Arama Sonuçları
Search this site
Boş arama ile 1302 sonuç bulundu
- Vinegret
Vinegret, bir Rus salatasıdır. Bu salatanın ana malzemeleri şunlardır: Pancar: Salatayı ayırt edici koyu kırmızı rengini veren ana malzemedir. Patates ve Havuç: Genellikle haşlanmış ve küp küp doğranmış olarak kullanılır. Turşu: Turşu salatalık ve bazen lahana turşusu (sauerkraut) salataya ekşimsi bir tat katar. Diğer Malzemeler: Genellikle yeşil bezelye ve soğan da eklenir. Vinegret'in adı , Fransızcada "sirke" anlamına gelen vinaigrette kelimesinden gelir, çünkü salata genellikle bitkisel bir yağ (ayçiçek yağı gibi) ve sirke veya limon suyu ile hazırlanan bir sosla karıştırılır. Hem doyurucu hem de sağlıklı olmasıyla bilinir ve Rus mutfağında sıkça tüketilen, popüler bir salatadır.
- Bisk, Bisque nedir?
"Bisque" (bisk okunur) adındaki bir yiyeceği ifade ediyor. Bisque Nedir? Bisque, Fransız mutfağına ait, kremalı ve yoğun kıvamlı bir çorba çeşididir. Geleneksel olarak ıstakoz, karides veya yengeç gibi kabuklu deniz ürünlerinin kabuklarından ve etlerinden elde edilen zengin bir lezzetle yapılır. Bu nedenle, oldukça aromatik ve derin bir tadı vardır. Ana Malzeme: Genellikle kabuklu deniz ürünleri kullanılır. Kıvam: Pürüzsüz ve kremsidir. Lezzet: Yoğun deniz ürünü ve baharat notaları içerir. Bazen kabak veya domates gibi sebzelerle de yapılabilen bisque, çoğunlukla bir çorba olarak servis edilse de, yemeklere lezzet katmak için bir sos gibi de kullanılabilir.
- Madenin 3 hali
İlk ve orta öğretimin en beylik konusu. Maddenin 3 hali 🤭😃
- Eko ve Narkisos
Echo (Eko) ve Narcissus (Narkissos) Miti Yunan mitolojisinde adı günümüze kadar gelen en ilginç figürlerden biri Echo (Eko) 'dur. Eko'nun hikayesi, günümüzde "eko" kelimesinin anlamına doğrudan ilham kaynağı olmuştur. Eko, ormanlarda ve dağlarda yaşayan, çok güzel sesli bir dağ perisidir (Oread). Konuşmayı çok seven ve her konuda son sözü söyleme isteği olan Eko, bu özelliği yüzünden başına büyük bir bela açar. Zeus, sık sık ölümlü kadınları ziyaret eder ve karısı Hera'dan saklanmak için perileri kullanır. Hera, kocasının sadakatsizliğinden şüphelenerek perileri aramaya başlar. Eko, Hera'yı oyalama görevini üstlenir ve uzun sohbetleriyle onu oyalar. Bu sayede Zeus ve diğer periler kaçmayı başarır. Ancak Hera, Eko'nun oyununu anlar ve ona çok ağır bir ceza verir: Eko, artık kendi başına konuşamayacaktır. Sadece başkalarının söylediği son kelimeleri tekrarlayabilir. Bu yüzden "yankı" anlamına gelen eko , adını bu mitolojik periden alır. Hikayenin ikinci bölümü ise Narcissus (Narkissos) ile kesişir. Narkissos, o kadar güzel ve yakışıklı bir gençtir ki, tüm periler ona aşık olur. Ancak Narkissos, kaba ve kibirlidir; kimsenin sevgisine karşılık vermez, herkesi reddeder. Eko da Narkissos'a aşık olur, ancak ona olan sevgisini ifade edemez. Bir gün Narkissos ormanda kaybolur ve "Burada kimse var mı?" diye bağırır. Eko da cevap verir: "Var mı?" Narkissos, "Gel!" der, Eko ise "Gel!" diye karşılık verir. Sonunda Eko, Narkissos'un karşısına çıkarak ona sarılmaya çalışır, ama Narkissos onu iter ve küçümseyerek kaçar. Eko, bu reddedilişin acısıyla kahrolur ve bir mağaraya çekilerek günlerce ağlar. Vücudu günden güne zayıflar ve sonunda sadece sesi kalır. O günden beri Eko'nun sesi, her yerde yankılanır. Narkissos'un kibir ve kalp kırıcı davranışları ise boş kalmaz. Narkissos'un sevgisini reddettiği perilerden biri, Tanrıça Nemesis'e yalvarır ve Narkissos'a ceza vermesini ister. Nemesis, Narkissos'u bir su birikintisinin yanına götürür ve Narkissos, suyun yüzeyindeki kendi yansımasına aşık olur. O kadar derinden aşık olur ki, yansımasına dokunmaya çalışırken suya düşüp boğulur. Vücudunun düştüğü yerde bir çiçeğe dönüşür: Nergis (Narcissus) . Bu mit, kibir ve kendini beğenmişliğin sonunu gösterirken, Eko ve Narkissos isimleri günümüzde de yankı ve nergis çiçeği olarak yaşamaya devam eder.
- Sülün Osman, alim dolandırıcı
Sülün Osman: Dolandırıcılık Sanatının Zirvesi Sülün Osman Osman Ziya Sülün , yani nam-ı diğer Sülün Osman , Türk dolandırıcılık tarihinin en tanınmış ve efsanevi figürlerinden biridir. 1923 yılında İstanbul'da doğan Sülün Osman, sıradan bir hırsız veya yankesici olmanın ötesinde, insan psikolojisini ve zaaflarını çok iyi analiz ederek, aklı ve ikna kabiliyetini kullanarak büyük dolandırıcılıklara imza atmıştır. Onun hikayesi, saflığın ve uyanıklığın kesiştiği noktada, bir dolandırıcılık dehasının nasıl ortaya çıktığını gösterir. Açgözlülük Sülün Osman'ın dolandırıcılıkları, genellikle insanların açgözlülüğünü ve "bedavadan zengin olma" hayallerini hedef almıştır. Her bir dolandırıcılık vakası, kendine özgü bir hikaye ve kurguya sahiptir. İşte en bilinen dolandırıcılıkları: Galata Kulesi Galata Kulesi ve Vapurlar: Sülün Osman'ın en ünlü numarası, Galata Kulesi 'ni satmasıdır. Saf Anadolu insanlarına, kulenin kendisine ait olduğunu ve büyük bir yatırım fırsatı olduğunu söyleyerek, kuleyi parça parça sattı. Benzer şekilde, şehir hatları vapurları nı da "ortaklık" vaadiyle satarak birçok insanı dolandırmıştır. Tramvay Biletleri ve Köprü Girişleri: Sülün Osman, tramvay ve otobüs duraklarında "bilet satış gişesi" kurarak sahte biletler satmıştır. En çarpıcı dolandırıcılıklarından biri de, Karaköy Köprüsü 'nden geçişin ücretli olduğunu iddia ederek insanlardan para toplamasıdır. İnsanların "ya öde ya bekle" ikilemi karşısında, çaresizce para ödemesini sağlamıştır. Sahte Saat ve Çamaşır İpi: Sülün Osman, sahte bir belediye görevlisi gibi davranarak, evlere su baskınını önleme bahanesiyle girer ve evin en değerli eşyası olan duvar saatini "bakımını yapacağım" diyerek alır. Ayrıca, balkondaki çamaşır ipi için para toplayıp, "bu ip benim, kullanmak için para ödemeniz lazım" diyerek insanları dolandırmıştır. Kamu Mallarını Satma: Sülün Osman, sadece vapurları veya köprüleri değil, aynı zamanda sahte bir tapu ile saat kulesini, müzeyi, hatta Fatih Sultan Mehmet'in türbesini bile sattığı söylenir. Bu dolandırıcılıklar, onun cüretkarlığını ve insanlardaki zaafları ne kadar iyi bildiğini gösterir. Mahkeme Savunması Sülün Osman, defalarca yakalanmış ve hapse girmiştir. Mahkemelerdeki savunmaları, onun zekasını ve kendine olan güvenini ortaya koyar. En meşhur sözü, bir mahkeme savunmasında söylediği "Benim yaptıklarım dolandırıcılık değil, sanattır. Ben kimseyi zorla dolandırmadım. İnsanlar, dolandırılmaya can atıyordu. Eğer dolandırıcı olmasaydım, bir de safları dolandıracaklar" sözüdür. Bu söz, onun dolandırıcılıklarını, bir nevi "insanlık dersi" olarak gördüğünü gösterir. Sülün Osman, dolandırıcılıklarını her zaman "sanat" olarak görmüş ve bunu mahkemelerde de dile getirmiştir. Onun için dolandırıcılık, basit bir suçtan ziyade, zeka, strateji ve psikolojik manipülasyonun birleşimiyle ortaya çıkan bir beceridir. O, insanların aklıyla oynamaktan keyif alan ve her seferinde daha yaratıcı yollar bulan bir "sanatçı" olarak tarihe geçmiştir.
- Anaretik Güneş Tutulması
“Anaretik Güneş Tutulması” terimi aslında iki astrolojik kavramın birleşmesinden oluşuyor: Anaretik Derece (29°) Astrolojide bir burcun son derecesine (29°) anaretik derece denir. Bu derece “kritik, tamamlanma, kapanış ve bazen kriz” enerjilerini taşır. Bir burcun 29. derecesindeki gezegenler veya olaylar genellikle zorlayıcı, keskin kararlar, ani bitişler veya önemli dönüm noktaları ile ilişkilendirilir. Güneş Tutulması Güneş ve Ay’ın aynı derecede kavuşum yapmasıyla oluşan yeniaydır. Normal bir yeniaya göre çok daha güçlüdür ve etkisi aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Yeni başlangıçları, büyük olayları, toplumsal ve kişisel dönüm noktalarını sembolize eder. 📌 Birleştirdiğimizde: Anaretik Güneş Tutulması, bir burcun 29. derecesinde gerçekleşen güneş tutulmasıdır. Bu tutulmalar çok güçlü kabul edilir çünkü hem bitirme hem de başlatma enerjisini aynı anda taşır. “Bir dönemin kapanışı, yeni bir sayfanın sancılı doğuşu” gibi yorumlanır. Kadersel olaylar, ani kararlar, keskin kırılmalar ve geri dönüşü olmayan değişimlerle ilişkilendirilir. ✨ Özetle: Anaretik Güneş Tutulması, bir şeylerin sona erip yenisinin başlamasını hızlandıran, hayat yolunda “dönüm noktası” yaratan çok güçlü göksel olaylardan biridir. Doğum Haritasında Anaretik Güneş Tutulması Bir doğum haritasında Anaretik Güneş Tutulması kavramı, genellikle modern astrolojide kullanılan bir terim değildir. "Anaretik" kelimesi, astrolojide bir gezegenin 29. derecede, yani bir burcun son derecesinde bulunması durumunu ifade eder. Bu, o burcun enerjisinin en yoğun ve son aşamasını temsil eder. Güneş tutulması ise Ay'ın Dünya ile Güneş arasına girmesiyle Güneş'in ışığının engellenmesi olayıdır. Bu iki kavramı birleştirerek Anaretik Güneş Tutulmasını bir doğum haritasında göstermek, aslında tutulma anındaki Güneş'in derecesine bakmak anlamına gelir. Doğum Haritası Doğum Haritasında Nasıl Bulunur? Doğum Haritanızın Verileri: Öncelikle, doğum haritanızın çıkarıldığı gün ve saatteki Güneş Tutulması'nın gerçekleştiği anı bilmek gerekir. Ancak doğum haritası bireyseldir ve tutulma belirli bir zaman dilimine ait bir olaydır. Tutulma Haritası: En doğru yaklaşım, tutulmanın gerçekleştiği tarihe ait bir Tutulma Haritası çıkarmaktır. Bu harita, tutulmanın tam olarak hangi burçta ve hangi derecede olduğunu gösterir. Tutulma Derecesi ve Burcu: Eğer bu tutulma anındaki Güneş ve Ay (tutulma her zaman yeni ayda, dolayısıyla Güneş ve Ay aynı burçta olduğunda gerçekleşir), bir burcun 29. derecesinde ise, bu duruma Anaretik Güneş Tutulması diyebiliriz. Doğum Haritanızda Nasıl Etkiler? Bu durum, doğum haritanızda birkaç şekilde yorumlanabilir: Tutulmanın Evi: Bu anaretik tutulma, doğum haritanızın hangi evine denk geliyorsa, o evin konularında önemli ve bitişler/yeni başlangıçlar getiren bir etki yaratabilir. Örneğin, 7. evde ise ikili ilişkilerde, 10. evde ise kariyer konularında bu etki hissedilebilir. Tutulmanın Yaptığı Açılar: Tutulmanın olduğu 29. derecedeki Güneş ve Ay, haritanızdaki diğer gezegenlerle açı yapıyorsa, bu etkiler daha da belirginleşir. Özellikle zorlayıcı açılar (kare, karşıt) gerilimli bir döneme işaret edebilirken, olumlu açılar (üçgen, altmışlık) daha kolay akış sağlayabilir. Kişisel Gezegenlerin Etkileşimi: Eğer doğum haritanızda Kişisel Gezegenleriniz (Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars) 29. derecedeyse ve bu tutulma ile etkileşime giriyorsa, bu hayatınızda bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılmasına işaret edebilir. Bir doğum haritasında Anaretik Güneş Tutulmasını göstermek, tutulma anının derecesini doğum haritanızın üzerine yerleştirerek, bu olayın hayatınızın hangi alanlarını ve hangi gezegenlerinizi aktive ettiğini yorumlamakla mümkündür.
