top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 1053 sonuç bulundu

  • Kahtani ve Adnani ne demektir?

    ​İslam geleneğinde Kahtani  ifadesi, Arap kabilelerinin soy ayrımını belirlemek için kullanılır ve Kahtan'a  dayanan kabileleri ifade eder. Araplar genel olarak iki ana kola ayrılır: Kahtani Araplar (el-Arab el-Aribe):   Bunlar, Arap Yarımadası'nın güneyinden (özellikle Yemen'den) gelen ve köken olarak Kahtan bin Hud'a dayanan kabilelerdir. "Hakiki Araplar" veya "Asil Araplar" olarak da bilinirler. Meşhur Kahtani kabileleri arasında Himyer, Ezd ve Lahm yer alır. Bu kabilelerin soyu, Kur'an'da adı geçen ve Arap dilinin kökeniyle ilişkilendirilen Hud peygamber ile de ilişkilendirilir. Adnani Araplar (el-Arab el-Mustaribe):  Bunlar, Arap Yarımadası'nın kuzeyinden (özellikle Hicaz ve Necid bölgelerinden) gelen ve köken olarak Hz. İsmail'in soyundan Adnan'a dayanan kabilelerdir. "Araplaşmış Araplar" olarak da bilinirler çünkü Arap dilini ve kültürünü sonradan edindiklerine inanılır. İslam peygamberi Hz. Muhammed de bu kola mensup olan Kureyş kabilesindendir. Arapların Kökeni ​Kahtani ve Adnani Ayrımının Önemi ​Bu soy ayrımı, İslam tarihinde ve Arap kültüründe hem sosyal hem de siyasi açıdan önemli olmuştur: ​ Kabile Kimliği:  Bu ayrım, her kabilenin kökenini ve prestijini belirlemede kullanılmıştır. Bazı kaynaklarda Kahtani kabilelerinin daha eski ve "hakiki" Arap olduğu vurgulanırken, Adnani kabileler de Peygamber'in soyuna mensup olmaları nedeniyle ayrı bir prestij kazanmıştır. ​ Siyasi Rekabetler:  Özellikle Emeviler ve Abbasiler döneminde, bu iki grup arasındaki rekabet ve gerilimler siyasi çatışmalara zemin hazırlamıştır. Çeşitli bölgelerde, Kahtani ve Adnani kabileleri arasındaki çekişmeler, valilik atamalarından askerî komutanlıklara kadar birçok alanda etkili olmuştur. ​ Literatür ve Edebiyat:  Şairler ve tarihçiler, bu soy ayrımlarını şiirlerinde ve eserlerinde işlemiş, kabileler arası övünç ve hiciv (taşlama) konularına sıkça yer vermiştir. ​Kısacası, Kahtani  kavramı, sadece bir soy adından çok daha fazlasını ifade eder; Arap kabilelerinin tarihini, kimliğini ve aralarındaki dinamikleri anlamak için kullanılan temel bir anahtardır.

  • Münafikun; münafıklar

    Kur'an-ı Kerim'de münafıklar  (iki yüzlüler) konusu, özellikle Medine döneminde inen surelerde sıkça ve detaylı bir şekilde ele alınır. Zira İslam toplumunun hem içinde hem de dışında düşmanlarla mücadele ettiği bu dönemde, münafıkların içten yıkıcı faaliyetleri büyük bir tehlike oluşturmuştur. Tüm ayetleri eksiksiz bir şekilde listelemek oldukça uzun olacağı için, bu ayetlerin ana temalarını ve münafıkların özelliklerini anlatan en belirgin sure ve ayetleri aşağıda gruplandırarak sunabilirim. Münafıkların Temel Özellikleri Bu ayetler, münafıkların kalplerindeki inançsızlığı ve dışa vurdukları ikiyüzlülüğü anlatır. Bakara Suresi (2:8-20) Bu ayetler, münafıkları "Ne müminlere, ne de kâfirlere dâhiller" olarak tanımlar. Onların kalplerinin hasta olduğunu, Allah ve müminlerle alay ettiklerini ve gerçeği yalanla karıştırdıklarını belirtir. Münafikun Suresi (63:1-2) Bu sure, onların peygambere geldiklerinde yeminle şahitlik ettiklerini, ancak yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan saptıklarını vurgular. Tevbe Suresi (9:77) Bu ayet, Allah'a verdikleri sözden dönmeleri ve kalplerine nifak (iki yüzlülük) yerleşmesi nedeniyle Allah'ın, ahirete kadar kalplerine nifakı yerleştirdiğini belirtir. Münafıkların Davranışları ve Toplumsal Tutumları Bu ayetler, münafıkların müslümanlar arasındaki faaliyetlerini ve haince tutumlarını ortaya koyar. Nisa Suresi (4:141) Münafıkların, müminlerin başına bir başarı geldiğinde onlara imrendiğini, bir yenilgi geldiğinde ise "Sizinleydik, kurtardık sizi!" dediklerini ifade eder Tevbe Suresi (9:45-56) Münafıkların, Allah'a ve ahiret gününe inanmadıklarını, savaşmaktan kaçınmak için bahaneler uydurduklarını ve müslümanlara fitne sokmaya çalıştıklarını anlatır. Tevbe Suresi (9:67) Münafık erkeklerin ve kadınların birbirlerine benzediklerini, kötülüğü emredip iyiliği yasakladıklarını ve cimri davrandıklarını belirtir. Münafıkların Akıbeti ve Cezası Kur'an'da, münafıkların bu dünyadaki ve ahiretteki sonları açıkça belirtilir. Nisa Suresi (4:145) "Şüphesiz münafıklar, Cehennemin en alt katındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı bulamazsın." Tevbe Suresi (9:68) "Allah, münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere, ebedi kalacakları Cehennem ateşini vaat etti. O, onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir ve onlar için devamlı bir azap vardır." Münafikun Suresi (63:8) Onların müminleri Medine'den çıkarmak istediklerini ancak izzetin Allah'a, Resulüne ve müminlere ait olduğunu belirtir. Not:  Bu ayetler, Kur'an'daki münafıklarla ilgili ayetlerin yalnızca bir kısmını oluşturmaktadır. Ahzab Suresi (33:12-20), Haşr Suresi (59:11-17)  ve diğer birçok surede de onların hainliklerine, içten pazarlıklarına ve korkaklıklarına dair ayetler bulunmaktadır. Özellikle Tevbe Suresi , münafıkların açığa çıkarılmasına yönelik en kapsamlı surelerden biridir.

  • Ateşgede

    İran kültüründe (özellikle Zerdüştlük bağlamında) "ateşgede" (Farsça: آتشکده / Âteşgede), ateş tapınağı anlamına gelir. Anlamı ve Önemi: "Âteş" = Ateş "Gede" = Yer, ev, tapınak (eski Farsça kökenli) Birleşik olarak: "Ateşin evi" veya "ateş tapınağı". Zerdüştlükte ateş, Ahura Mazda'nın (yaratıcı tanrı) sembolü ve arınmanın, aydınlığın, hakikatin temsilcisi olarak kutsal kabul edilir. Ateşgedeler, bu kutsal ateşin sürekli yandığı, duaların okunduğu ve ritüellerin yapıldığı tapınaklardır. Önemli Ateşgedeler Yezd Ateşgedesi (İran): 1500 yıldır sönmeden yanan kutsal ateşle ünlüdür. Takht-e Soleyman (Batı Azerbaycan, İran): Antik dönemde önemli bir Zerdüşt merkeziydi. Günümüzde; bugün İran'da hâlâ az sayıda Zerdüşt yaşayan topluluklar bu tapınakları kullanır. Ateşgede, İran'ın kadim medeniyetinin ve Zerdüşt inancının en önemli simgelerinden biridir. Kısaca Ateşgede; Zerdüştlerin kutsal ateşinin korunduğu tapınak.

