diyebilir. G eveze, Boş Konuşan Kişi:  Mecazi olarak, çok fazla ve boş konuşan, geveze kişiler için de bu kelime kullanılabilir. "Zerzevat gibi konuşup durma" şeklinde bir ifade duyabilirsiniz. Ciddiyetsiz, Hafif İnsanlar:  Daha kaba bir ifadeyle, ciddiyetsiz, hafifmeşrep ve davranışları yersiz olan kişiler için de kullanılabilir. Bu kullanım, genellikle olumsuz bir yargı içerir.

  • Konsome

    Konsome kelimesi Fransızca kökenli bir mutfak terimidir ve genellikle Türkçede de aynı anlamda kullanılır. Kelime, "tüketmek" veya "tamamlamak" anlamına gelen "consommer" fiilinden türemiştir. ​Konsome, berrak ve lezzetli bir et veya sebze suyunu  ifade eder. Bu, berraklık ve lezzetin en üst seviyesine ulaşması için özel bir işlemden geçmiş, içinde hiçbir tortu veya katı madde kalmamış bir çorba veya et suyudur. ​ Nasıl Yapılır? ​Normal bir et veya tavuk suyu (bulyon) yapıldıktan sonra, berraklığı sağlamak için ek malzemelerle (genellikle kıyma, yumurta akı, rendelenmiş havuç gibi) tekrar kaynatılır. Bu malzemeler suyun içindeki tortuları ve yağı kendilerine çekerek yüzeye çıkar ve bu kısım daha sonra dikkatlice süzülür. Sonuç olarak, cam gibi parlak ve yoğun lezzetli bir sıvı elde edilir. ​Konsome, genellikle başlangıç yemeği olarak veya yemeklere derinlik katmak için kullanılır. Özellikle Fransız mutfağında önemli bir yere sahiptir.

  • Mehmet Akif'ten

    Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Bakara, 11-12) “Onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın!” denildiği zaman, “Biz ıslahtan başka bir şey yapmıyoruz!” derler. Gözünü aç, iyi bil ki: Onlar yok mu, işte asıl müfsit onlardır. Lâkin farkında değiller.” (Kur’an, Bakara, 11-12) Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti, Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müdhiş âyeti! Ey vatansız derbederler, ey denî kundakçılar! Milletin, az çok, duran bir dîni, bir nâmûsu var. Şimdi nevbet onların... Yansın da onlar, öyle mi? Târumâr olsun bütün bir Müslümanlık âlemi... Ey, hayâ nâmında bir hissin vücûdundan bile, Pek haberdâr olmayan, yüzsüz, hayâsız! Bak hele! Arkasından takla attın en denî bir şöhretin; Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mâhiyyetin! Bir külâh kapmaksa şâyet bunca hırsın gâyesi; Kendi nâmûsun olur, ergeç onun sermâyesi. Yoksa, nâmûsuyla, vicdânıyla halkın oynama... Sonra kat kat nâsiyenden sarkacak birçok yama! Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya, ey cânî, bürün; Hem bütün dünyâyı ifsâd eyle, hem muslih görün! Kendi ırzından cömert olmaksa mu’tâdın eğer; Kendi malındır senin, hakkın tasarruf, kim ne der? Milletin, lâkin henüz ma’sûm olan evlâdına, Verme bir mel’un temâyül mübtezel mu’tâdına! Biz ki her mevcûdu yıktık, gâyesiz bir fikr ile; Yıkmadık bir şey bıraktık... Sâde bir şey: Âile. Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslâh eyledik? İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik! Bunların ta’mîri kâbil... Olsa ciddiyyet, sebât; Lâkin, Allah etmesin, bir düşse şâyet âilât , En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok. Kim ki kalkar der, onun hayvan kadar iz’ânı yok! “Âilî bir inkılâb olsun!” diyen me’yûs olur, Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir ...... olur. Çünkü “çıplak” inkılâbâtın rezâlettir sonu... Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu! Bir de halkın dîni var, sık sık ta’arruzlar gören. Hâle bak: Millette hissiyyâtı oymuş öldüren! Dîni kurbân etmeliymiş, mülkü kurtarmak için!.. Tut da, hey sersem, bu idrâkinle sen âlim geçin! Her cemâatten beş on dinsiz zuhûr eyler, bu hâl Pek tabî’îdir. Fakat ilhâdı bir kavmin muhâl. Hangi millettir ki efrâdında yoktur hiss-i din? En büyük akvâma bir bak: Dîni her şeyden metin . Düşme ey âvâre millet bunların hızlânına ; Vâkıfız biz hepsinin pek muhtasar irfânına: Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi ; Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi!.. 16 Cemâziyelâhir 1331 9 Mayıs 1329 (22 Mayıs 1913)

bottom of page