- Çağ Baba türbesi
Yıllarca adaklar adanan 'Çağ Baba' türbesi, Yunan savaşçının anıt mezarı çıktı Çağ baba türbesi 'Çağ Baba' Türbesi Marmaris'teki Turgut Mahallesi'nde halkın türbe zannedip, 'Çağ Baba' adını verdiği yapının, araştırmalar sonucunda M.Ö. 3. yüzyılda savaşçı Diagoras ve eşi Aristomakha için yapılan piramit mezar olduğu ortaya çıktı. Türkiye'deki tek piramit mezar olarak bilinen tarihi yapının defineciler tarafından talan edildiği de belirlendi. Marmaris'te turistik Turgut mahallesinde bulunan ve halkın ' Çağ Baba' türbesi olarak adlandırıp, dua edip adaklar adadığı yapı, arkeologların 2 yıl önce bölgede yaptığı araştırma sonucu, M.Ö. 3. yüzyılda, savaşçı Diagoras ve eşi Aristomakha'ya ait piramit mezar olduğu ortaya çıktı. Piramit Mezar Türkiye'de ayakta kalabilen tek piramit mezar olan tarihi eser, kent merkezine 30 kilometre uzaklıktaki bir tepede yer alıyor. Mahalleye hakim bir noktada kayalıkların üzerinde bulunan ve geniş bir alanı yüksekten gören mezara, yaklaşık 10 dakikalık bir tırmanışla ulaşılabiliyor. Ayrıca yapılan incelemelerde yapının defineciler tarafından talan edildiği belirlendi. Definecilerin sadece mezarın taban kısmını kazmadıkları, kapısının iç tarafında bulunan bazı taşları aldıkları ve duvarına da zarar verdikleri gözlendi. MOUSOLEUM'A BENZERLİĞİYLE DİKKAT ÇEKİYOR Yüksekliği yaklaşık 6 metre, içi ise 3 metrekare olan, tavanı kubbe şeklindeki mezar, dünyanın yedi harikasından biri olan Mousoleum'a benzerliğiyle dikkat çekiyor. Farklı mimari tarzıyla bölgeyi ziyaret eden yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çeken yapı, turizme kazandırılmayı bekliyor. ÖNCE 'PEHLİVAN' YA DA 'DOKTOR' DEDİLER Turgut Mahallesi sakinlerinden 63 yaşındaki İsmail Şahin, "Burası 'Çağ Baba' türbesi olarak biliniyordu. Adaklar adanıyor, dualar ediliyordu. Sonradan bir pehlivanın ya da boksörün mezarı olduğu söylendi. Defineciler tarafından burada kaçak kazılar yapıldı. Okul yıllarımda burada hayır için dağıtılan yemeklerden yerdim. Mahallemizdeki mezar yürüyüş gruplarının ve turistlerin ilgisini çekiyor" dedi. Piramit Mezar Piramit mezarın yazıtında eski Yunanca şu ifadeler yer alıyor: "Siz beyaz dişli hayvanlar, her zaman size öngörülen yerde kalın. Çünkü ben en yukarıda her şeyi gözetleyeceğim ki hiçbir korkak adam gelip de mezara zarar vermesin. Çünkü bu, savaşta ölen 'Diagoras' isimli bir adamın ve örnek çocuklar yetiştirmesiyle kocasına sadakat anlayışıyla herkesten üstün, babasının Aristomakha olarak isimlendirdiği tanrılarla kıyaslanası karısının mezarıdır." Soru&Yorum Bilinmeyen aleme, aşılamayan sorunlara ve şu fani hayata dir dilek adı verilen beklentilere ilişkin Türbe denien yerlerden medet ummayı ne zaman bırakacağız? Kaynak: https://hertaraf.com/haber-yillarca-adaklar-adanan-cag-baba-turbesi-yunan-savascinin-anit-mezari-cikti-3754
- Firavun'un Kulesi
Firavun'un Kule Yaptırması Olayı Firavun'un kule yaptırması olayı, Kur'an-ı Kerim'de Musa ve Firavun kıssasında geçen önemli bir bölümdür. Bu olay, Firavun'un kibirini, Allah'a karşı olan düşmanlığını ve Hz. Musa'nın getirdiği tevhid inancına karşı sergilediği inatçı tutumu simgeler. Kur'an'da bu olay, farklı surelerde (özellikle Kasas Suresi ve Mü'min Suresi) detaylı bir şekilde anlatılır. Olayın Gelişimi Firavun, Hz. Musa'nın Allah'ın varlığına ve birliğine dair sunduğu delillere karşı gelmeye devam eder. İnsanları Hz. Musa'nın davetinden uzaklaştırmak ve kendi otoritesini pekiştirmek için bir dizi strateji izler. Bu stratejilerden biri de, semaya ulaşma iddiası yla bir kule inşa ettirmektir. Kur'an'da Firavun, veziri Haman'a şöyle seslenir: "Ey Haman, benim için yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına ulaşırım da Musa'nın ilahına bakarım! Gerçi ben onu kesinlikle yalancı sanıyorum." (Mü'min Suresi, 36-37. ayetlerin meali) Bu ayetler, Firavun'un bu kuleyi yaptırma amacını net bir şekilde ortaya koyar: Hz. Musa'yı yalancı çıkarmak Firavun, Hz. Musa'nın bahsettiği "göklerdeki ilahın" varlığını sorgulamak ve halkına bu ilahın olmadığını göstermek ister. Eğer bir kule yaparak "göklerin yollarına" ulaşırsa, oraya bakıp hiçbir şey görmeyeceğini ve böylece Musa'nın sözlerinin boş olduğunu iddia edebileceğini düşünür. Kibir ve güç gösterisi Kule inşaası, Firavun'un sınırsız gücünü ve kontrolünü sergilemek için bir araçtır. Halkına, kendisinin bile "göklere" uzanabilecek kadar güçlü olduğunu kanıtlamak ister. Bu, onun ilahlık iddiasının bir parçasıdır. Haman'ın Rolü Kıssada Haman , Firavun'un en yakın veziri ve destekçisi olarak geçer. Firavun'un bu çılgın projesini gerçekleştirmekle görevlendirilen kişidir. Kur'an'da Haman'a, "pişmiş topraktan, yüksek bir kule yap" emri verilir. Bu, hem mimari bir projenin hem de Firavun'un bu projedeki ciddiyetinin bir göstergesidir. Sembolik Anlamı Bu olay, sadece somut bir mimari projeyi değil, aynı zamanda derin sembolik anlamlar taşır: İnsan Kibirinin Sınırı: Firavun'un kule projesi, insanın haddini aşan ve Allah'a karşı gelen kibrini temsil eder. Kendini tanrılaştırmaya çalışan, dünyanın en güçlü insanı olduğunu iddia eden Firavun, bu projeyle adeta Allah'a meydan okur. İmanın Karşısında Materyalizm: Firavun, Hz. Musa'nın görünmez, manevi bir varlık olan Allah'a davetine karşı, somut ve fiziksel bir yapı (kule) inşa ederek yanıt verir. Bu, manevi gerçeklere inanmak yerine, sadece elle tutulur, gözle görülür şeylere güvenen materyalist bir düşüncenin sembolüdür. Sonsuz Güç İllüzyonu: Firavun, kuleyi yaptırarak gücünün sonsuz olduğunu göstermek istese de, bu çabası boşunadır. Kule, onun gücünün değil, acizliğinin ve cehaletinin bir simgesidir. Eninde sonunda, o da diğer insanlar gibi ölümlüdür ve hiçbir kule onu ilah yapamaz. Kur'an, bu kıssayla hem insanlara ibret verir hem de Allah'ın gücünün her şeyin üstünde olduğunu vurgular. Firavun'un bu boş çabası, sonunda onun ve halkının helak olmasıyla sonuçlanır. Kule projesi de, onun nihai çöküşünün bir habercisi gibidir. Kaynak: Kur'anı Kerim, 28-Kasas Suresi Kur'anı Kerim, 40-Mü'min Suresi
- Kaşalot ne demek?
Kaşalot, sperm balinası olarak da bilinen, okyanuslarda yaşayan ve dişli balinaların en büyüğü olan bir deniz memelisidir. Adını, başının şeklinden ve içindeki jelatinimsi yağdan almıştır. Bu yağ, eskiden lamba yağı ve mum yapımında kullanılıyordu. İşte kaşalot hakkında bazı ilginç bilgiler: Boyutları: Erkek kaşalotlar 20 metreye kadar uzayabilir ve 60 ton ağırlığa ulaşabilir. Dalış Yetenekleri: Kaşalotlar, dünyanın en derin dalış yapan hayvanlarından biridir. Avlanmak için 2.000 metrenin altına dalabilirler. Beslenme: Başlıca besinleri, dev mürekkep balıklarıdır. İletişim: Birbirleriyle sesler ve klikler (tıkırtılar) çıkararak iletişim kurarlar. Ömürleri: 70 yılın üzerinde yaşayabilirler. Kısacası, kaşalot, devasa boyutları, derin dalış yetenekleri ve ilginç yaşam şekliyle okyanusların en dikkat çekici canlılarından biridir. Argo dilde Kaşalot K aşalot kelimesinin argoda yaygın bir kullanımı vardır. Argo dilde genellikle büyük, balinanın devasa ve ağır yapısı nedeniyle hantal, şişman veya beceriksiz kişileri tanımlamak için ve kavrayışı kıt, bön, salak, budala anlamlarında kullanılır. Alaycı veya aşağılayıcı bir anlam taşır. Örneğin, "kaşalot gibi yatmışsın," "kaşalot gibi bir şey oldu" gibi cümlelerle karşılaşabilirsiniz.
- Andaval!
Andaval , Türkçede genellikle bir kişiyi akılsız, ahmak, budala veya bön olarak tanımlamak için kullanılan argo bir kelimedir. Kaba ve hakaretamiz bir anlam taşır. Bu kelimeyle bir kişiyi, zeka seviyesinin düşük olduğunu veya olayları kavrayışının zayıf olduğunu vurgulayarak eleştirirsiniz. Örnekler: "O kadar basit bir soruyu bile çözemedi, tam bir andaval ." "Bu andaval adam yüzünden tüm proje mahvoldu." Kelimenin kökeni tam olarak kesin olmamakla birlikte, bazı dil bilimciler Rumca "aptal, salak" anlamına gelen "andavalis" kelimesinden geldiğini düşünmektedir.
- Angut!
Angut , genellikle akılsız, ahmak, bön gibi anlamlarda kullanılan bir hakaret sözcüğüdür. Andaval kelimesine oldukça benzer bir şekilde, bir kişiyi zekâsının düşük olduğunu vurgulamak için kullanılır. Kelimenin Aslı ve Kökeni Angut kelimesinin aslı, bir kuş türü olan angıttır . Bu kuş, eski zamanlarda avcılar için kolay bir hedef olduğu ve bazen tehlikeli durumlarda bile tepkisiz kaldığı için "budala" veya "akılsız" gibi niteliklerle anılmaya başlanmıştır. Zamanla, kuşun bu özellikleri, aynı davranışları sergileyen insanları tanımlamak için bir lakap haline gelmiş ve kelime argo bir hakarete dönüşmüştür. Günümüzde, bu kelimeyi kullanan bir kişi, muhatabının mantıksız davrandığını veya bir durumu anlayamadığını ifade eder.