  • Kur'an harici din ve dinciler!

    Kur’an’ın Merkezden Uzaklaştırılması Nasıl Gerçekleşti? 1. Kur’an yerine hadis kitapları merkeze kondu. Zamanla, “Allah şöyle dedi” yerine “Falanca imam şöyle dedi” demek dini bir otorite sayıldı. 2. Resul’ün görevi çarpıtıldı. Kur’an’daki “Resul’e itaat” emri, “hadis kitaplarına itaat” anlamına çevrildi. 3. Mezhepler yeni kutsal otoriteler haline geldi. Böylece Kur’an’ın bütünleştirici gücü yerine insanların sözleri ayrılık sebebi haline geldi. 4. Dil tahrifiyle anlam çarpıtıldı. Ayetlerdeki kelimelerin anlamları bağlamından koparıldı. “Salât” sadece belirli hareketlerden ibaret bir “namaz”a indirgenirken; “Zekât” sadece parayla sınırlı bir sadaka haline getirildi. Tarihten ve Günümüzden Somut Örnekler “Kadınlar camiye gidemez.” dediler. Oysa Kur’an’da kadınların ibadet yerlerinden uzaklaştırılması değil, aksine toplumsal hayatta eşit sorumlulukları vurgulanır (Tevbe 71). “Bir kimse dinden çıkarsa öldürülür.” dediler. Kur’an ise, “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 256) der. İnsan vicdanına baskı uygulayan her sistem, Allah’ın sisteminden sapmıştır. “Mezhep imamı şöyle dedi.” diyerek Allah’ın hükmünü geri plana attılar. Kur’an ise, “Hüküm yalnızca Allah’a aittir.” (Yusuf 40) diyerek tek otoritenin Allah olduğunu bildirir.

  • Kalenderilik ve Kalenderi Dervişler

    Kalenderilik Nedir? Kalenderilik (veya Kalenderiyye), İslam tasavvufunun marjinal bir akımıdır. Toplumun düzenine, geleneklerine ve dünyevi değerlere karşı çıkan, bunları önemsemeyen bir yaşam tarzını benimseyen sûfîlere "kalender" denir. Bu akım, mistik bir temele dayanır ve davranışlarıyla (kılık kıyafet, gezginlik, dilencilik) bu muhalif tutumu dışa vurur. Genellikle Horasan Melâmetîliği'nin bir kolu olarak görülür ve Budist, Zerdüştî ile Maniheist etkiler taşır. Tarihi Kökeni ve Gelişimi Ortaya Çıkışı 9.-10. yüzyıllarda Horasan (bugünkü İran ve Orta Asya) bölgesinde doğdu. Melâmetîlik'ten etkilenerek, 12. yüzyılda Cemâleddîn-i Sâvî (veya Cemalü'd-din-i Savi) tarafından sistemleştirildi ve tarikat haline getirildi. Sâvî, seyyid kökenli bir sûfî olarak kabul edilir; halifeleri akımı yaydı. Yayılışı 13. yüzyılda Anadolu Selçukluları döneminde Konya'ya (Ebûbekr-i Niksârî aracılığıyla) ulaştı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile etkileşimde bulundu. Moğol istilaları sırasında göçlerle Orta Doğu, Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Osmanlı Dönemi 14.-16. yüzyıllarda Anadolu'da Rum abdalları, Şemsîler ve Haydarîler gibi gruplarla birleşti. Safevî propagandasıyla Şiî eğilimler kazandı. 16. yüzyıldan itibaren baskılar artınca (ulema ve otorite tarafından zındıklık suçlamalarıyla), Bektaşîlik ve Alevîlik içinde eridi. 17. yüzyıla gelindiğinde ayrı bir tarikat olarak yok oldu, ancak etkileri sürdü. Kalenderi İnançları ve Özellikleri Kalenderilik, vahdet-i vücud (varlığın birliği) inancını benimser; ancak heretik (sapkın) olarak nitelendirilir. Temel prensipleri: Dünyevî Değerlere Karşı Çıkış Fakr (yoksulluk), tecerrüd (yalnızlık) ve riyâzet (çilecilik). Dünya malı, mülk ve toplumsal normlar reddedilir; "göğü ata, yeri ana" bilirler. Sembolik Anlamlar "Kalender" kelimesinin harfleri inançları temsil eder: Kâf (kanaat), Lâm (lütuf), Nun (nedâmet), Dâl (diyanet), Râ (riyâzet). Ritüeller Çâr-darb (dört vuruş tıraşı: saç, sakal, kaş, bıyık tıraşı) ile dünyevî kıllardan arınma. Esrar (uyuşturucu) kullanımı, raks (dönme), tef-zil çalma gibi ibadetler. Küpe, bilezik, boyun halkası takarlar. Kalenderi Dervişi Yaşam Tarzı Küçük gruplar (3-5 kişi) halinde gezginlik, dilencilikle geçim. Yarı çıplak dolaşma (uryanlık), mescid-tekke ayrımı yapmama. Esrara düşkünlük ve faziletleri gizleyip kusurları öne çıkarma. Kılık Kıyafet; Çavlak (özel elbise), tıraşlı kafa, piercing benzeri takılar, renkli şallar. İnanç Temeli; Vahdet-i vücud; Şiî-Ehl-i Beyt eğilimi (İsnâaşeriyye kolu). Muhalif Yön; Şeriat dışı davranışlar: Alkol, esrar, kadın-erkek karışık zikir. | Etkiler; Budizm (yogi geleneği), Zerdüştlük, Maniheizm; Sanskritçe "kâlândâra" kökenli. Toplumsal Etkisi ve Tepkiler Kalenderîler, ulema ve toplum tarafından tepki gördü: Zındıklık, mülhitlik (inkârcılık) suçlamalarıyla kovuldular. Osmanlı'da Orhan Gazi gibi padişahlar denetim altına aldı; karışıklık çıkınca sınır dışı edildi. Günümüzde marjinal bir akım olarak tarihe karışmış olsa da, "anarko-sûfî" veya punk benzeri bir muhalefet sembolü olarak yorumlanır. Kaynak Önerileri - Ahmet Yaşar Ocak, *Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler* (1999). - TDV İslâm Ansiklopedisi, "Kalenderiyye" maddesi. KAlenderi Dervişleri

  • Topşur'un öyküsü

    Uzun zaman önce, Altay'da iki yüksek dağda iki yiğit kahraman vardı. Kahramanların yaşadığı dağların dibinde akan hızlı vehareketli nehrin arkasında güzel bir dağ yükselirdi. İlk başta, kıskançlık ortaya çıkana kadar onlar birlikte yaşamaktaydılar. Kahramanlar, nehrin ötesindeki dağın kendi yaşadıkları dağlardan dahaiyi olduğunu gördüler ve her biri onu kendine yurt edinmek istedi. Kahramanlar, dağa sahip olma konusundaki anlaşmazlıği barışçılyollarla çözme kararı aldılar. Onların şartları şöyleydi: “Sessizliği ilk bozan ya da dikkati dağılan, dağla ilgili hakkını kaybeder”. Bu iki kahraman o dağa gidebilmek için nehir üzerinde bir köprü inşa etmeye karar verdi. Kahramanlar bu konuda anlaştılar ve bir köprü inşa etmeye başladılar. İnşaatı yaptıkları zaman da işteki dikkatleri dağılmasın diye konuşmadılar. Ancak bir sabah, güneş ışınlarını yere saçtığında kahramanlar alışılmadık bir ses duydular.Yoğun çalılık içinde, garip bir enstrümanın sesiyle muhteşem bir şarkı söylenmekteydi. Bu sesler, savaşçıları o kadar hayran bıraktı ki onlardan biri sessiz kalma şartını unuttu ve seslerin geldiği yere koştu. Kayanın üzerinde, bir aleti taşa çarparak kaybolan bir kadıngördü. Taşın üzerinde sadece bir iz kalmıştı. Altay halkı sonradan bu ize bakarak bir müzik aleti olan topşuru yaptı. Topşur Kahramanlardan biri, güzel bir dağı kaybetti ancak Altay halkına harika bir müzik aleti olan topşuru kazandırdı. Kaynak : Legendi Gornogo Altaya, Sobral V. M. Afanasyev. http://myaltai.ru/culture/legendy-bogatyr 'den aktaran BAYAT F., Türk Şaman Mitolojisinin Teonimleri, Ötüken Yay., 2'nci Basım, İstanbul, s.215