- Worcestershire Sosu
Worcestershire sosu, 19. yüzyılın başlarında İngiltere'nin Worcester şehrinde iki eczacı olan John Wheeley Lea ve William Henry Perrins tarafından icat edilen, fermente edilmiş bir sıvı çeşnidir. Bu iki eczacının geliştirdiği sosun orijinal tarifi hala sır gibi saklanmaktadır, ancak temelde sirke bazlı, ekşi, tatlı, tuzlu ve umami (etli/tuzlu) lezzetleri bir arada barındıran kompleks bir sostur. Ana malzemeleri arasında malt sirkesi , hamsi , pekmez , demirhindi , soğan , sarımsak ve çeşitli baharatlar bulunur. Hamsi ve demirhindi, sosa karakteristik umami lezzetini ve derinliğini katan en önemli bileşenlerdendir. Nerelerde Kullanılır? Worcestershire sosu, çok yönlü bir sos olup mutfakta geniş bir kullanım alanına sahiptir. Et ve Tavuk Yemekleri Biftek, hamburger, rosto ve güveç gibi et yemeklerini marine etmek veya sos olarak kullanmak için idealdir. Etin lezzetini derinleştirir ve yumuşak kalmasını sağlar. Çorbalar ve Güveçler Birkaç damla Worcestershire sosu, sebze çorbalarına veya etli güveçlere zengin bir lezzet katabilir. Salatalar Sezar salatası gibi bazı salata soslarının vazgeçilmez bir parçasıdır. Kokteyller Bloody Mary gibi bazı kokteyllerin de gizli malzemesidir. Sandviçler ve Atıştırmalıklar Sandviçlere veya peynirli atıştırmalıklara farklı bir lezzet katmak için kullanılabilir. Ev Yapımı Worcestershire Sosu Tarifi Orijinal tarif karmaşık olsa da, evde kolayca bulabileceğiniz malzemelerle lezzetli ve pratik bir versiyonunu hazırlayabilirsiniz. İşte size bir tarif: Malzemeler: 1/2 su bardağı elma sirkesi 2 yemek kaşığı soya sosu 2 yemek kaşığı su 1 yemek kaşığı esmer şeker (ya da pekmez) 1 çay kaşığı hardal tozu 1 çay kaşığı soğan tozu 1 çay kaşığı sarımsak tozu 1/2 çay kaşığı öğütülmüş karabiber 1 tutam kırmızı pul biber (isteğe bağlı) 1 tatlı kaşığı ançüez ezmesi veya 2-3 adet ançüez (isteğe bağlı) Hazırlanışı Tüm malzemeleri küçük bir tencereye koyun. Eğer ançüez kullanacaksanız, onları da ekleyin. Karışımı orta-kısık ateşte sürekli karıştırarak kaynamaya başlayana kadar ısıtın. Karışım kaynamaya başladıktan sonra ocağın altını kısın ve yaklaşık 5 dakika kadar daha pişirin. Bu işlem, sosun lezzetlerinin birbirine karışmasını sağlayacaktır. Ocağı kapatın ve sosu oda sıcaklığına gelene kadar soğumaya bırakın. Soğuyan sosu temiz bir cam kavanoza veya şişeye aktarın. Eğer ançüez kullandıysanız, süzgeçten geçirebilirsiniz. Sosu buzdolabında saklayın. Kullanmadan önce iyice çalkalamayı unutmayın. Bu tarifle hazırlayacağınız sos, orijinaline yakın bir lezzet sunacaktır. Elbette marketten alacağınız hazır soslar gibi uzun bir fermantasyon sürecinden geçmediği için lezzeti birebir aynı olmayabilir, ancak ev yapımı taze bir sosun keyfini çıkarabilirsiniz. Afiyet olsun!
- Mübariz İbrahimov, gerçek efsane, gerçek vatan sevgisi
RAMBO BÜTÜNÜYLE HAYÂL ÜRÜNÜYDÜ. O İSE BİR GERÇEK... Mübariz İbrahimov Azerbaycan ordusu Özel Kuvvetler mensubu Mübariz İbrahimov, 18 Haziran 2010 gecesi, ailesine hitaben bir veda mektubu yazıp, hiç kimseye haber vermeden gece yarısı Dağlık Karabağ Temas Hattı'nı geçti. Üzerine alabildiği kadar silah ve cephane almıştı. Gecenin karanlığında, nöbetçilere yakalanmadan 1 km uzunluğundaki mayınlı bölgeyi başarıyla aştı ve Ermenistan ordusunun Terter bölgesindeki Çaylı Köyü karakoluna ulaştı. Karakola şok bir saldırı gerçekleştiren İbrahimov, sabah 05.00'e kadar yüzlerce Ermeni askerine karşı tek başına mücadele etti ve 45 askeri öldürdü. Gün ağarırken de cephanesi biterek şehit oldu. Mübariz İbrahimov Cenazesi aylarca Ermenistan tarafında kaldı. Ermeniler ilk aşamada onun varlığını da çatışmayı da reddettiler. Ancak, olay artık gizlenemez bir noktaya ulaştığında da delik deşik edilmiş bedenini iade etmek zorunda kaldılar. Naaşı Bakü'deki ulusal mezarlığa defnedilmiştir. İbrahimov, günümüzde Azerbaycan toplumunda millî bir kahraman statüsündedir. Bilesuvar'da onun adını taşıyan bir sokak ve bir okul vardır. Yanı sıra, anısına heykeller dikilmiş, filmler çekilmiş, kitaplar yazılmıştır. Bazı yabancı serüven dizilerinde de kendisine atıflarda bulunulmuştur. İkinci Karabağ Savaşı sırasında, 4 Ekim 2020'de, İbrahimov'un şehit olduğu yer Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri'nin kontrolüne geçmiş ve buraya Azerbaycan bayrağı dikilmiştir. Nur yüzlü yiğit kahraman. Can Azerbaycan!ın can evladı. Ruhun şad olsun!
- Manifest konserinden paylaşımlar erişime engellendi: Gerekçe milli güvenlik
Manifest grubu konserinden görüntülerin olduğu X'teki paylaşımlar "milli güvenlik" ve " kamu düzeninin korunması " gerekçesiyle erişime engellendi. İstanbul Dolmabahçe Küçükçiftlik Park'ta verdikleri konserdeki dansları nedeniyle haklarında 'hayasızca hareketlerde bulunmak' ve 'teşhircilik' suçundan soruşturma açılan 6 kişilik Manifest grubu üyeleri dün İstanbul Adliyesi'nde savcılığa ifade verdi. YURT DIŞI YASAĞI VE İMZA ŞARTI Savcının adli konrol talebiyle mahkemeye sevk ettiği grup üyeleri ile bir dansçıya yurt dışına çıkış yasağı ve karakola imza atma şartı getirildi. Manifest Kararın ardından grubun Instagram hesabından şu açıklama yapıldı: "6 Eylül'de İstanbul'da gerçekleşen 18 yaş sınırlı konserimizle ilgili açılan soruşturma kapsamında ifademizi verdik, şu an serbestiz. Sahnemizde gerçekleştirdiğimiz şovun tüm sorumluluğunu almakla birlikte, amacımızın kimseyi rahatsız etmek ya da hassasiyetlerini göz ardı etmek olmadığının bilinmesini isteriz." Soru&Yorum Milli Güvenlik nedir?
- Anadolu Müslümanlarının Kıyımı
MUHTEŞEM ZAFER… Amerikalı ünlü tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy, “ Ölüm ve Sürgün- Anadolu Müslümanlarının Etnik Kıyımı ” adlı eserinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün büyük mücadelesini ve sonunda kazandığı zaferi şöyle anlatır: “Türkiye 1. Dünya Savaşını kaybetmiş, adeta yıkılmıştı. Türkler artık yenilmişti ve başlarına gelecek her şeyi kabul edeceklerdi. Çünkü İstanbul Hükümeti bir vatan haini olan Damat Ferit tarafından yönetiliyordu. Bu hükümet, İtilaf ülkelerinin istedikleri her şeyi yapmaya hazırdı!.. İtilaf ülkeleri, Türkleri sonsuza kadar yok etmek, tarih sahnesinden silmek istiyordu. Sevr’de büyük bir Ermenistan, büyük bir Kürdistan olacaktı ve Türklere Anadolu’da küçük bir yer verilecekti. İngilizler, Fransızlar, Yunanlar, İtalyanlar toprakları paylaştılar. İtilaf devletleri aslında Türklerin elindeki her şeyi almak istiyordu. Tüm Osmanlı borçları o küçük devlet tarafından ödenecekti. Yapmak istedikleri şey, Türkleri devamlı olarak zayıf bırakmaktı, bunu sağlamak için Türklerin ordusu olmamalıydı. Nitekim o küçük devlet, ordudan mahrum kalacak, tamamen iflas edecek ve mallarını yurtdışına gönderemeyecekti. Zira en önemli demiryolu hatları İtilaf devletlerinin elindeydi. Ama bunlar olmadı. Çünkü Türkler, Atatürk’ün liderliğinde düşmanlardan kurtuldu. Türkler, Atatürk’e çok şey borçlular… ” Kaynak: share.google/DIxoILAmRrfoUQ…
- Aygır
Aygır, erkek at anlamına gelen bir kelimedir. Genellikle damızlık olarak kullanılan, yani soyunu devam ettirmek amacıyla çiftleşmeye uygun olan yetişkin erkek atlar için kullanılır. Kısaca, bir aygır; Erkek cinsiyetlidir. Üreme yeteneğine sahiptir. Genellikle safkan at yetiştiriciliğinde önemli bir role sahiptir. Yaygın olarak bilinen diğer at terimleri ise şunlardır: Kısrak: Dişi at Tay: Yavru at Beygir: Genellikle iş atı olarak kullanılan erkek at İğdiş: Kısırlaştırılmış erkek at
- Uluu Toyon, kargaların atası
Üç katmanlı olarak tasvir edilen Türk mitolojik dünya görüşüne göre(yukarı, orta ve ağağı) Yukarı Dünyada yaşayan tanrılardan biridir. Yakut şaman mitolojisinde, Sayan-Altay kavinlerinden farklı olarak göksel varlıklar iyi (ayıı) ve kötü (abaası) olarak ikiye ayrılmış olup Uluu Toyon ilk önce kötü (abaası) olarak kabul edilmiştir. Şamanların koruyucu ruhudur. Karganın yardımıyla insanlara ateşi vermiş, onlara sür adı verilen ruh vermiştir. Mitoljl inanca göre Uluu Toyon, diğer yüksek ruhlar gibi ölümlükere görünmez ancak büyük hayvan kılığında bazı insanlar onunla karşılaşabilir. 1887 yılında Namsky ulusunda anlatılan bir mitte "Bazen büyük bir boğa ya da siyah aygır, büyük bir ayı ya da geyik kılığına giren Uluu Toyon, yerde kükreyerek ve gürültü kopararak koşar" Bazı anlatılarda karganın yanı sıra özellikle siyah renkli hayvanların kılığına girer. Ayı, boğa, aygır, geyik gibi hayvanların kılığına girdiğine inanılır. Büyük karga olarak adlandırılan Uluu Toyon kargaların atasıdır ve genellikle karga kılığında görünür. Yakutlardaki, kargaların uyumadığı ve tüm dünyaları aynı anda görebildiği, karga gözü yiyenin uyuyamayacağına olan inanç nedeniyle karga ile bu Tanrı arasında bağlantı kurulduğu düşünülmektedir. Mitlerde ve kahramanlık destanlarında (olonho) Ürüng Ayıı Toyon ve Uluu Toyon yüce hakimler olarak hareket eder ve insanlara hakaret edenler ile kan dökenleri katı ve acımasız bir şekilde cezalandırırlar. Mitolojik anlatılarda şamanlar halkı şikayet etmek için Uluu Toyon'a müracaat ederler. Sıradan insanların ruhları da anlaşmazlıklar çözmek için O'na yönelirler. Halk geleneğine göre Uluu Toyon büyük bir ailenin başkanıdır. Eşi ve ailesiyle birlikte gökte yaşar. Eşi Buus Dalkıya Hotun (yalpalayan tarzda yüyüşü olan Buz hanım), oğulları ise Hapa Sılgılaah Toyon (siyah atları olan), Beki Suorun, Hara Suorun (kara kuzgun), Aan Durai, kızları: Maal Kıırday (beyaz şahin) , Çugun Çuguyday, Tıgıydaan Kuo vd. dir. Eski çağ uzmanlarının bir kısmı Uluu Toyon'un Ürüng Ayıı tolonun kardeşi olduğunu belşrmekte iseler de diğer uzmanlara göre O üç göksel klandan biriinin lideridir. Yakut Türklerine göre Ürüng Ayıı Toyon, Uluu Toyon ile kader tanrısı Dılga/Çılga Haan'ı konseye davet eder, üçü bir arada yeri yaratır ve anlaşmazlıkları çözerler. Kaynaklar: Seroşevskiy V. L. Yakutı, s. 658'den aktaran Bayat, F. Türk Şaman Mitolojisinin Teonimleri, Ötüken Yay., 2023,s.91. Bayat, F. Türk Şaman Mitolojisinin Teonimleri, Ötüken Yay., 2023
- Devr-i sabık yaratmak
Devr-i sabık yaratmak, geçmiş yönetimleri veya dönemleri eleştirmek, sorgulamak ve genellikle onların hatalarını ortaya çıkararak mevcut yönetimin meşruiyetini pekiştirmek anlamına gelir. Bu terim, siyasi bir strateji olarak sıkça kullanılır. Türkçe'deki tam karşılığı "geçmiş dönemin hesaplarını sormak" veya "eski defterleri açmak" olarak düşünülebilir. Yeni göreve gelen bir iktidar veya lider, seleflerinin uygulamalarını, yolsuzluk iddialarını veya başarısızlıklarını gündeme getirerek kendi yönetimlerinin daha doğru ve temiz olduğu algısını oluşturmaya çalışır. Bu terim özellikle Türk siyasetinde yaygın olarak kullanılır. Birçok siyasi lider, seçim kampanyalarında veya iktidara geldikten sonra "devr-i sabık yaratmayacakları" yönünde sözler verirler. Bu, geçmişle uğraşmak yerine geleceğe odaklanacakları ve intikam peşinde olmayacakları anlamına gelir. Ancak pratikte, bu söylemin tersine dönmesi ve eski dönemin hesaplarının sorulması da sıkça rastlanan bir durumdur.
- Kamer Genç'in bir anısı
Bir televizyon programının ortasında Sırrı Sakık, Kamer Genç’e hücum etti: "Siz Atatürk’ü savunarak soykırıma uğrayan Dersimli Kürtlere ihanet ediyorsunuz." Kamer Genç anında şu karşılığı verdi: "O kullandığınız cümlede bir kaç tane büyük yalan var. Birincisi Dersim bir ilin değil bölgenin adıdır ve benim ilim Cumhuriyetle beraber Tunceli. İkinci husus Dersim’de olanlar soykırım değil yeni kurulan bir devletin başkaldıranlara karşı önlem almasıdır. Bir başka yanlışınız ise Tunceli asla Kürt değildir. Biz Hazar kökenliyiz. Dilimiz de sizden farklı yani ne kırmançi ne de zazaca konuşuyoruz." Sırrı Sakık: "Seyid Rıza’ya ne diyeceksin?" Kamer Genç: "İngilizlerin oyununa gelmiştir. Tuncelililerin o dönem önderi, Atatürk’ün yoldaşı olan Diyap Ağadır... O yıllarda Şeyh Said ve Seyid Rıza’yı kullananlar şimdi PKK’yı kullanıyor." Anısına saygıyla Kamer Genç, ruhu şad olsun.
- Nike; Zafer Tanrıçası
Nike Kimdir? Nike (Νίκη), Yunan mitolojisinde zafer tanrıçası dır. Roma mitolojisindeki karşılığı Victoria’dır. Tanrıça Nike heykeli Genellikle kanatlı bir kadın figürü olarak tasvir edilir. Elinde çelenk (zafer tacı), palmiye dalı veya bazen bir kadeh bulunur. Hız, güç ve zaferi simgeler. Özellikle savaşlarda ve atletizmde başarıyla ilişkilendirilmiştir. Kökeni Babası Pallas (Titanlardan biri), annesi ise Styx (Yeraltı Nehri’nin kişileşmiş hâli) olarak anlatılır. Kardeşleri: Zelos (Hırs/Rekabet), Kratos (Güç) ve Bia (Şiddet). Bu dört kardeş birlikte Zeus’un sadık yardımcılarıdır. Zeus ile İlişkisi Titanlar ile Olimposlular arasındaki savaşta (Titanomakhia) Nike ve kardeşleri Zeus’un tarafını tutar. Sadakatlerinin ödülü olarak Nike, Zeus’un yakınında kalır ve ona zafer kazandıran güçlerden biri olur. Bu nedenle çoğu betimlemede Zeus’un yanında küçük, kanatlı bir figür olarak görünür. Tanrıça Nike Kültü ve Tapınakları Antik Yunan’da özellikle Atina’da önemli bir Nike kültü vardı. En bilinen yapılarından biri Atina Akropolisi’ndeki Nike Apteros Tapınağıdır (M.Ö. 5. yüzyıl). “Apteros Nike” yani Kanatsız Nike: Atinalılar, zafer tanrıçasının şehri terk etmemesi için kanatsız olarak tasvir etmişlerdir. Sanatta Nike Heykeller ve sikkelerde en çok tasvir edilen tanrıçalardan biridir. En ünlü eseri Samothrake Zaferi (Nike of Samothrace). Bu Hellenistik dönem heykeli (M.Ö. 2. yüzyıl) bugün Louvre Müzesi’nde sergileniyor. Kanatları açılmış, gemi pruvası üzerinde duruyor. Nike, çoğu zaman spor oyunlarının da koruyucusu sayılır, bu yüzden yarışlarda verilen ödüller onunla ilişkilendirilirdi. Sembolizmi Zafer, hız, başarı, savaşta üstünlük. Hem askerî zaferi hem de bireysel başarıyı simgeler. Modern dünyada da Nike markasının adını ondan aldığı bilinmektedir. Mitolojik Hikâyelerde Nike Nike, tek başına büyük mitlerde ana karakter olarak öne çıkmaz, ama her zaman “zaferin kişileşmiş hali” olarak karşımıza çıkar. Titan Savaşı (Titanomakhia) Zeus Titanlara karşı savaş açtığında Nike, kardeşleriyle birlikte Zeus’un yanında yer aldı. Onun zaferi simgelemesi, Olimpos’un Titanları yenmesinde ilahi bir işaret gibiydi. Bu yüzden Nike, savaşlarda tanrılara zafer getiren güç olarak görülür. Zeus’un Eşlikçisi Zeus tahtında otururken, Nike çoğu zaman onun yanında küçük, kanatlı bir tanrıça olarak tasvir edilir. Elinde zafer çelengi ile Zeus’a veya kahramanlara zafer armağan eder. Atletizm ve Yarışlar Yunan kültüründe Nike sadece savaş zaferi değil, spor müsabakalarında kazananları da temsil ederdi. Olimpiyat oyunlarında galiplere verilen defne dalları ve çelenkler Nike ile ilişkilendirilirdi. Sanatta Nike Nike, Antik Yunan ve Roma sanatında en çok işlenen tanrıçalardan biridir. İşte öne çıkan tasvirleri: Samothrake Zaferi (Nike of Samothrace) M.Ö. 2. yüzyıla ait, Louvre’da sergilenen heykel. Nike, gemi pruvası üzerinde, rüzgârda dalgalanan elbisesi ve açılmış kanatlarıyla tasvir edilmiştir. Hem hareket hem de zarafet açısından Hellenistik sanatın zirvesidir. Athena Nike Tapınağı (Atina Akropolisi) Tapınak, M.Ö. 427–424 yıllarında inşa edildi. Burada “Kanatsız Nike” (Apteros Nike) heykeli vardı. Efsaneye göre Atinalılar Nike’ın kanatlarını kestiler ki şehirden uçup gitmesin, zafer hep Atina’da kalsın. Sikkeler Üzerinde Nike Yunan ve Roma döneminde basılan birçok sikkenin arka yüzünde Nike tasviri vardır. Çoğunlukla zafer çelengi sunarken veya palmiye dalı tutarken görülür. Roma Dönemindeki Victoria Roma mitolojisinde Nike, Victoria adıyla devam etti. Zafer taklarının kabartmalarında, Roma imparatorlarının heykellerinde zaferi simgeleyen kadın figürü Victoria’dır. Özet Nike, büyük mitlerin baş kahramanı değil ama her zaferin simgesi dır. Hem tanrılara hem de insanlara zafer getirir. Sanatta özellikle Samothrake Zaferi heykeli ve Atina’daki Athena Nike Tapınağı ile ölümsüzleşmiştir. Athena Nike Tapınağı
- Miraç (Versiyon 2)
Miraç hadisesi gerçekten oldu mu? Olduysa nasıl oldu? Başka inançlarda da göğe yükselme olayı, göğe yükselip Tanrı ile konuşma ve hatta adeta "pazarlık yapma" var mı? Merak ve sorgu ile başlar öğrenmek...İnanmak ise başlıbaşına ayrı bir konu ve hesabı sorulacak önemli bir eylemdir. Miraç Hadisesi Receb ayının yirmiyedinci gecesidir. Mi’râc, merdiven demekdir. Resûlullahın göklere çıkarıldığı, bilinmiyen yerlere götürüldüğü gecedir. Sevgili Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" gördüğü her kabileye, İslâm'ı anlattı. Kendisini himaye edip, insanlara İslâm'ı tebliğ etmesinde yardımcı olmalarını istedi. Fakat hiç kimse ne müslüman oldu, ne de himaye etmeye yanaştı. Ayrıca hakaret, zulüm, işkence ve alay edip, yalanladılar. Alemlerin efendisi çok yorgun, aç, susuz, üzüntülü ve pek hüzünlü idi. Gündüzleri böyle geçiyor, gece geç vakitlere kadar bu hâl devam ediyordu. Mekkeli müşrikler, devamlı peşlerinde geziyor, Kabe'yi ziyarete gelen insanların müslüman olmasını engelledikleri gibi, Habîb-i ekrem efendimize "sallallahü aleyhi ve sellem" zulüm etmekten geri durmuyorlardı. Artık Resûlullah efendimiz için gidilecek bir yer yoktu. Her taraf düşman idi. O gece doğruca amcası Ebû Tâlib' in kızı Ümm-i Hânî 'nin, Ebû Tâlib mahallesinde bulunan evine geldi. Ümm-i Hânî, o zaman îmân etmemişti. "Kimdir o" deyince, Resûlullah efendimiz; " Amcan oğlu Muhammed'im. Kabul edersen, misafir geldim " buyurdu. Ümm-i Hânî; "Senin gibi doğru sözlü, emîn, asîl, şerefli misafire can fedâ olsun. Yalnız, teşrifinizi önceden bildirseydiniz, bir şeyler hazırlardım. Şimdi yedirecek bir şeyim yok" dedi. Resûlullah efendimiz; " Yiyecek, içecek istemem. Hiç biri gözümde yok. Rabbime ibâdet etmek, yalvarmak için bir yer bana yetişir " buyurdu. Ümm-i Hânî, sevgili Peygamberimizi içeri alıp; bir hasır, leğen ve ibrik verdi. Gelen misafire ikram etmek, onu düşmandan korumak, Araplar için en şerefli vazife sayılırdı. Bir evdeki misafire zarar gelmesi, ev sahibi için büyük yüz karası olurdu. Ümm-i Hânî; "Bunun Mekke'de düşmanları çok. Hattâ öldürmek isteyenler var. Şerefimi korumak için, sabaha kadar O'nu gözeteyim" diye düşündü. Babasının kılıcını alıp, evin etrafında dolaşmağa başladı. Ol hümâyûn-baht u ol kadri yüce, Ümm-i Hânî hânesindeydi gece. Resûlullah "aleyhisselâm", o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, af dilemeğe, kulların îmâna gelip, saadete kavuşmaları için duaya başladı. Çok yorgun, aç ve üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi. O anda Allahü teâlâ, Cebrail'e "aleyhisselâm"; "Sevgili peygamberimi çok üzdüm. Mübarek bedenini, nâzik kalbini çok incittim. Bu hâlde, yine bana yalvarıyor. Benden başka hiç bir şey düşünmüyor. Git, Habîbimi getir! Cennet'imi, Cehennem'imi göster. O'na ve O' nu sevenlere hazırladığım nimetleri görsün. O'na inanmıyanlara, sözleri, yazıları ve hareketleri ile O'nu incitenlere hazırladığım azâbları görsün. O'nu ben teselli edeceğim. O'nun nâzik kalbinin yaralarını ben saracağım" buyurdu. Cebrâil "aleyhisselâm", Resûlullah'ın yanına gelince, O'nu mışıl mışıl uyur buldu. Uyandırmağa kıyamadı. İnsan şeklinde idi. Mübarek ayağının altını öptü. Kalbi, kanı olmadığı için, soğuk dudakları Resûlullahı uyandırdı. Cebrâil'i "aleyhisselâm" hemen tanıdı ve; " Ey Cebrail kardeşim! Böyle vakitsiz niçin geldin. Yoksa bir hatâ mı ettim. Rabbimi gücendirdim mi? Bana acı haber mi getirdin? " buyurdu ve Rabbinin darılacağından çok korktu. Cebrâil "aleyhisselâm"; "Ey bütün yaratılmışların en üstünü! Ey Yaratanın sevgilisi, ey peygamberlerin efendisi, iyilikler menbâı, üstünlükler kaynağı olan şerefli ve büyük Peygamber! Rabbin sana selâm ediyor ve seni kendisine çağırıyor. Lütfen kalk gidelim" dedi. Sevgili Peygamberimiz abdest aldılar. Cebrâil "aleyhisselâm", Resûlullah efendimizin mübarek başına nurdan bir imame koydu, üzerine nurdan bir elbise giydirdi, mübarek beline yakuttan bir kemer taktı. Mübarek eline dört yüz inci ile süslü zümrütten bir asâ verdi. Her inci, Zühre yıldızı gibi parlardı. Mübârek ayağına yeşil zümrütten nâlin giydirdi. Sonra el ele tutuşup Kâbe'ye geldiler. Burada Cebrâil "aleyhisselâm", sevgili Peygamberimizin mübarek göğsünü yardı. Kalbini çıkardı. Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve îmân dolu bir tas getirip içine boşalttı ve göğsünü kapattı. Sonra Cebrâil "aleyhisselâm", Cennet'ten getirdiği Burak adındaki beyaz hayvanı işaret ederek; "Yâ Resûlallah! Buna bin! Bütün melekler yolunu bekliyorlar" dedi. Bu sırada Peygamber efendimize bir hüzün çöktü ve tefekküre daldı. O anda Allahü teâlâ, Cebrâil "aleyhisselâma"; "Ey Cebrâil! Suâl eyle! Habîbim niçin mahzun duruyor?" Suâl edince, Efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" cevap buyurdular ki: " Ben bu kadar izzet ve ikram gördüm. Hatırıma geldi ki, kıyamet günü zayıf olan ümmetimin hâli nasıl olur? Elli bin yıl, Arasat meydanında yayan olarak bunca günahlarını nasıl çekerler ve otuz bin yıllık yol olan sıratı nasıl geçerler?" Fermân-ı ilâhî geldi ki: "Ey Habîbim! Hatırını hoş tut. Senin ümmetine elli bin yıllık vakti bir an gibi ederim. Üzülme" buyurdu. Peygamber efendimiz, Burak'a bindi. Burak çok hızlı gidiyor, bir adımda gözün gördüğü yerin ötesine ulaşıyordu. Yolculuk esnâsında Cebrail "aleyhisselâm" sevgili Peygamberimize bâzı konak yerlerinde inip namaz kılmasını söyledi. Âlemlerin efendisi bunun üzerine tam üç defâ inerek namaz kıldı. Cebrail aleyhisselâm da namaz kıldığı yerleri bilip bilmediğini sordu. Cevâbını kendisi vererek; ilk indiği yerin Medîne olduğunu ve bu şehre hicret edeceğini haber verdi, öteki yerlerin de sıra ile Hz. Musa'nın "aleyhisselâm" Allahü teâlâ ile cihetsiz ve bilinmeyen bir şekilde konuştuğu Tûr-i Sînâ olduğunu, son olarak da İsâ "aleyhisselâmın" doğduğu Beyt-i Lahm 'da namaz kıldığını haber verdi. Sonra Kudüs'deki Mescid-i Aksâ 'ya geldiler. Mescid-i Aksâ'da, Cebrail "aleyhisselâm" bir kayayı parmağı ile delerek Burak'ı bağladı. Geçmiş peygamberlerden bâzısının ruhları insan şeklinde toplanmışlardı. Cemâatle namaz için; Âdem, Nûh ve İbrahim peygamberlere "aleyhimüsselâm" imâm olmaları sıra ile söylendi, özür dileyerek kabul etmediler. Cebrail; "Sen varken başkası imâm olamaz" diyerek Habîbullah'ı ileri sürdü. Peygamber efendimiz, peygamberlere imâm olup, iki rekat namaz kıldırdılar. Bundan sonra olan hâdiseyi şöyle naklettiler: "Cebrâil " aleyhisselâm" bana bir kap Cennet şarâbı, bir kap da süt getirdi. Sütü aldım. Cebrail "aleyhisselâm" bana, fıtratı seçtin (iki cihan saadetini seçtin) dedi. Daha sonra iki bardak daha sundular. Biri su, biri bal, ikisinden de içtim. Cebrail; "Bal, ümmetinin kıyamete kadar devam edeceğine, su da, ümmetinin günahlarından temizlenmesine işarettir" dedi. Sonra beraberce göğe yükseldik. Cebrail " aleyhisselâm" kapıyı çaldı. "Sen kimsin?" dediler. "Ben Cebrail'im", "Peki yanındaki kim?" "O da Muhammeddir " aleyhisselâm " "O'na ( göğe çıkmak için vahiy ve Mîrâc daveti) gönderildi mi?" "Evet, gönderildi" dedi. "Merhaba gelen zâta! Bu gelen kişi ne güzel yolcu?" dediler ve hemen kapı açıldı ve kendimi Âdem'in "aleyhisselâm" karşısında buldum. Bana "Merhaba" dedi ve dua etti... Burada çok melekler gördüm. Hepsi kıyamda huşu ve hudû ile durmuşlar "Subbûhün kuddûsün rabb-ül-melâiketi ver-rûh" zikriyle meşguldüler. Cebrâil’e sordum; "Bu meleklerin ibâdeti bu mudur?" "Evet. Bunlar yaratılalıdan beri, tâ kıyamete kadar kıyam üzere olurlar. Hak teâlâdan dile ki, bu ibâdeti ümmetine nasîb etsin" dedi. Hak teâlâdan diledim. Duamı kabul etti. Namazda olan kıyam odur. (Orada) bir cemâate uğradım. Melekler, onların başlarını ezerler, tekrar eski hâlini alır. Yine döverler, yine eskisi gibi olurdu. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Cuma'yı ve cemâati terk edenlerdir. Rükû ve secdeleri tamam yapmayanlardır" dedi. Bir cemâat gördüm. Aç ve çıplak idiler. Zebaniler onları Cehennemide otlamağa sürerlerdi. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Fakirlere merhamet etmiyenler ve zekât vermiyenlerdir" dedi. Bir cemaate uğradım. Önlerine nefis yemekler koymuşlar. Bir yanda da leş duruyor. O nefis yemekleri bırakmış, leşi yerlerdi. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Bunlar, helâli terk edip, harama meyl eden erkek ve kadınlardır. Helâl malları varken, haram yiyen kimselerdir" dedi. Arkasındaki yükün çokluğundan, harekete mecâli kalmamış olan bir (takım) kimseler gördüm. O haliyle halka seslenip, üzerine biraz daha yük koymalarını istiyorlardı. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Bu kimseler, emanete hıyanet edenlerdir. İnsanların hakkını almış iken, yine zulmederler" dedi. Kendi etlerini kesip yiyen bir grup insana uğradık. "Bunlar kimlerdir?" dedim. Cebrail "aleyhisselâm"; "Bunlar gıybet edenler ve söz taşıyanlardır" dedi. Yüzleri siyah, gözleri gök, üst dudakları alınlarına erişmiş, alt dudakları ayaklarına sarkmış, ağızlarından kan ve irin akmakta olan bir grup insan gördüm. Onlara, ateşten kadehlerle Cehennemden akan zehirli kan ve irin içirirler, onlar merkepler gibi bağırırlar idi. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Bunlar içki içenlerdir" dedi. Bir grup insanlara rastladık, dilleri kafalarından çekilmiş, şekilleri değiştirilip hınzır (domuz) suretine tebdil olmuş olarak azâb olunurlar. Cebrail "aleyhisselâm"; "Bunlar yalan yere şâhidlik yapanlardır" dedi. Başka bir kavme rastladık. Karınları şişmiş ve aşağı sarkmış, renkleri gök olmuş, el ve ayakları bağlanmış, yerlerinden kalkamazlar. Cibrîl’e bunları sordum. "Bunlar faiz yiyenlerdir" dedi. Bir kısım kadınlara rastladık. Yüzleri siyah, gözleri gök. Ateşten elbise giydirmişler. Melekler onlara ateşten gürzlerle vururlar. Onlar köpek ve hınzırlar gibi bağrışırlar. "Bunlar kimlerdir?" dedim. Cibrîl; "Bunlar zinâ edenler ve kocalarını inciten kadınlardır" dedi. Bir cemaat gördüm. Çok kalabalık idi. Cehennem vadilerinde haps edilmişlerdi. Ateş, onları yakar, tekrar dirilirler, tekrar yakardı. "Bunlar kimlerdir?" dedim. "Bunlar babalarına âsî olanlardır" dedi. Bir cemâate uğradım. Ekin ekerler ve bir anda yetişip başak verir. "Bunlar kimlerdir?" dedim. Cebrail; "Allahü teâlâ için ibâdet edenlerdir" dedi. Bir deryâya vardım. Bu deryâanın acâib hâlini anlatmak mümkün değildir. Sütten beyaz olup dağlar gibi dalgaları vardı. "Bu deryâ nedir?" dedim. "Bu deryânın adı Hayat Denizi'dir. Hak teâlâ ölüleri dirilteceği zaman, bu deryâdan yağmur yağdırır. Çürümüş, dağılmış bedenler dirilip, ot biter gibi mezardan kalkarlar" dedi... Sonra ikinci kat göğe çıktık. Cebrâil "aleyhisselâm" yine kapıyı çaldı. Denildi ki: "Sen kimsin?" "Ben Cebrâilim" , "Peki yanındaki kim?""O da Muhammed aleyhisselâm dır." "O'na vahy ve Mîrâc daveti gönderildi mi?" "Evet geldi" dedi. "Merhaba gelen zâta. Bu gelen kişi ne güzel yolcu" denildi ve hemen kapı açıldı. Kendimi teyze çocukları İsâ ile Yahya bin Zekeriyyâ'nın "aleyhimesselâm)" yanında buldum. Bana; "Merhaba" dediler. Ve duada bulundular... Meleklerden bir cemâate rastladım. Saf bağlayıp durmuşlar, cümlesi rükûda idi. Kendilerine mahsus bir tespihleri vardı. Devamlı olarak rükûda dururlar, başlarım kaldırıp, yukarı bakmazlar. Cebrâil "aleyhisselâm"; "Bu meleklerin ibâdeti böyledir. Hak teâladan iste de ümmetine nasîb olsun" dedi. Duâ ettim. Kabûl buyurup, namazda rükûu ihsan eyledi. Sonra üçüncü kat göğe çıktık. Aynı suâl ve cevaptan sonra, kapı açıldı ve kendimi Yûsuf'un "aleyhisselâm" yanında buldum. Baktım ki kendisine güzelliğin yarısı verilmiş. Bana, "Merhaba" dedi ve dua etti... Çok melekler gördüm. Saf hâlinde, cümlesi secdede idiler. Yaratılalıdan beri secdede olup, kendilerine mahsus tesbih ile tesbih ederler. Cebrail "aleyhisselâm"; "Bu meleklerin ibâdeti böyledir. Allahü teâlâdan iste ki, bu ameli ümmetine müyesser eylesin" dedi. Hak teâlâdan diledim. Kabul edip namazda size nasîb eyledi. Dördüncü kat göğe eriştim. Saf gümüşten yapılmış, nurdan bir kapısı var. Nûrdan bir kilit vurmuşlar. Kilidin üzerinde, "Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah" yazılı idi. Aynı suâl ve cevaptan sonra kendimi, İdrîs'in "aleyhisselâm" yanında buldum. Bana "Merhaba" dedi ve duada bulundu. Allahü teâlâ, onun hakkında (meâlen); "Biz onu yüksek bir mekâna ref'ettik" buyurmuştur. (Meryem sûresi: 57) Bir melek gördüm. Bir kürsî üzerine oturmuş, gamlı ve üzüntülü idi. Etrafında o kadar çok melek vardı ki, sayısını ancak cenâb-ı Hak bilir. Sağında nûrânî melekler gördüm. Yeşiller giymişler, çok güzel kokuları var. Her birinin güzelliğinden yüzlerine bakılmaz. Sol tarafında ağızlarında ateşler saçan melekler vardı. Önlerinde ateşten mızrak ve kamçılar var. Öyle gözleri var ki, bakmağa takat getirilmez. Taht üzerinde oturan meleğin, başından ayağına kadar gözleri var. Dâima önündeki deftere bakar, bir an gözünü ondan ayırmazdı. Önünde bir ağaç vardı. Her yaprağında bir kişinin ismi yazılmıştı. Önünde leğen gibi bir şey vardı. Kâh sağ eliyle ondan bir şey alıp sağındaki nûrânî meleklere teslim eder, kâh sol eliyle bir şey alıp solundaki zulmânî meleklere verirdi. (Bu) meleğe nazar edince, kalbime bir korku geldi. Cebrail'e; "Bu melek kimdir?" dedim. "Azrâil'dir. Bunun yüzünü görmeğe kimsenin takati yetmez" dedi. Yanına varıp; "Ey Azrâil! Bu, âhır zaman peygamberidir ve Allahü teâlânın habîbî, sevgilisidir " dedi. Azrâil "aleyhisselâm" başını kaldırıp tebessüm etti. Kalkıp bana tazim etti; "Merhaba! Hak teâlâ senden daha şerefli bir kimse yaratmadı. Ümmetin de, cümle ümmetlerden üstündür. Ben senin ümmetine, baba ve analarından daha çok acırım" dedi. "Senden bir ricam vardır. Ümmetim zayıftır. Onlara yumuşak davranasın. Ruhlarını rıfk ile alasın" dedim. "Seni en son peygamber olarak gönderen ve kendine habîb kılan Allahü teâlânın hakkı için, Allahü teâlâ gece ve gündüzde yetmiş kerre; "Ümmet-i Muhammed'in ruhlarını yumuşaklıkla ve kolaylıkla al ve işlerini lütf ile gör" diye emreder. Bunun için ben de senin ümmetine, ana ve babalarından daha ziyâde şefkat ederim" dedi. Sonra beşinci kat göğe çıktık, orada Hârûn'la "aleyhisselâm" karşılaştık. Bana "Merhaba" dedi ve hayır duada bulundu. Beşinci kat gök meleklerinin ibâdetlerini gördüm. Cümlesi ayakta duruyor ve ayaklarının parmaklarına nazar ediyor, asla başka yere bakmıyor, yüksek sesle teşbih ediyorlardı. Cebrâilden "aleyhisselâm"; "Bu meleklerin ibâdeti böyle midir?" diye sordum. "Evet, Hak teâlâdan dile de, bu ibâdeti ümmetine nasîb eylesin" dedi. Dua ettim. Cenâb-ı Hak ihsan etti. Sonra altıncı kat göğe çıktık. Orada Mûsâ "aleyhisselâm" ile karşılaştık. Bana "Merhaba" dedi ve hayır duada bulundu. Sonra yedinci kat göğe yükseldik, aynı soru-cevaptan sonra İbrahim'i "aleyhisselâm" Beyt-i Ma'mûr'a arkasını dayamış olarak buldum. O Beyt-i Ma'mûr ki, her gün oraya yetmiş bin melek giriyor (bir daha sıraları gelmiyor). İbrahim'e "aleyhisselâm" selâm verdim. Selâmımı aldı. "Merhaba sâlih peygamber, sâlih oğul" dedi. (Sonra;) "Yâ Muhammedi Cennet'in yeri gayet latif ve toprağı temizdir. Ümmetine söyle, oraya çok ağaç diksinler" dedi. "Cennet'e ağaç nasıl dikilir?" dedim. "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" (Bir rivayette ise; "Sübhânellahi vel-hamdülillahi ve lâ ilahe illallahü val-lahü ekber" teşbihini okuyarak" dedi. (Cebrâil aleyhisselâm) sonra beni, Sidret-ül-müntehâ'ya götürdü. Sanki onun yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri de kuleler gibi idi. O, Allahü teâlânın emirlerinden herhangi birisiyle karşılaştığında, öylesine değişiyordu ve güzelleşiyordu ki, Allahü teâlânın yaratmış olduğu mahlûkâtından, hiç kimse onun güzelliğini anlatamaz. Cebrâil "aleyhisselâm", Sidret-ül-müntehâ'nın ilerisine iletti ve bana veda eyledi. Dedim ki: "Ey Cebrâil! Beni yalnız mı bırakıyorsun?" Cebrâil "aleyhisselâm" ızdırâba düştü. Hak teâlânın heybetinden titremeğe başladı ve; "Yâ Muhammed! Eğer bir adım (daha) atarsam, Allahü teâlânın azametinden helâk olurum. Bütün vücûdum yanar, yok olur" dedi." Âlemlerin efendisi, buraya kadar Cebrail "aleyhisselâm" ile gelmişti. Cebrail "aleyhisselâm", burada kendisini, yaratılmış olduğu suret üzere altı yüz kanadını açmış, her bir kanadından inciler, yakutlar saçılır bir hâlde Resûlullah'a gösterdi. Sonra ziyası güneşten daha parlak, Refref adında yeşil bir Cennet yaygısı geldi. Durmadan Allahü teâlânın zikriyle meşgul oluyor, bulunduğu âlemi tesbîh sadâsı dolduruyordu. Peygamber efendimize selâm verdi. Resûlullah efendimiz Refrefin üzerine oturdu. Bir anda çok yükseklere çıktılar, hicâb denilen yetmiş bin perdeden geçtiler. Her hicâb arası çok uzak idi. Her perdede vazifeli melekler vardı. Refref, Peygamber efendimizi birer birer o perdelerden geçirdi. Böylece; kürsî, arş ve rûh âlemlerini aştılar. Habîb-i ekrem ve Nebiyy-i muhterem "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz, her bir perdeden geçerken; "Korkma yâ Muhammed! Yaklaş, yaklaş!" diye emredildiğini duyuyordu. Öyle yakın oldu ki, Kâbe-kavseyn makâmına erişti. Bilinmeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde, Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak rü'yet hâsıl oldu yâni Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiç bir mahlûkun bilemiyeceği, anlıyamıyacağı nimetlere kavuştu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri "kuddise sirruh" Mektûbâtında buyuruyor ki: "O Server "aleyhisselâtü vesselam", mîrâc gecesinde, Rabbini dünyâda görmedi. Âhırette gördü. Çünkü, Resul aleyhisselâm o gece, zaman ve mekân çevresinden dışarı çıktı. Ezelî ve ebedî bir ân buldu. Başlangıcı ve sonu, bir nokta olarak gördü. Cennet'e gideceklerin, binlerce sene sonra Cennet'e gidişlerini ve Cennet'te oluşlarını o gece gördü. İşte o makamdaki görmek, dünyâda görmek değildir, Âhıret görmesi ile görmektir." Peygamber efendimize; "Rabbini sena eyle!" buyrulduğunda, O hemen; "Ettehiy-yâtü lillahi vessalevâtü vettayyibât" (yâni, bütün lisânlar ile olan medhler, övgüler ve senalar, beden ile olan hizmetler ve tâatler, mal ile olan iyilikler ve ihsanlar Allahü teâlâ için olsun) dedi. Önce Allahü teâlâ, Habîbine gözsüz, kulaksız, vasıtasız, mekansız olarak; "Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh. (Ey Resûlüm! Selâmım, bereketim ve rahmetim senin üzerine olsun)" buyurarak, selâm verdi. Peygamber efendimiz; "Esselâmü aleynâ ve ala ibâdillâhissalihîn (Yâ Rabbî! Bize ve sâlih kullarına da selâm olsun)" diye cevap verdiler. Bunu işiten melekler, hep bir ağızdan; "Eşhedü enlâ ilahe illallahve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh (Gözümle görmüş gibi bilir ve inanırım ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve resulüdür)" dediler. Peygamber efendimiz; "Esselâmü aleynâ..." deyince, Allahü teâlâ; "Ey Habîbim! Burada ikimizden başka kimse yoktur. Niçin aleynâ (bize) dedin?" buyurdu. Resûlullah efendimiz; " Yâ ilâhi! Ümmetimin bedenleri gerçi benimle değildir. Lâkin ruhları benimledir. Nazar-ı inayetim ve kemâ-i himmetim onlardan uzak değildir. Bana selâm verdin, beni cümle kötülüklerden uzak eyledin. Âhır zaman fitnesine uğramış, o fakir, dertli ümmetimi, bu büyük ikram ve ihsanlardan nasıl mahrum edeyim? Böyle nimetten onları nasıl nasîbsiz kılayım?" diye cevap verdi. Allahü teâlâ buyurdu kî: "Ey Habîbim! Bu gece benim misâfirimsin. Dile benden ne istersin?" Resûlullah efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem"; "Ümmetimi isterim (yâ Rabbî)" dedi. Rivayete göre bu şekilde Hak teâlâ, bu suâli yedi yüz defâ tekrarladı. Resûlullah efendimiz hepsinde; "Ümmetimi isterim" diye cevap verdi. Allahü teâlâ; "Hep ümmetini istersin" buyurunca, O; "Ey Rabbim! Dileyen benim, veren sensin. Cümle ümmetimi bana bağışla" diye taleb etti. Cenâb-ı Hak; "Eğer ümmetinin hepsini bu gece sana bağışlarsam, benim rahmetim ve senin izzetin zahir olmaz. Bir kısmını bu gece sana bağışladım. İki kısmını te'hir ettim. Kıyamet günü sen dileyesin, ben bağışlıyayım. Tâ ki, benim rahmetim ve senin izzetin (şerefin) belli olsun" buyurdu. Sevgili Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" bir hadîs-i şeriflerinde buyurdular ki: "O gece (Mîrâc gecesi), Allahü teâlâdan cümle ümmetimin hesabını bana ısmarlamasını istedim. Hak teâlâ buyurdu ki: "Yâ Muhammedi Bundan muradın odur ki, hiç kimse, ümmetinin kabahatlerine muttali olmasın. Benim muradım odur ki, sen şefkatli peygambersin, yabancılara olduğu gibi, senden dahî kabahatleri ve çirkin işleri örtülü olsun. Yâ Muhammed! Sen onların yol göstericisisin. Ben onların Rabbiyim. Sen onları yeni gördün. Ben evvelden ebede onlara nazar ettim ve nazar ederim. Yâ Muhammed! Eğer senin ümmetin ile söyleşmeği sevmeseydim, kıyâmet günü onları hesâba çekmezdim. Büyük ve küçük hiç bir günahlarını sormazdım." “Allahü teâla buyurdu ki: “Yâ Muhammed! Mübarek gözünü aç ve ayağının altına nazar eyle.” Baktım, bir avuç toprak gördüm. Hak teâlâ buyurdu ki: "Cümle var olan şeyler senin ayağının toprağıdır. O toprağı mı dostun huzuruna getirdin? Bir dost eteğine bulaşan tozu bağışlamaktan bana, senin ümmetini bağışlamak daha kolaydır." Yâ Habîbim nedir ol kim diledin, Bir avuç toprağa minnet mi eyledin? Ben sana âşık olunca ey şerif. Senin olmaz mı dü âlem ey latif? Peygamber efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde buyurdular ki: "Hak teâlâya bir nice suâller ettim. Cevâbını işittim. Suâl ettiğime pişman oldum. (Bunlardan bâzıları şunlardır.) "Yâ Rabbî! Cebrâile altı yüz bin kanat verdin. Buna karşı bana olan ihsanın nedir?" Hak teâlâ buyurdu ki: "Senin bir kılın bana Cebrâilin altı yüz bin kanadından sevgilidir. Senin bir kılının sebebiyle, binlerce âsî günahkârı kıyamet günü âzâd ederim. Yâ Muhammed! Cebrâil kanadını açsa, doğu ile batı arasını doldurur. Sen şefâat etsen, doğu ile batı arası âsî dolu olsa, hepsini sana bağışlarım." Dedim ki: "Pederim Âdem'e "aleyhisselâm" karşı melekleri secde ettirdin. Buna karşı, bana olan ikramın nedir?" Hak teâlâ buyurdu ki: "Meleklerin, Âdem'e secde etmeleri, senin nurunun, onun alnında olması sebebiyledir. Yâ Muhammed! Sana ondan üstün şey verdim. İsmini ismime yakın eyledim ve Arş-ı âlâ üstüne yazdım. O zaman Âdem yaratılmamış idi, nâmı ve nişanı yok idi. Senin ismini gökler kapısında, hicâblar üzerinde, Cennetler kapısında, köşkler ve ağaçlarda, Cennetin her yerinde yazdım. Cennette, üzerinde "Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah" yazılmış olmayan hiç bir şey yok idi. Bu mertebe, Âdem'e verilen mertebeden daha üstündür. Zâtıma mir'ât edindim zâtını, Bile yazdım adım ile adını Yâ Rabbî! Nûh’a "aleyhisselâm" gemi verdin. Buna karşı bana ne ihsan eyledin?" Buyurdu ki: "Sana Burak verdim ki, bir gecede yerden Arşa eriştirdim. Cennet ve Cehennemi gördün. Ümmetine de mescidler verdim ki, kıyamet günü gemilere biner gibi ümmetin o mescidlere binip, Sıratı göz açıp yumacak kadar zamanda geçip Cehennem'den halâs olurlar." "Yâ Rabbî! İsrail oğullarına kudret helvası ile bıldırcına benzer kuş eti indirdin. "Hak teâlâ buyurdu ki: "Sana ve ümmetine, dünyâ ve âhıret nimetini ihsan ettim. İsrail oğullarının şekillerini, insan suretinden; ayı, maymun ve hınzır suretine çevirdim. Senin ümmetinin hiç birini öyle yapmadım. Onların amelleri gibi amel etseler dahî, bu belâyı onlara reva görmedim. Yâ Muhammed! Sana bir sûre verdim ki, ona benzer bir sûre Tevrâtta ve İncilde yoktur. O sûre Fâtiha sûresidir. Her kim o sûreyi okusa, vücudu Cehenneme haram olur. O kimsenin ana ve babasının azabını hafifletirim. Yâ Muhammed! Ben, senden ekrem (kıymetli, üstün, şerefli) kimse yaratmadım. Sana ve ümmetine gecede ve gündüzde elli vakit namaz farz ettim. Yâ Muhammed! Her kim benim birliğimi kabûl ederse ve bana ortak koşmaz ise Cennet onlarındır. Böyle olan ümmetine Cehennem'i haram ettim. Ümmetine karşı rahmetim, gadabımı aşmıştır. Yâ Muhammed! Benim katımda cümle halktan ekremsin, şereflisin. Kıyâmet günü sana o kadar ikramlar yaparım ki, cümle âlem hayret ederler. Ey Habîbim! Sen Cennete girmeyince, sâir enbiyâya ve ümmetlerine yasaktır. Senin ümmetin girmeyince, gayri ümmet girmez. Yâ Muhammed! İster misin ki, senin ve ümmetin için neler hazırladım göresin? "İsterim yâ Rabbî! dedim. İsrâfil'e hitâb edip; "Ey İsrâfil! Kulum ve emînim ve resûlüm Cebrâile de ki, Habîbimi Cennet’e iletip, Habîbim ve ümmeti için Cennet'te neler hazırladım ise göstersin. Tâ ki, mübârek hatırı endişeden halâs ola buyurdu." Âlemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimiz, İsrâfil "aleyhisselâm" ile birlikte Cebrail "aleyhisselâmın" yanına geldiler. Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için Cebrail "aleyhisselâm", Peygamber efendimizi "sallallahü aleyhi ve sellem" Cennete götürdü. Melekler, ellerinde biri hulle, diğeri nûr dolu tabaklarla bekliyorlardı. Cebrail aleyhisselâm; "Yâ Resûlallah! Bunlar, Adem aleyhisselâmdan seksen bin yıl önce yaratıldı. Bu makamda, tabaktakileri sana ve ümmetine saçmak için sabırsızlanırlar. Kıyamet günü Hazretin ve ümmetin, Allahü teâlânın emriyle Cennet'in eşiğine ayak basınca, bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize saçacaklardır" dedi. Cennet'te vazifeli olan Rıdvan ismindeki melek, onları karşıladı. Peygamber efendimize müjdeler verdi ve; "Hak teâlâ, ikisini senin ümmetine, birini de diğer ümmetlere vermek için Cennet'i üç kısım etti" dedi ve Cennet'in her tarafını gezdirdi. Habîb-i ekrem efendimiz buyurdular ki: "Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş'ın yukarısında akar. Bir yerden su, süt, hamr ve bal çıkar. Asla birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı zebercedden idi. İçindeki taşlar cevahir, balçığı anber, otları za'ferân idi. Etrafına gümüş bardaklar koymuşlar, sayıları gökteki yıldızlardan ziyâde idi. Çevresinde kuşlar olup, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese ve o ırmaktan içse, Hak teâlânın rızâsına mazhar olur. Cebrâile; "Bu ırmak nedir? diye sordum. "Kevserdir. Hak teâlâ, onu sana vermiştir. Sekiz Cennette olan bostanlara bu kevserden akar dedi. O ırmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakuttan idi. Cebrâile suâl ettim. "Senin hâtûnlarının menzilleridir dedi. O çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi ve cümlesi avaz edip, envâ-i nağmeler ile terennüm ederlerdi. Derlerdi ki: "Biz sevinçli ve neşeliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz donanmışız, hiç üryan olmayız. Biz gençleriz, hiç yaşlanmayız. Biz iyi huyluyuz, hiç kızmayız. Biz hep böyleyiz, hiç ölmeyiz. Saadet köşklerine ve ağaçlarına erişip, onların nağme ve sedaları her yeri kaplar. Öyle hoş sesleri vardır ki, o nağmeler dünyâya gelseydi, ölüm ve mihnet dünyâda olmazdı. Cebrail dedi ki: "Bunların yüzlerini görmek ister misin? "isterim dedim. Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel suretler gördüm ki, eğer bütün ömrümce onların güzelliğini anlatsam, bitiremem. Yüzleri sütten beyaz, yanakları yakuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten yumuşak ve ay gibi ışıklı, kokuları miskten daha güzeldi. Saçları gâyet siyah, kimi örülmüş, kimi toplanmış, kimi salıverilmiş, otursa, etrafında çadır gibi olur, kalksa, ayağına kadar uzanırdı. Her birinin önünde bir hizmetçi dururdu. Cebrâil; "Bunlar, senin ümmetin içindir dedi. Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdular ki: "Sekiz Cennetin bağ ve bostanını ve türlü nimetlerini gördüm. Cehennem'i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi. Cebrâil elimi tutup, Cehennem'in en büyük meleği Mâlik'e götürdü: "Ey Mâlik! Hazret-i Muhammed, düşmanların Cehennem'deki yerlerini görmek ister (O'na Cehennem'i göster)" dedi. Mâlik, Cehennemin tabakalarını açtı. Yedi tabaka (nın hepsini) gördüm. Yedinci tabakaya Hâviye derler. Onun azabı, diğer tabakalardan kat kat ziyâde idi. Mâlik'e suâl ettim: "Bu tabakada hangi taifeye azâb olunur? Mâlik; "Fir'avn ve Kârûn ve senin ümmetinin münfıklarına azâb olunur dedi. Altıncı tabaka Lazydir. Orada, müşriklere (hiç dîni olmayanlara) azâb olunur. Beşinci tabaka Hutâmedir. Orada; ateşe, öküze tapanlara, budistlere azâb olunur. Dördüncü tabaka Cahîmdir. Orada; güneşe, yıldızlara tapanlara azâb olunur. Üçüncü tabaka Sakardır. Orada, hıristiyanlara azâb olunur. İkinci tabaka Saîrdir. Orada yahudilere azâb olunur. Birinci tabaka Cehennemdir. Bunun azabı öbür tabakaların azâbından az idi. (Buna rağmen) orada ateşten yetmiş bin derya gördüm. Her bir derya o kadar büyük idi ki, eğer yerleri ve gökleri bir deryaya atsalar ve bir meleğe emretseler, bin yıl arasa bulmak mümkün olmazdı. Zebaniler (Cehennem'de vazifeli melekler) öyle azametli idi ki, eğer onların biri, yerleri ve gökleri ağzının bir kenarına koysa, hiç belli olmazdı. O deryalar dalgalanıp, korkunç sedalar hâsıl olurdu. Eğer o sesten dünyâya az bir ses gelseydi, bütün canlılar helak olurdu. "Bu tabaka hangi taife içindir? diye suâl ettim. Mâlik cevap vermedi. Tekrar suâl ettim. Sükût etti... Cebrâil, Mâlike; "Senden cevap bekliyor dedi. O da; "Beni mazur gör diye özür diledi. Ben; "Her ne ise cevap ver ki, bugün tedâriki mümkün ola dedim. Mâlik; "Yâ Resûlallah! Senin ümmetinin âsîleri içindir, onlara nasihat eyle. Tâ ki bu korkunç yerden kendilerini korusunlar. Vücutlarını böyle azaba sürükleyecek şeylerden kaçınsınlar. O gün ben âsîlere merhamet etmem. Ne ak sakallı ihtiyarlarına, ne de gençlerine şefkat göstermem dedi." Âlemlerin efendisi ağlamaya başladı. Mübarek başından sarığını çıkarıp, şefâate ve (Allahü teâlâya) yalvarmağa başladı. Ümmetinin zayıflığını ve böyle azaba takat getiremeyeceklerini söyleyerek, o kadar çok ağladı ki, Cebrail "aleyhisselâm" ve cümle melekler de beraber ağlaştılar. Allahü teâlâdan hitap geldi ki: "Ey Habîbim! Senin hürmetin ve kıymetin benim katımda büyüktür, duan kabul olunmuştur. Hatırını hoş tut. Seni, muradına eriştirdim. Sana öyle bir makam veririm ki, pek çok sayıda âsileri, senin şefaatin ile bağışlarım. Tâ ki, sen yeter diyesin. Ey Habîbim! Her kim, benim emrimi tutarsa azâb ve cezadan kurtulur, rahmetime nail olur. Cennette beni görmek şerefine kavuşur. Sana ve ümmetine gecede ve gündüzde elli vakit namaz farz ettim." Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve selem devam" ederek; "O makamdan (sonra) Arş'a eriştim. Semâvâttan geçip, Mûsâ'nın "aleyhisselâm" bulunduğu makama geldim. Bana; "Hak teâlâ, sana ve ümmetine ne farz eyledi" dedi. Ben de; "Her gün ve gece için elli vakit namaz kılınmasını bana farz kıldı" dedim. "Rabbine dön biraz hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz. Ben İsrâil oğullarını denedim ve yokladım" dedi. Bunun üzerine, Rabbime döndüm ve dedim ki: "Yâ Rabbî! Ümmetimden (bu emri) biraz hafif eyle." Bunun üzerine elli vakitten sâdece beş vakit indirdi. Mûsâ'ya "aleyhisselâm" döndüm ve (beş vakit indirdi) dedim. Dedi ki: "Rabbine dön! Biraz daha hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz. Böylece Mûsâ "aleyhisselâm" ile Rabbimin arasında gidip geldim ve nihayet Allahü teâlâ şöyle buyurdu: "Bu namazı beş vakte indirdim. Her namaz için on sevâb vardır. Bu bakımdan sonunda yine elli namaz olur. Zîrâ her kim bir sevabı kastedip de yapamazsa, onun için bir sevâb yazılır. Fakat yaparsa, bire mukabil tam on sevâb yazılır. Fakat bir günaha kasdedip yapmazsa, hiç bir şey yazılmaz. Yaparsa, ancak o bir günah olarak kayda geçer. Sonra Mûsâ'ya "aleyhisselâm)"inip durumu anlattım. Yine; "Dön, biraz daha hafifletmesini dile" dedi. Bunun üzerine ona; "Rabbime çok münâcâtta bulunduğum için artık utanıyorum" dedim" buyurdular. Allahü teâlâ böylece, sevgili Peygamberimizin çektiği sıkıntılarla yaralanan mübarek kalbini, teselli eyledi. Hiç bir mahlûkuna vermediği, kimsenin bilemiyeceği, anlayamıyacağı nimetleri, O'na ihsan eyledi. Âlemlerin efendisi, sonra bir anda Kudüs'e ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hânî'nin evine geldiler. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi. Dışarda dolaşan Ümm-i Hânî uyuklamış, bir şeyden haberi olmamıştı. Peygamber efendimiz, Kudüs'ten Mekke'ye gelirken, Kureyş'in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kabe yanına gidip mîrâcını anlattı. Kafirler; "Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış" diye alay ettiler. Müslüman olmağa niyetli olanlar da tereddüde düştüler. Müşriklerden bâzıları sevinerek, Ebû Bekr'in evine geldiler. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Kapıya çıkınca; "Ey Ebû Bekr! Sen çok kerre Kudüs'e gidip geldin. İyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?" diye sordular. Hazret-i Ebû Bekr; "İyi biliyorum. Bir aydan fazla" dedi. Bu söze sevinen kâfir gürûhu; "Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur" dediler. Gülüp, alay ederek ve hazret-i Ebû Bekr'in de kendileri gibi düşüneceğini umarak; "Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı" dediler. Hazret-i Ebû Bekr'e sevgi, saygı gösterip bel bağladılar. Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh", Resûlullah efendimizin mübarek adını işitince; "Eğer O söyledi ise doğrudur. Bir anda gidip geldiğine ben de inandım" deyip içeri girdi. Kâfirler şaşkınlık içinde; "Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekr'e sihir yapmış" diyerek geri döndüler. Hazret-i Ebû Bekr, hemen Resûlullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle; " Yâ Resûlallah! Mîrâcınız mübarek olsun! Bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdiği ve mübarek yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nîmetlendiridiği için Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun!" dedi. Hazret-i Ebû Bekrin sözleri kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, îmânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah efendimiz o gün, Ebû Bekr'e "Sıddîk" dedi. Bu adı almakla, derecesi bir kat daha yükseldi. Bu hâle çok kızan kâfirler, mü'minlerin kuvvetli îmânına, Peygamberimizin her sözüne hemen inanmalarına, O'nun çevresinde pervane gibi dönmelerine dayanamadılar. Resûlullah efendimizi mahcup ve mağlûb etmek için, imtihan etmeğe başladılar: "Yâ Muhammedi Kudüs'e gittim diyorsun. Söyle bakalım, mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var?" gibi sorular sordular. Resûlullah efendimiz hepsine birer birer cevap verdiler. Efendimiz cevap verirken, hazret-i Ebû Bekr; "öyledir yâ Resûlallah" derdi. Hâlbuki, Resûlullah efendimiz edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyurdu ki: "Mescid-i Aksa'da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O anda, Cebrâil "aleyhisselâm" Mescid-i Aksâ'yı gözümün önüne getirdi. Pencerelerini görüp sayıyor ve sorularına, hemen cevap veriyordum." Resûlullah efendimiz, yolda develi yolcular gördüğünü söyledi. "İnşâallah Çarşamba günü gelirler" buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke'ye ulaştı. Kervandaki-lere sorduklarında fırtına eser gibi olduğunu ve bir devenin yıkıldığı söylediler. Bu hâl mü' minlerin îmânını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığı da gittikçe arttı. Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27' sinde Cuma gecesi vuku bulan bu mucizeye mîrâc denir. Resûlullah, mîrâca, rûh ve bedeni ile uyanık bir hâlde çıktı. Mîrâc gecesinde O'na nice ilâhî hakîkatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Ayrıca Bekara sûresinin son iki âyet-i kerîmesi ihsan edildi. Mîrâc; Kur'ân-ı kerîmde, İsrâ ve Necm sûresi ile bâzı hadîs-i şerîflerde bildirilmektedir. Sevgili Peygamberimiz mîrâcdan sonra Eshâbına Cennet'i anlatırken buyurdular ki: "Yâ Ebâ Bekr'! Senin köşkünü gördüm. Kızıl altından idi. Senin için hazırlanan nimetleri müşâhede ettim." Ebû Bekr de "radıyallahü anh"; "O köşk ve köşkün sahibi sana fedâ olsun yâ Resûlallah" dedi. Efendimiz, hazret-i Ömer'e dönerek; "Yâ Ömer! Senin köşkünü gördüm. Yakuttan idi. O köşkte çok hûrîler var idi. Fakat içeri girmedim. Senin gayretini düşündüm" buyurdular. Hazret-i Ömer, çok ağladı. Göz yaşları arasında; "Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Senden de gayret, kıskanmak olur mu?" dedi. Daha sonra, hazret-i Osman'a buyurdular ki: "Yâ Osman! Seni her gökte gördüm. Cennet'te köşkünü görüp seni düşündüm." Hazret-i Ali'ye buyurdular ki: "Yâ Ali! Senin suretini dördüncü semâda gördüm. Cebrâil'e suâ lettim. Dedi ki: "Yâ Resûlallah! Melekler hazret-i Ali'yi görmeğe âşık oldular. Hak teâlâ, onun suretinde bir melek yarattı. Dördüncü gökte durur, melekler onu ziyâret eder bereketlenirler." Sonra senin köşküne girdim. Bir ağaçtan bir yemiş kokladım. Ondan bir huri çıktı, yüzüne perde çekti. "Sen kimsin ve kiminsin?" dedim. "Amcan oğlu Ali için yaratıldım yâ Resûlallah!" dedi." Mîrâc gecesinin sabâhında Cebrâil "aleyhisselâm" gelerek Resûlullah efendimize beş vakit namazı, vakitlerinde imâm olarak kıldırdı. Hadîs-i şerîfde buyruldu ki: "Cebrâil "aleyhisselâm" Kabe kapısı yarımda iki gün bana imâm oldu. İkimiz, fecr doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi, güneş batarken (üst kenarı kaybolunca) akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabah namazını hava aydınlanınca, öğleyi her şeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca, ikindiyi bundan hemen sonra, akşamı oruç bozulduğu zaman, yatsıyı gecenin üçte biri olunca kıldık. Sonra; "Yâ Muhammed, senin ve geçmiş peygamberlerin namaz vakitleri budur. Ümmetin, beş vakit namazın her birini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar " dedi." Namaz vakitleri böylece bildirildikten sonra, Habeşistan'a da haber gönderilerek beş vakit namazı kılmaları ve farz olduğundan îtibâren kılmaya başladıkları vakte kadar olan namazları kazâ etmeleri bildirildi. Kaynak: Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi Cilt 6 s. 24-37