  • Topşur

    Topşur bir müzik aletidir. Bu, özellikle Altay Türkleri, Tuva halkı ve Batı Moğol (Oyrat) kabileleri tarafından kullanılan geleneksel bir yaylı çalgıdır. Genellikle iki veya üç telli bir lavta (lute) olarak tanımlanır ve hikâye anlatıcılarının (şarkıcıların) performanslarında, şarkı ve danslara eşlik etmek için çalınır. Çam veya karaçam gibi ağaçlardan yapılır ve folklorik müzik geleneğinde önemli bir yere sahiptir. Topşur Örneğin, Türk çalgı ustası Feridun Obul gibi zanaatkârlar tarafından modern dönemde yeniden üretilmekte ve unutulmaya yüz tutmuş Türk enstrümanları arasında sayılmaktadır. Benzer çalgılar arasında Tuva'daki "doşpuluur" veya Uygur'daki "dütar" gibi varyasyonlar bulunur.

  • Yedi Han

    Yedi Han veya Yedi Arkadaş Bir Altay anlatısı Önceleri dünyada yedi han veya yedi arkadaş yaşardı. Birine Büyük Ağız, diğerine Uzun Kol, üçüncüsüne Büyücü, dördüncüsüne Her Şeyi Duyan, beşincisine Koşucu, altıncısına Güçlü, yedincisine Büyük Göz derlerdi. Hepsi, herşeye gücü yeten ve kudretli hanlardı. Birlikte hareket ederlerdi. Büyük Gözher şeyi görürdü. Her Şeyi Duyan, bütün sesleri işitirdi. Uzun Kol yakalardı; Güçlü Adam, savaşır ve kazanırdı. Büyücü, büyücülük yapardı. Koşucu, oldukça hızlıydı. Büyük Ağız, tüm canlıları yutabilirdi. Böylece dünyada var olan tüm canlılar yok edildi. Bu yedi haydut hanın keyfiliğini öğrenen yüce Karatı Kan onları yanına çağırdı. Yedi arkadaş şöyle düşündü: “Peki bizi neden yanına çağırır?”Her Şeyi Duyan, kulak misafiri olmaya karar verdi. Karatı Kan'ın konuşmasını duyduktan sonra, arkadaşlarına Karatı Kan'ın onlarla hesaplaşmak, onları demir bir sandığa koyup ateşte yakmak ve bu kötü hanları mahvetmek istediğini bildirdi. Sonra Büyük Ağız bütün bir gölü içti. Karatı Kan'ın karargahında, onlara zehirli etli yiyecekler ikram etmeye başladılar. Büyücü belayı savurmayı başardı. Et, hanın adamları tarafından yenildi. Bu yedi han iyi yemeklerle ziyafet çekmeye başladılar. Sonra onları demir bir sandığa doldurup, kapısını dışardan kilitlediler. Bundan sonra, bu demir sandığı ateş yakarak kızdırmaya başladılar. Ancak bu girişim başarısız oldu. Bundan bir az önce bütün bir gölü içen Büyük Ağız bu demir tuzağı soğuttu. Her Şeyi Duyan, Karatı Kan'ın hizmetçilerinin konuşmalarını duydu. Hizmetçiler onların yanıp kül olduğunu konuşuyorlardı, yedi han öldü dediler ve bundan sonra hizmetçiler çıkıp gitti. Daha sonra sıra Güçlü Adam'a geldi, o, demir kapıyı kırdı ve yedi han dışarıya çıktı. Sonraki görev Koşucu'ya geldi. Artık hiçbir vasıta onları yakalayamazdı. Yine, arkadaşlar yeryüzünde keyfi hareketlerde bulunmaya ve karşılarına çıkan her şeyi yok etmeye başladılar. Ancak çok geçmeden onlar bu kötü hareketlerinden dolayı cezalandırıldılar. Saf bir ruh onları intihar et-meye zorladı. Yedi han, yedi arkadaş uçurumdan atladı ancak ölmediler ve gökyüzünde yedi yıldıza dönüştüler. Ve şimdi gökyüzünde Yedi Han - Büyük Ayı adında bir takım yıldızı görebiliriz. Kaynak Aynen alıntıdır. Potanin G. N., Puteşestviya po Mongolü, Moskova, 1948, s. 397'den aktaran BAYAT F., Türk Şaman Mitolojisinin Teonimleri, Ötüken Yay., 2'nci Basım, İstanbul, s. 208.

  • Siloam Yazıtı

    Siloam Yazıtı Nedir? Siloam Yazıtı (İngilizce: Siloam Inscription), antik bir İbranice metin olup, Kudüs'ün (o zamanki Yahuda Krallığı'nın başkenti) su sisteminin önemli bir parçası olan Siloam Tüneli'nde (Hezekiah Tüneli olarak da bilinir) bulunmuş bir kaya yazıtıdır. Bu yazıt, MÖ 8. yüzyıla (yaklaşık MÖ 700-701) tarihlenen en eski uzun İbranice yazıtlarından biridir ve Paleo-İbranice alfabesiyle yazılmıştır. Yazıt, tünelin inşasını anlatan dramatik bir hikaye içerir ve İncil'deki (2. Krallar 20:20 ve 2. Tarihler 32:30) Hezekiah (Hizkiya) kralının su projesiyle doğrudan bağlantılıdır. Keşif Tarihi - 1838: Tünel, Amerikalı kaşif Edward Robinson tarafından keşfedildi. - 1880: Yazıt, Alman mimar Conrad Schick'in 16 yaşındaki öğrencisi Jacob Eliahu tarafından tesadüfen bulundu. Siloam Havuzu'na (Pool of Siloam) yakın, tünelin doğu duvarında, yaklaşık 6 metre içerideydi. - Osmanlı İmparatorluğu döneminde (o zamanki yönetici) yazıt, İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne taşındı ve hâlâ orada sergileniyor. Bir kopyası ise Kudüs'teki İsrail Müzesi'nde bulunuyor. Türkiye, İsrail'in iade taleplerini reddetmiştir. Yazıtın İçeriği Yazıt, tünelin kazılmasını kutlar ve iki işçi grubunun (biri Gihon Pınarı'ndan, diğeri Siloam Havuzu'ndan başlayarak) kaya içinde ilerleyip buluşma anını betimler. Metin, suyun şehre taşınmasını sağlar – bu, Asur kuşatmasına karşı stratejik bir önlemdi. Tam metin şöyle (İngilizce çevirisiyle birlikte, orijinal İbranice'den uyarlanmış): Siloam Yazıtı > [...ve] kazma işine başladılar. Bir yandan kazarken diğer yandan baltayla vuruyorlardı. Kazıcılar, Gihon Pınarı'ndan başlayarak, yukarı doğru kazdılar... Taşın yüksekliği kazıcıların başlarının üstünde 100 kübitti (yaklaşık 45 metre). Sesleri duyduklarında, birbirlerine doğru kazdılar. Kazma sesi yaklaştıkça, suyun yükseldiğini gördüler. Suyun yüksekliği 100 kübitti. Ve kazı günü geldiğinde, tünel tamamlandı.< Yazıt, kralın adını anmaz (komşu Mezopotamya yazıtlarının aksine), bu da onu benzersiz kılar. Bazı kelimeler (örneğin "zda" – çatlak veya boşluk anlamına gelebilir) tartışmalıdır ve dilbilimciler arasında farklı yorumlara yol açar. Tarihsel ve Kültürel Önemi - Amaç: Hezekiah döneminde (MÖ 715-686), Kudüs'ü Asur İmparatoru II. Sargon'un kuşatmasından korumak için su kaynağı Gihon Pınarı'ndan (şehir dışında) Siloam Havuzu'na (şehir içinde) 533 metre uzunluğunda, S-şeklinde bir tünel kazıldı. Bu, antik mühendislik harikasıdır ve suyun yer altında akmasını sağladı. - Dini Bağlam: İncil'de bahsedilir ve Yeni Ahit'te (Yuhanna 9) İsa'nın bir körü Siloam Havuzu'nda iyileştirdiği mucizeyle bağlantılıdır. - Arkeolojik Değer: Paleo-İbranice'nin en eski örneklerinden biri. Ölü Deniz Parşömenleri'nden sonraki en önemli Yahudi arkeolojik buluntusu olarak kabul edilir. Yazıt, Kudüs'ün antik tarihini ve okuryazarlığını kanıtlar. - Güncel Tartışmalar: 2025 itibarıyla, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun iade talebiyle Türkiye-İsrail arasında diplomatik gerilim yaratmıştır. Türkiye, Osmanlı kayıtlarına dayanarak sahipleniyor. Bu yazıt, İncil'in tarihsel gerçekliğini doğrulayan somut bir kanıt. Skeptiklere karşı "taşların bile konuştuğunu" gösterir – Kudüs'ün 2700 yıllık su mücadelesini ve hayatta kalma iradesini yansıtır.