- Hestia; ebedi bakire Tanrıça
Hestia Kimdir? Yunan mitolojisinde Hestia , ev ve ocak tanrıçasıdır. Tanrıların ve insanların evlerini, aile bağlarını, misafirperverliği ve topluluk düzenini korur. Kronos ve Rhea'nın en büyük kızı ve Zeus, Hera, Hades, Poseidon ve Demeter'in ablasıdır. Özellikleri ve Sembolleri Hestia, diğer Olimposlu tanrılardan farklı olarak, çok az mitolojik hikâyede yer alır. Bunun en önemli sebebi, onun hareketli maceralardan ziyade, bulunduğu yere bağlı, statik ve huzurlu bir varlık olmasıdır. En belirgin özellikleri Ev ve Ocak Hestia, her evin kalbi olan ocağın sembolüdür. Antik Yunan'da her evin merkezinde, ailenin toplanıp yemek yediği ve ibadet ettiği kutsal bir ocak bulunurdu. Bu ocak, Hestia'ya adanmış sayılırdı. Ateş Ocağın ateşi, Hestia'yı temsil eder. Bu ateşin sönmemesi, evin ve ailenin refahı için hayati önem taşırdı. Bakirelik Hestia, Artemis ve Athena gibi yeminli bir bakire tanrıçadır. Poseidon ve Apollon kendisiyle evlenmek istemiş, ancak Hestia, sonsuza dek bakire kalacağına dair Zeus'a yemin etmiştir. Bu yemin, onun saflığını ve evlilik dışı ilişkilerle kirlenmeyen aile ocağını temsil eder. Zeus ona istisnai bazı intiyazlar da tanıdı. Hestia bütün insanların içinde ve ürün tanrıların tapınaklarında kendisine özel bir külte sahip olacaktı. Diğer Tanrılar dünyaya gidip geldikleri halde Hestia sürekli olarak Olimposta kalmaktaydı. Bir evin ocağı misali Tanrısal konutunun dinsel odağı idi. Merkezde Olmak Hestia, Olimpos Dağı'ndaki on iki Olimposlu tanrıdan biriydi. Ancak mitolojiye göre, tanrıların kavgalarından ve entrikalarından uzak durmak için yerini şarap tanrısı Dionysos'a bırakarak Olimpos'un merkezindeki ocakta kalmayı tercih etti. Bu hareket, onun ne kadar alçakgönüllü ve barışsever bir karaktere sahip olduğunu gösterir. En Önemli ve Yaygın Mitleri Hestia ile ilgili en önemli "mit", aslında onun mitlere karışmamasıdır. Çoğu tanrı ve tanrıça, kahramanlık hikâyeleri, maceraları veya aşk ilişkileriyle anılırken, Hestia'nın hikâyesi daha çok sembolizm ve ayinler üzerinden şekillenir. Kişisel bir tanrı olmaktan çok, soyut bir prensip olarak Ocak İdesi olarak kalır. En yaygın gelenekler Kamusal Ocaklar Her Yunan şehri (polis) ve topluluğunun, Hestia'ya adanmış kutsal bir kamusal ocağı (prytaneion) bulunurdu. Bu ocaktaki ateş hiç sönmezdi ve yeni bir koloni kurulduğunda, bu ocaktan alınan kutsal bir ateşle yeni yerleşimin ocağı yakılırdı. Bu, koloninin ana şehirle olan bağını simgelerdi. Kurban Törenleri Her kurban töreni, hangi tanrıya adanmış olursa olsun, Hestia'ya sunulan bir adakla başlar ve onun adına yapılan bir yakarışla biterdi. Bu, onun her ritüelin ve toplumsal olayın merkezi olduğunu gösterir. Bu gelenekler, Hestia'nın gücünün ve öneminin dramatik hikâyelerde değil, günlük yaşamın ve toplumsal düzenin temelinde yattığını vurgular. O, sessizce her evin ve her şehrin ruhunu koruyan, saygıdeğer bir tanrıçadır.
- Selanikli Sabetaycılar; bir Yahudi topluluk
Selanikli Sabetaycılar, 17. yüzyılda yaşamış ve kendisini Mesih ilan eden Yahudi mistik Sabetay Sevi 'nin takipçilerinden oluşan, dini ve kültürel olarak eşsiz bir topluluktur. Onlar, dışarıdan Müslüman gibi görünürken, gizlice Sabetay Sevi'nin mistik öğretilerine inanmaya devam etmişlerdir. Bu topluluk, kendilerini diğer toplumlardan ayırmak için "Dönme" adıyla da bilinir. Sabetay Sevi ve Sabetaycılığın Doğuşu Hareketin kökeni, 1626'da İzmir'de doğan Sabetay Sevi'ye dayanır. Kabala öğretilerini derinlemesine inceleyen Sabetay Sevi, 1665 yılında kendisini beklenen Mesih ilan etti. Çok kısa bir sürede geniş bir takipçi kitlesi edindi. Ancak, Osmanlı yönetimi tarafından Edirne'de tutuklandıktan sonra, 1666 yılında Sultan IV. Mehmed'in huzurunda ya idam edilmeyi ya da İslam'ı seçmeyi teklif etmesi üzerine Müslüman oldu. Bu olay, geleneksel Yahudiler için büyük bir şok ve ihanet olarak görülse de, Sabetay'ın takipçileri (Sabetaycılar), bu durumu onun mistik bir görevinin parçası olarak yorumladılar. Onlara göre Mesih, inançlarını gizlemek için "dışsal" olarak farklı bir dine geçmiştir. Bu mistik dönüşüm, cemaatin "zahiren (görünürde) Müslüman, batınen (içsel olarak) Sabetaycı" olan kimliğini şekillendirdi. Selanik ve Dönme Cemaati Sabetaycılar, özellikle Selanik şehrine yerleşerek burada güçlü bir cemaat kurdular. 19. yüzyılın sonlarında Selanik, Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük ve en canlı Yahudi nüfusuna sahip şehirlerinden biriydi. Bu durum, Sabetaycıların hem Müslüman hem de Yahudi toplumundan kendilerini soyutlayarak özgün bir kimlik geliştirmelerine olanak sağladı. Selanik'te Sabetaycılar, resmi olarak Müslüman isimler kullanır, camiye gider ve çocuklarını Müslüman okullarına gönderirlerdi. Ancak kendi aralarında evlenir, kendine özgü bir takvimle bayramları kutlar ve gizli ritüellerini (özellikle baharın gelişini kutlayan "Kuzu Gecesi" ) yerine getirirlerdi. Topluluk içindeki farklı gruplar (Karakaslar, Yakubiler, Kapaniler gibi) kendi geleneklerini sürdürseler de, hepsi Sabetay Sevi'ye bağlılıkta birleşirlerdi. Lozan Mübadelesi ve Günümüzdeki Durumları 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen Nüfus Mübadelesi sırasında, Sabetaycılar dini kimlikleri (resmi olarak Müslüman olmaları) nedeniyle Yunanistan'dan ayrılarak zorunlu olarak Türkiye'ye göç ettirildiler. Selanik'ten gelen bu topluluk, ağırlıklı olarak İstanbul'a yerleşti. Günümüzde, Sabetaycılar olarak bilinen bu topluluk, Türkiye'nin modernleşme sürecinde önemli rol oynamış, iş, sanat ve entelektüel çevrelerde başarılı olmuşlardır. Nesiller geçtikçe gelenekler zayıflasa da, aralarındaki sıkı sosyal bağlar hala devam etmektedir. Kanaatimce Onlar, Türk toplumu içinde hem gizemli hem de entegre olmuş, benzersiz bir kültürel ve dini mirası temsil etmektedirler.
- Maranolar; bir Yahudi topluluk
Maranolar, özellikle İspanyol Engizisyonu sırasında Hristiyanlığı kabul etmek zorunda kalan ancak gizlice Yahudilik inançlarını sürdüren İber Yarımadası Yahudilerine verilen isimdir. Kelime, İspanyolca'da "domuz" anlamına gelir ve bir hakaret olarak kullanılmıştır. Tarihsel Arka Plan 14'üncü yüzyılın sonlarından itibaren İspanya'da Yahudilere yönelik baskılar artmıştı. 1391'de Sevilla'da başlayan katliamlar, yüzlerce Yahudi'nin zorla vaftiz edilmesine yol açtı. Baskılar devam edince, "Conversos" (din değiştirenler) olarak bilinen binlerce Yahudi, hayatlarını korumak için Hristiyanlığı kabul etti. Ancak İspanya'nın Katolik yöneticileri ve Kilise, bu din değiştirmelerin samimi olmadığına inanıyordu. Bu şüpheler, 1478'de ünlü İspanyol Engizisyonu'nun kurulmasına yol açtı. Engizisyon, gizlice Yahudilik uygulayanları (Maranoları) bulmak ve cezalandırmak için kurulmuştu. Maranoların Gizli Hayatı Maranolar, dışarıdan Hristiyan gibi görünmek zorundaydılar. Kiliseye gider, Hristiyan bayramlarını kutlar ve çocuklarını vaftiz ettirirlerdi. Ancak evlerinin gizli köşelerinde Yahudiliğe ait ritüelleri sürdürürlerdi: Şabat (Cumartesi) Ayinleri: Cumartesi günleri çalışmaz, evlerini temizler ve o güne özel yemekler hazırlarlardı. Bayramlar: Dışarıdan Hristiyan bayramlarını kutlarken, Paskalya'dan önce yenen mayasız ekmek gibi Yahudi geleneklerini de gizlice yaşatırlardı. Yemek Kuralları: Gizlice domuz eti yememeye ve koşer kurallarına uymaya çalışırlardı. Bu yaşam tarzı, sürekli bir korku ve tehlike altında devam ediyordu. Eğer bir Marano yakalanırsa, Engizisyon mahkemeleri tarafından işkenceye uğratılır ve yakılarak idam edilirdi. Günümüzdeki Mirasları 1492'de İspanya'dan Yahudilerin toplu olarak sürgün edilmesinden sonra, birçok Marano Portekiz, Hollanda, Osmanlı İmparatorluğu ve Yeni Dünya'ya göç etti. Bu bölgelerde daha özgür bir ortam bulunca yeniden Yahudiliklerini açıkça yaşamaya başladılar. Günümüzde, Brezilya, Meksika ve ABD'nin güneybatısı gibi yerlerde bazı ailelerin köklerinin Maranolara dayandığı bilinmektedir. Maranolar, inançlarını ve kimliklerini korumak için yüzlerce yıl süren bir mücadele veren özel bir topluluk olarak tarihteki yerlerini almıştır.
- Meşhediler; bir Yahudi topluluk
Meşhediler, 1839 yılında İran'ın Meşhed şehrinde Müslüman olmaya zorlanan, ancak gizlice Yahudi inancını sürdüren bir topluluktur. Bu nedenle onlara genellikle kripto-Yahudiler (gizli Yahudiler) denir. Tarihsel Arka Plan Meşhed Yahudilerinin zorla din değiştirmesi, tarihe Allahdad olayı olarak geçen 1839 yılındaki bir olayla başlamıştır. Bu olayda, şehirdeki Yahudi mahallesine saldıran bir kalabalık, sinagogu yakmış ve Yahudileri toplu olarak İslam'a geçmeye zorlamıştır. Bu zorunlu din değiştirme sonrasında, Meşhed Yahudileri iki kimlikli bir yaşam sürmüştür: Dışarıdan: Sünni Müslüman gibi görünmüşler, camiye gitmiş, çocuklarına Müslüman isimleri vermiş ve İslam'a ait ritüelleri yerine getirmişlerdir. Gizlice: Kendi evlerinde veya gizli toplantılarda Yahudi inançlarını sürdürmüş, şabat ve bayramları kutlamış, Yahudi dualarını okumuş ve iç evlilikler yaparak kendi cemaatlerini korumuşlardır. Günümüzdeki Durumları Yaklaşık bir asır sonra, 20. yüzyılın başlarında İran'daki durum değişince, Meşhed Yahudileri tekrar açıkça Yahudiliklerini yaşamaya başlamıştır. Ancak, 1979 İran İslam Devrimi'nden sonra çoğu, İsrail, ABD (özellikle New York) ve Avrupa gibi farklı ülkelere göç etmiştir. Bugün Meşhediler, yaşadıkları ülkelerde kendi cemaatlerini oluşturmuşlardır. Genellikle sıkı bir sosyal yapıya sahip olan ve evlilikleri kendi içlerinde yapan bu topluluk, hem İran'dan getirdikleri kültürel mirası hem de Yahudi kimliklerini korumaya devam etmektedirler. Özellikle ABD'de Kuyumculuk ve halıcılık gibi iş kollarında başarılı olmuşlardır.

