  • Kogol Mayman

    Yıldıza dönüşen dev kahraman Türk mitolojisinde yıldıza dönüşen dev kahramanlardan biri de Kogol-Mayman adlı ünlü bir avcıdır. Bu mite göre Kogol-Mayman üç kızıl geyik avına çıktı. Onun da kaderi Koguldey'inki gibi oldu. Şöyle ki Orion takım yıldızından bir yıldız; Kogol-Mayman'ın köpeği, diğeri onun kartalı, üçüncüsü de oku oldu; diğer üç yıldız ise üç kırmızı geyiğin kuyruklarından oluştu. Avcılar bu Kogol-Mayman'a dua eder ve avda ondan sans isterlerdi. Kaynak Potanin G. N., Puteşestviya po Mongolü, Moskova, 1948, s. 397'den aktaran BAYAT F., Türk Şaman Mitolojisinin Teonimleri, Ötüken Yay., 2'nci Basım, İstanbul, s. 209.

  • Koguldey

    Yıldıza dönüşen kahraman Bazı mitolojik anlatıların ana karakteri doğaüstü güce sahip dev kahramanlardir. Bu kahramanlar göğe çıkabilir, yeryüzünde yürüyebilir, yıldızlarla iletişim kurabilir, yıldızlara, nehirlere, dağlara,hayvanlara ve kuşlara dönüşebilirler. İşte yıldıza dönüşen dev savaşçılardan biri olan avcı Koguldey hakkındaki mitlerden bir tanesi şöyledir: “Bir defasında Koguldey geyik avlıyordu. Üç kızıl geyikle karşılaştı. Dedi ki: “Her birini öldüreceğim, birini bile sağ bırak-mayacağım”. Kovalamaca uzun bir süre devam etti (yerdin üstinin yeti aylangan, Altay üstin altı aylangan) - dünyayı yedi kez dolaştı,Altay'ı altı kez dolaştı. Kanadı olan hayvanlar gökyüzüne yükseldi.Koguldey de onların arkalarından uçtu, onlara bir ok atti. Bunun için Tanrı onu cezalandırdı. Üç geyik gökyüzünde üç yıldız oldu; dördüncü yıldız Orion, Koguldey'in kendisi oldu; beşincisi onun atı, altıncısı oku, yedincisi köpeği oldu." Kaynak Potanin G. N., Puteşestviya po Mongolü, Moskova, 1948, s. 397'den aktaran BAYAT F., Türk Şaman Mitolojisinin Teonimleri, Ötüken Yay., 2'nci Basım, İstanbul, s. 209.

  • Araplar'ın Venüs'ü; Uzza, El-uzza

    İslam Öncesi Arabistan'ın Bereket ve Savaş Tanrıçasıdır. El-uzza (temsili, Gemini) El-Uzza (Arapça: العُزَّى), İslam öncesi Arabistan'da, özellikle Mekke ve çevresinde tapınılan önemli bir tanrıça olup, bu dönemin üç baş tanrıçasından biriydi (diğerleri Lat ve Menat). "En yüce olan", "çok güçlü" gibi anlamlara gelen "aziz" kelimesinin dişil formundan türediği düşünülmektedir. Bereket Tanrıçası El-Uzza, bereketle ilişkilendirilen bir tanrıçaydı. Ona adaklar adanır, kurbanlar kesilirdi. Savaş ve Aşk Tanrıçası Aynı zamanda savaş ve aşk tanrıçası olarak da kabul edilirdi. Özellikle Uhud Savaşı'nda Kureyşliler tarafından savaş narası olarak "Uzza'nın insanları!" şeklinde anılmıştır. Sabah ve akşam yıldızlarıyla temsil edilirdi. Bu durum, onun gökyüzüyle olan bağlantısını gösterir. Bazı kaynaklarda Venüs gezegeniyle de özdeşleştirildiği görülür. İslam öncesi Araplar arasında yaygın olan bir inanca göre, El-Uzza, Lat ve Menat, yüce tanrı El-İlah'ın (Allah'ın) kızları olarak görülürdü. Bu tanrıçalar, Allah ile insanlar arasında aracı olduğuna inanılan varlıklardı. Geç dönem pagan Arap şiirinde güzelliğin simgesi olarak geçmekteydi. Bazen kendine adanmış büyük kedilerle gösterilirdi. Mekke'ye yakın bölgelerde, özellikle Taif'e doğru Nakhlah denilen yerde önemli bir mabedi vardı. Petra'daki kazılarda da İsis/Uzza'ya adanmış bir tapınak bulunmuştur. Nebatlılar Nabatlılar tarafından da tapınılan El-Uzza'nın ismi Petra'daki kitabelerde geçmektedir. Yunan tarihçi Herodot da Arap tanrılarını Orotalt ve Alilat (tanrıça) adlarıyla anmıştır ki bu, El-Uzza'nın farklı kültürlerdeki yansımalarına işaret eder. İslam öncesi putperestlikte El-Uzza'ya adaklar adanır, etrafında tavaf edilir, ona dua ve secde edilirdi. İnsanlar, işlerinin iyi olup olmadığını bilmek için putların önünde fal oku çekerlerdi. İslam'ın doğuşuyla birlikte putperestlik inancı reddedilmiş ve tek tanrı inancı (tevhid) yayılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de Necm Suresi'nde (19-23. ayetler) Lat, Uzza ve Menat'tan İslam öncesi tapınılan ilah-putlar olarak bahsedilir ve bu putların Allah'a bir yetki ve güç vermediği vurgulanır. El-Uzza'nın mabedi, İslamiyet'in yayılmasıyla birlikte yıkılmıştır. Günümüzde ise, İslam öncesi mitolojik figürlerin halk kültürü ve inançlarında kılık değiştirerek yaşamaya devam ettiği düşünülmektedir. Örneğin, bazı araştırmacılar Hz. Muhammed'in kızı Fatıma'nın halk kültürü ve söylencelerinde El-Uzza'nın yerine geçtiğini ve "Al-Zahra" (Arapça: Venüs) olarak anıldığını öne sürmektedir.

  • Kutsalı satın alma öyküsü

    Elçilerin İşleri kitabının 8. bölümünde yer alan Simon Magus hikayesi, erken Hristiyanlık dönemindeki inanç ve güç mücadelesi açısından oldukça önemli bir olaydır. Bu hikaye, iman ve para arasındaki çatışmayı gözler önüne serer ve Hristiyanlıkta "simoni" kavramının temelini oluşturur. İşte hikayenin Kutsal Kitap'taki ayetlerle birlikte ayrıntılı bir özeti: Büyücü Simon'un Samiriye'deki Etkisi Elçilerin İşleri 8:9-11'de Simon'un Samiriye'deki konumu anlatılır: * Elçilerin İşleri 8:9-11: "O kentte Simon adında bir adam, büyücülük yaparak Samiriye halkını şaşkınlık içinde bırakıyor ve büyük bir kişi olduğunu ileri sürüyordu. Küçükten büyüğe herkes onu can kulağıyla dinler, 'Tanrı'nın Büyük Gücü dedikleri, bu adamdır' derlerdi. Uzun zamandan beri büyücülükle onları şaşırttığı için onu dinlerlerdi." Bu ayetler, Simon'un bölgede saygı duyulan ve tanrısal bir güce sahip olduğuna inanılan bir figür olduğunu gösteriyor. İsa'nın Müjdesi ve Simon'un Vaftizi Havari Filipus, Samiriye'ye gelerek İsa'nın müjdesini duyurmaya başlar. Filipus'un gösterdiği mucizeler, Simon'un gücünü gölgeler. * Elçilerin İşleri 8:12-13: " Ama halk, Tanrı'nın Egemenliği ve İsa Mesih adına söylenen müjdeye ilişkin Filipus'un vaazına inanıp hem erkekler hem de kadınlar vaftiz edildiler. Simon da inanıp vaftiz oldu. Filipus'un yanından ayrılmıyor, gerçekleştirilen belirtileri ve büyük mucizeleri görünce şaşkınlıktan donup kalıyordu." Simon, İsa'nın adıyla yapılan mucizelere hayran kalır ve kendisi de vaftiz olarak Hristiyanlığa katılır. Ancak bu inancının ne kadar samimi olduğu daha sonra ortaya çıkacaktır. Kutsal Ruh'u Parayla Satın Alma Girişimi Kudüs'teki havariler, Samiriye'de birçok kişinin iman ettiğini duyunca Petrus ve Yuhanna'yı oraya gönderirler. Onlar da Samiriye'deki imanlılara ellerini koyarak Kutsal Ruh'u almalarını sağlarlar. * Elçilerin İşleri 8:14-17: " Kudüs'teki elçiler, Samiriye halkının Tanrı sözünü benimsediğini duyunca Petrus'la Yuhanna'yı onlara gönderdiler. Bunlar oraya varınca, Samiriyeliler'in Kutsal Ruh'u almaları için dua ettiler. Çünkü Ruh henüz hiçbirinin üzerine inmemişti. Sadece Rab İsa'nın adıyla vaftiz edilmişlerdi. Bunun üzerine elçiler onların üzerine ellerini koydular, onlar da Kutsal Ruh'u aldılar." Bu gücü gören Simon, bu yetkinin kendisine de verilmesini ister. * Elçilerin İşleri 8:18-19: " Simon, elçilerin ellerini koymasıyla Kutsal Ruh'un verildiğini görünce onlara para teklif ederek, 'Benim elimi koyduğum herkesin Kutsal Ruh'u alması için bana da bu yetkiyi verin' dedi." Petrus'un Cevabı ve Simon'un Tövbeye Çağrılması Simon'un bu teklifi, Petrus'un şiddetli tepkisine neden olur. Petrus, Tanrı'nın armağanının parayla alınamayacağını vurgular ve Simon'u sertçe uyarır. * Elçilerin İşleri 8:20-23: " Ama Petrus ona şöyle dedi: 'Paran da seninle birlikte yok olsun! Çünkü sen Tanrı'nın armağanını parayla elde edebileceğini sandın. Senin bu işte payın da hakkın da yoktur. Çünkü yüreğin Tanrı'nın gözünde doğru değildir. Bu kötülüğünden tövbe et ve Rab'be yalvar ki, yüreğindeki bu düşünce belki bağışlanır. Senin içini yakan bir fesat, kötülüğün bir kölesi olduğunu görüyorum.'" Petrus, Simon'un niyetinin samimi olmadığını, kalbinin doğru olmadığını ve kötülüğün esiri olduğunu açıkça söyler. Simon'un Son Sözleri Simon, Petrus'un uyarılarından sonra havarilerden kendisi için dua etmelerini ister. * Elçilerin İşleri 8:24: " Simon şöyle karşılık verdi: 'Siz Rab'be benim için dua edin ki, söylediğiniz felaketlerden hiçbiri başıma gelmesin.'" Hikaye bu noktada biter. Kutsal Kitap'ta Simon'a ne olduğu veya gerçekten tövbe edip etmediği hakkında başka bilgi verilmez. Ancak erken Kilise geleneğinde, Simon Magus'un sapkın öğretilerini sürdürdüğü ve Gnostisizm'in öncüsü haline geldiği rivayet edilir.

  • Cemel (Deve) Vakası

    Cemel Vakası (Deve Olayı), İslam tarihinde Hz. Osman'ın öldürülmesinin ardından ortaya çıkan siyasi anlaşmazlıklar sonucunda gerçekleşen bir olaydır. Hicri 36. yılın Cemâziyelâhir ayında (Aralık 656) Basra yakınlarında meydana gelen bu savaş, Müslümanlar arasında gerçekleşen ilk büyük iç savaş olması açısından büyük önem taşır. ​Cemel (Deve) Olayının Gelişimi ​Hz. Osman'ın hilafeti döneminde yaşanan huzursuzluklar, onun şehit edilmesiyle doruğa ulaştı. Yeni halife olarak seçilen Hz. Ali, ilk iş olarak devletin istikrarını sağlamaya odaklandı. Ancak, Hz. Osman'ın katillerinin hemen cezalandırılmasını talep eden bir grup, Hz. Ali'ye biat etmedi. Bu grubun başında Hz. Muhammed'in eşi Hz. Ayşe , Mekke'nin ileri gelenlerinden olan Talha bin Ubeydullah  ve Zübeyr bin Avvam  bulunuyordu. ​Bu grup, Hz. Osman'ın kanının dökülmesinden sorumlu olanların cezalandırılmasını istiyordu. Hz. Ali ise öncelikle devletin iç karışıklığını gidermeyi ve ardından adaleti sağlamayı amaçlıyordu. Farklı stratejiler ve yaklaşımlar, iki taraf arasında gerginliğin artmasına neden oldu. Hz. Ayşe, Talha ve Zübeyr'in oluşturduğu grup, Medine'den Mekke'ye, oradan da Basra'ya doğru hareket etti. Amaçları, Hz. Ali'ye karşı bir güç toplamak ve ona isteklerini kabul ettirmekti. ​Cemel Savaşının Seyri ​İki tarafın orduları Basra yakınlarında karşı karşıya geldi. Taraflar arasında müzakereler yapılsa da bir anlaşmaya varılamadı. Bu süreçte, Hz. Ali'nin ordusu yaklaşık 20.000, diğer grubun ordusu ise 30.000 kişi civarındaydı. Savaş, Hz. Ayşe'nin üzerinde bulunduğu devenin etrafında yoğunlaştığı için Cemel Vakası (Deve Olayı)  olarak adlandırıldı. Devenin etrafındaki çatışmalar çok şiddetliydi. Talha ve Zübeyr, savaş sırasında vefat etti. Savaş, devenin bacaklarının kesilmesiyle son buldu. Devenin yere çökmesiyle birlikte savaş da sona erdi ve Hz. Ali'nin ordusu galip geldi. ​Cemel Savaşı Sonrası ​Savaşın ardından Hz. Ali, zaferini insani bir yaklaşımla ele aldı. Yaralılara iyi davranıldı, esirler serbest bırakıldı ve Hz. Ayşe'ye büyük bir saygıyla yaklaşıldı. Onu bir kadın olarak koruma altına aldı ve Medine'ye geri dönmesi için gereken tüm düzenlemeleri yaptı. Bu olay, İslam toplumunda derin bir iz bıraktı ve ilerideki siyasi ve mezhepsel ayrışmaların temellerini oluşturdu. Müslümanlar arasındaki bu ilk savaş, Hilafet  meselesinin ne kadar hassas olduğunu ve siyasi farklılıkların ne kadar ciddi sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. ​Cemel Vakası, özellikle Sünni ve Şii İslam geleneklerinde farklı şekillerde yorumlanmıştır. Şiilikte bu olay, Hz. Ali'nin haklılığını ve halifeliğe en layık kişi olduğunu gösteren bir delil olarak kabul edilirken, Sünni geleneğinde ise müçtehit sahabilerin (yani, içtihad yapan, doğruya ulaşmak için çaba gösteren) farklı düşünceleri nedeniyle ortaya çıkan trajik bir olay olarak değerlendirilir.

  • Sıffın Savaşı

    Sıffin Savaşı Sıffin Savaşı, İslam tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilen ve Müslümanlar arasında gerçekleşen ilk büyük iç savaştır. Bu savaş, dördüncü Halife Hz. Ali ile Şam Valisi Muaviye arasında gerçekleşmiştir. Savaşın Nedenleri Savaşın temel nedeni, üçüncü Halife Hz. Osman'ın öldürülmesinin ardından yaşanan siyasi krizdir. Hz. Ali'nin halife seçilmesinin ardından, Muaviye ve bazı sahabeler, Hz. Osman'ın katillerinin derhal cezalandırılmasını talep etmişlerdir. Hz. Ali ise, devletin istikrarını sağlamak için bu konuyu daha sonra ele almak istediğini belirtmiştir. Ancak bu anlaşmazlık, iki tarafın da ordularını toplayarak karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Savaşın Seyri Sıffin Savaşı, 657 yılında bugünkü Suriye sınırları içinde bulunan Fırat Nehri kıyısındaki Sıffin'de gerçekleşmiştir. Aylarca süren çatışmalar boyunca, her iki taraftan da binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Savaşın en kritik anı, Hz. Ali'nin ordusunun galip gelmek üzereyken yaşanmıştır. Muaviye'nin ordusu, yenilgiyi kabullenmek yerine Kur'an'ı mızraklarının ucuna takarak "Aramızda Kur'an hakem olsun" çağrısı yapmıştır. Bu olay, Hakem Olayı  olarak tarihe geçmiştir. Hz. Ali'nin ordusundaki bazı askerler, bu çağrıya uymak isteyince, savaş durdurulmuş ve bir hakem heyeti oluşturulmasına karar verilmiştir. Savaşın Sonuçları Hakem heyetinde, Hz. Ali'yi temsil eden Ebu Musa el-Eş'ari ve Muaviye'yi temsil eden Amr bin As yer almıştır. Görüşmelerin sonucunda, Hz. Ali'nin halifelikten azledilmesi ve Muaviye'nin halifeliğinin geçerli sayılması yönünde bir karar alınmıştır. Bu karar, Hz. Ali taraftarları arasında büyük bir hayal kırıklığına neden olmuştur. Savaşın ve hakem olayının ardından, Hz. Ali'nin ordusundan bir grup asker "Kur'an'ın hükmü dışında bir hakem kabul edilemez" diyerek ayrılmış ve Hariciler  adıyla anılan yeni bir grup ortaya çıkmıştır. Hariciler, hem Hz. Ali'ye hem de Muaviye'ye karşı düşmanlık beslemişlerdir. Bu olay, İslam dünyasındaki mezhepsel ayrılıkların da ilk tohumlarını atmıştır. Sıffin Savaşı, İslam'ın ilk yüzyılındaki siyasi ve dini bölünmelerin en önemli örneklerinden biridir. Bu savaşın sonuçları, Emevi Devleti'nin kurulmasına giden yolu açmış ve İslam dünyasını kalıcı olarak değiştirmiştir.

  • Teretür nasıl bir yemek?

    “Teretür” bir yemek adı olarak da geçer ve özellikle Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bilinir. Teretür, tahinli, sarımsaklı, limonlu bir sos ya da soğuk meze çeşididir. Genellikle balık yemeklerinin yanında, bazen de sebze veya et yemekleriyle birlikte servis edilir. Temel Teretür Tarifi: Malzemeler 3–4 yemek kaşığı tahin 2 diş sarımsak (ezilmiş) 1 limonun suyu Bir miktar su (kıvam için) Tuz (İsteğe göre: kimyon, yoğurt, maydanoz) Yapılışı 1. Ezilmiş sarımsak ve tuzu bir kapta karıştır. 2. Üzerine tahini ekle. 3. Limon suyunu yavaş yavaş dökerken karıştır (kesilmemesi için). 4. İstenirse biraz suyla kıvam açılır. 5. Üzerine zeytinyağı gezdirilebilir, maydanozla süslenebilir. Bölgesel farklar Antakya / Hatay’da: Tahinli ve yoğurtlu yapılır, bazen kızartılmış patlıcan ya da kabakla karıştırılır. Mersin’de: “Balık teretürü” diye geçer, özellikle ızgara balık yanına yapılır. Ege’de: Meze veya salata sosu şeklinde, bazen içine ceviz konur.

  • Otizm (Autism)-Tanı konulma süreci

    Ebeveynin hayatını sil baştan yeniden çizen engel ! Tanı konulma süreci Doktor kontrolü altında ve normal geçen bir hamilelik süreciydi. Sadece bebek çok az kımıldıyor, annenin "-tekme attı bak" sevincini yaşatmıyordu. Yapılan hiç bir test olumsuz sonuç göstermiyordu ve sezaryen doğum ile dünyaya geldi. Normal fiziksel özellikler gösteriyordu, başı sanki biraz büyük müydü? Hastanede iki gün küvözde kaldı. Benzi biraz sarı imiş. Sarılık olması ihtimali nedeniyle böyle uygun görülmüştü. İki gün sonra taburcu oldu. İlk cerrahi müdahale İlk doktor kontrolünde ? O da neydi? Dili alt damağına bağlı. avuç kadar bebek. Cesur bir doktorun müdahalesiyle, bir çığlık eşliğinde dili damağından ayrıldı. Böylece daha iyi emebilecekti. İlk kontrol ilk cerrahi müdahale. Koopere (co-opere) olma derdi de yoktu, neticede el kadar, kırmızı tenli, küçük bir insan yavrusu... Normal kabul edilen bir bebeğin, ilk çocuk sahibi olanların en temel yakınmalarından biri olan "-gece hiç uyumadı, bizi de uyutmadı" söylemini yaşatmadı. Sürekli uyuyordu. Uyanık olduğu zamanlarda ise gülümsüyor hiç sesi çıkmıyordu. Acıktığını veya gaz sancısını belirten bir eylemi de yoktu. Normaldi ama bir şeyler kaygılandırmaya başlamıştı... Yeni doğanların acıktığı zaman ve gaz sancıları başladığında sıklıkla ağladığı bilinir. Özellikle gece vakti ağlamaları, ne kadar çocuk sahibi olma sevinci olsa da, pek hoşnut olunan bir durum değildir. Geceleri ağlamıyordu! Çok sık uyuyordu...Neredese sürekli uyuyordu. İlk enjeksiyon ve topuk kanı alınırken cıyaklamamıştı. Aksine gülüyordu. Ağrı eşiği yüksek miş... Hidrosefali? Bir doktora göstersek miydi? Gidildi doktora, elbette çocuk polikliniğine. Görüntüde bir şey yoktu. Kafası büyük mü ne? Hidrosefali olabilir mi? Mikrosefali olmadığı kesin ! Kafatasının içinde su toplanıyor, çoğalıyor ve kafanın büyümesine neden oluyormuş. Çok ta ömürleri olmuyor muş... Fitoterapi macerası Engelli ebeveynleri ikiye ayrılır. Birinci grup ki sessizdir, mecbur kalmadıkça kimseye engelli bir çocukları veya yakınları olduğunu söylemeyenler. İkinci grup ise engel durumunu sürekli zikrederek, yaşanılan zorluklardan, maddi yükten bahsederek burdan psikolojik veya maddi yarar devşirmeye çalışanlar. Aileler neden engellilik halkında konuşmak istemez? Bu sorunun cevabı bireyseldir. Ama perde arkasında mutlaka şu nedenlerden biri vardır. Bahis açıldığında muhatabın acıma hissiyle davranacağı düşüncesi bir neden olabilir. Bu da manevi bir eziklik hissi yaratır. Sanki gururu inciten bir durumdur. Konuşmak istemezler çünkü bıkmışlardır. Evden dışarı çıkıldığı an başlayan kaçamak ve anlaşılmayan bakışlar, kamu kurumları dahil gidilen her yerde muhatap olunan idari bilmiyoruzlar ve kurumsal yoksunluklar nedeniyle biriken aşırı yük ve yorgunluk. Konuşmak istemezler çünkü iletişime geçilen her muhatabın ailesi, komşuları veya arkadaş çevresinde bir engelli vardır ve onunla mukayese ederek teselli verme çabasına girişilmektedir. Zaten var olan ağır manevi yükün üzerine bir de yeni tanışılanı kısa süreli ve zihinde de olsa eklemek istemezler. Ama susturamazsınız ve çaresiz dinlemek zorundasınızdır. Konuşmak istemezler çünkü her engellilik durumu kendine hastır ve bunları tanımlamak, açıklamak gerçekten zordur. Konuşma esnasında özellikle cahil bireylerin karşılaşılabilecek anlamsız soruları can yakıcıdır... Örneğin bir bayram ziyaretinde ortalıkta olan ve biraz garip davrandığı görülen çocuk için "bu geri zakalı mı?" gibi bir soruyla karşılaşılabilir. Şimdi Şimdi 21 yaşında. Bilinmedik bir travma nedeniyle zor günler yaşıyor, yaşatıyor. Çocuğunuzu kime emanet edeceğinizi bilin...Mental engelli bir bireye asla emanet etmeyin. Fırsat buldukça yazılıyor...İlham versin, üzmesin, moral versin dileklerimle...

  • Asperger Sendromu

    Asperger sendromu (ya da Asperger bozukluğu), otizm spektrum bozukluğu (OSB) içinde yer alan, ancak daha hafif semptomlarla karakterize bir nörogelişimsel durumdur. Günümüzde DSM-5 (2013'ten beri) ve ICD-11 tanı kılavuzlarında ayrı bir tanı olarak kullanılmaz; bunun yerine otizm spektrum bozukluğu altında değerlendirilir. Yine de halk arasında ve eski literatürde "Asperger" terimi hâlâ yaygın şekilde kullanılır. Temel Özellikleri: Sosyal etkileşim zorlukları, Göz teması kurmakta güçlük Arkadaşlık kurma veya sürdürmede zorlanma Karşılıklı konuşmalarda sıra alma, empati kurma veya sosyal ipuçlarını okumada güçlük Sınırlı, tekrarlayıcı ilgi alanları ve davranışlar Belirli bir konuya (örneğin tren saatleri, haritalar, sayılar) aşırı yoğunlaşma Rutinlere sıkı bağlılık, değişime direnç Dil ve zeka Konuşma genellikle normal veya ileri düzeyde başlar (gecikme olmaz) Zeka seviyesi normal veya üstün olabilir (IQ genellikle 70'in üzerindedir) Soyut düşünce, espri, mecaz anlamları anlamada zorluk Motor beceriler İnce veya kaba motor koordinasyonunda gecikme (yazı yazma, top yakalama gibi) Yetişkinlikte tanı Çocuklukta fark edilmemişse, iş hayatında veya ilişkilerde zorluklar yaşandığında ortaya çıkar. Örnek: 10 yaşındaki bir çocuk, tren saatlerini ezbere biliyor, saatlerce bu konu hakkında konuşabiliyor ama akranlarıyla oyun oynayamıyor, göz teması kurmuyor ve esprileri anlamıyor. IQ'su 120. → Asperger profili olabilir. Destek Sosyal beceri eğitimi Duygu düzenleme terapileri Mesleki yönlendirme (güçlü ilgi alanları avantaj olabilir: bilişim, mühendislik, akademi) Kısacası, asperger; otizmin daha hafif, dil ve zeka korunmuş hali olarak düşünülebilir. Tanı için bir çocuk psikiyatristi veya nörolog değerlendirmesi şarttır.

  • Rumi Celalettin'den bir inci

    Allah kadın suretinde göründü! Kimya Hatun hikayesi Sultan Veled, Mevlana, Şems ve Kimya Hatun şirki (S.56-57) Yine Sultan Veled’den nakledilmiş tir ki: Bir gün ileri gelen sofiler babam Hudavendigâr’dan: “Abu Yezid (Tanrı rahmet etsin), Ben Tanrı’mı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur?” diye sordular. Babam:“Bunda iki hüküm vardır: ya Bayezit Tanrı’yı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş , yahut Bayezid’in meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür “dedi. Yine buyurdular ki: Mevlânâ Şems-i Tebrizî’nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri medresenin kadınlarına işaretle: “Haydi gidin Kimya Hatuna buraya getirin; Mevlana, Şemseddin’in gönlü ona çok bağlıdır” buyurdu.Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlânâ, Şems’in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu.Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karılan da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Ş ems “içeri gel” diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems’ten başkasını görmedi . Bunun sırrını sordu ve: “Kimya nereye gitti” dedi Mevlânâ.Şems: “Y üce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi” buyurdu, işte Bayezid’in hali de böyle idi . Tanrı ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü. Kaynak : Vahiyden Kültüre – Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 – s.236,237 (Eflaki’den/2/67,70)) Aynen alıntı : https://tasavvufveislam.wordpress.com/2010/02/13/sultan-veled-mevlana-sems-ve-kimya-hatun-sirki/

  • Havamal

    Hávamál, İskandinav mitolojisinin en önemli metinlerinden biridir. Bu, Eski Nors şiir koleksiyonu olan Poetik Edda'nın bir parçasıdır ve Odin'in (Yüce Olan, yani "Yüksek Bir") bilgelik dolu sözlerini içeren 164 dizeden oluşan bir şiirdir. Viking Çağı'na (yaklaşık 8.-11. yüzyıl) ait Codex Regius elyazmasında yer alır. Hayat dersleri, ahlaki öğütler, dostluk, misafirperverlik, alkolün tehlikeleri, büyü ve aşk gibi konuları kapsar. Odin'in deneyimlerini paylaşır; örneğin, bilgelik için kendini feda ettiği hikayeler içerir. Farklı parçalardan oluşur; bazı bölümler atasözü tarzındadır, bazıları büyü formülleri. Önemi: Nors kültüründe etik ve pratik rehberlik kaynağıdır. Modern zamanlarda felsefi ve edebi bir eser olarak okunur. Tam metni İngilizce veya orijinal Eski Norsça olarak çevrimiçi kaynaklarda bulabilirsiniz (örneğin, Wikipedia veya Vikingr.org).

  • Reno Kardeşler

    Amerikan kültüründe "Reno Kardeşler" (Reno Brothers) diye bilinen bir grup vardır. Bu, 19. yüzyılın ortalarında ABD'nin Orta Batı'sında (özellikle Indiana eyaletinde) faaliyet gösteren bir suç çetesi olan Reno Gang'in (veya Reno Brothers Gang) temelini oluşturan kardeşlerdir. Çete, Amerikan İç Savaşı'ndan hemen sonra (1860'lar ve 1870'ler) banka soygunları, tren soygunları ve sahte para üretimi gibi suçlarla ünlenmiştir. Reno Kardeşler Tarihsel Arka Plan Kardeşler: Ana üyeler John Reno, Frank Reno, Simeon Reno ve William Reno'dur (toplamda beş erkek kardeşten dördü; diğer kardeş Clinton "Honest Clint" olarak bilinir ve çeteye katılmamıştır). Aile, Indiana'nın Rockford kasabasında yaşar ve yoksulluk, kasaba yangınları ve İç Savaş travmalarıyla şekillenmiştir. Ünlü Suçları 6 Ekim 1866'da Ohio ve Mississippi Demiryolu'na ait bir treni soymuşlar; bu, ABD tarihinde ilk hareket halindeki tren soygunu olarak kabul edilir (yaklaşık 13.000 dolar çalmışlar). Toplamda 100'den fazla soygun ve cinayetle ilişkilendirilirler; Jesse James gibi sonraki kanunsuzlara ilham vermişlerdir. Pinkerton dedektifleri tarafından yakalanmışlar, ancak 1868'de Jackson County Vigilance Committee (bir vigilante grubu) tarafından linç edilmişlerdir. Üç kardeş (Frank, William ve Simeon) asılarak öldürülmüştür; John hapiste ölmüştür. Reno Kardeşler Amerikan Kültüründe Yeri Popüler Kültürde Reno Kardeşler, Vahşi Batı efsanelerinin bir parçasıdır. 1955 yapımı Rage at Dawn (Randolph Scott başrolde) ve Elvis Presley'nin ilk filmi Love Me Tender (1956, Presley Clint Reno'yu canlandırır) gibi Hollywood yapımlarında konu alınmışlardır. Kitaplar ve Müzik Rachel Dickinson'ın The Notorious Reno Gang (2017) gibi kitaplar ve halk şarkılarıyla anılırlar. Tren soygunlarının sembolü olarak Amerikan suç tarihinin erken bir örneğidirler. Kültürel Etki Çete, demiryollarının yükselişiyle değişen Amerika'yı yansıtır; yoksulluktan doğan suçun ve vigilante adaletinin simgesidir. Indiana'da bugün bile tarihi turlar ve müzelerde yer alırlar. Bu grup, Amerikan folklorunda "outlaw brotherhood" (suçlu kardeşlik) kavramının öncüsüdür.

  • Rumi Celalettin'den inciler !

    2495. Görgü ve anlayışı olmadığından tilkinin hilesi, onu kandırdı. Yemek hırsı onu öyle bir alçaktı ki beş yüz delili olmakla beraber tilkiye zebun oldu. Adamın biri bir oğlana kötülükte bulunurken oğlanın belindeki hançeri görüp "Bu neden," diye sordu. Çocuk, "Birisi benim hakkımda kötü düşünceye saplanırsa onunla karnını deşerim" dedi. Oğlancı adam, hem işin beceriyor, hem de Şükür Tanrı'ya ki ben sana kötülük düşünmüyorum diyordu . "Benim beytim, beyit değil, bir ülkedir" Alayım, alay değil, bir şey öğretmektir." "Şüphe yok ki Tanrı ne sivrisineği örnek getirmeden utanır, ne ondan üstün olanları." Yani ondan üstün olanların inkâr yüzünden ruhlarının değişmesini, denemiştir. Kâfirler "Tanrı bu örnekle neyi murat ediyor yani?" derler. Bu söze cevap olarak da "Bununla birçoklarını azdırıp sapıtmak, birçoklarını da doğru yola götürmek diler" buyurur. Çünkü her sınama, teraziye benzer. Çoklarının o vasıtayla yüzü kızarır, benizlerine kan gelir, çok kişiler de muratlarına eremez, mahrum olurlar. Bu hususta azıcık düsünsen yüce sonuçlarından çoğunu bulursun Bir oğlancı, evine bir oğlan götürdü. Onu baş aşağı edip düzmeye koyuldu . Bu sırada o mel'un çocuğun belinde bir hançer gördü. Dedi ki: Belindeki ne? Oğlan, kötü düşünceli biri hakkımda kötü bir düşünceye kapılırsa bununla karnını deşeceğim diye cevap verdi. 2500. Oğlancı, Tanrı'ya hamdolsun dedi, iyi ki ben sana bir hile yapıp kötü bir düşünceye kapılmadım. Sende adamlık olmadıktan sonra hançerlerin ne faydası var? Yürek olmadıktan sonra bunda ne fayda var ki? Tutalım Aliden Zülfikar'ı miras aldın, Tanrı aslanındaki kol, sende de varsa göster. Mesih'ten bir nefes bellediğini farzedelim, İsa'nın dudağı, dişi nerde ki a çirkin adam? Kazanmak, bir şeyler elde etmek için diyelim ki bir gemi yaptın, Nuh gibi bir gemi kaptanı hani? 2505. Tutalım ki İbrahim gibi put kırıyorsun, beden putunu onun gibi ateş içine atış nerde? Delilin varsa meydana çıkar da tahta kılıcı bile o delille Zülfikar haline getir. Bir delil, seni amelden alıkorsa o Tanrının gazabıdır. Yolda korkanları kuvvetli bir hale getirdin ama sen hepsinden fazla korkmada, hepsinden ziyade tirtir titremedesin. Herkese Tanrı'ya dayanma dersi veriyorsun ama hırsından havadaki sivrisineğin damarını sormadasın. 2510. A oğlan, askerin önünde gidiyorsun ama bıyığının yalancılığına aletin tanıklık vermede . Gönül, namertlikle dolu olduktan sonra sakalınla, bıyığına, ancak gülünür. Yağmur gibi gözyaşları dökerek tövbe et de bıyık ve sakalını, alay mevzuu olmadan kurtar. Erlik ilâcını kullan da hamel burcundaki kızgın güneşe dön. Mideyi bırak, gönül tarafına salın. Salın da Tanrıdan sana perdesiz bir selâm gelsin. Kaynak: Mesnevi, 5'inci Cilt, 2495-2510'uncu beyitler Soru&Yorum Tanrı mesajının apaçık olduğunu ifade ederken, öğüt vermek için edepsiz örnekler verilen ve adına Mesnevi denilen, "Tanrının sıfatı "mevla" lakabı ile anılan Türk Düşmanı Rum Celalettinin bu yapıtı "şerif" olarak adlandırılabilir mi? Tanrının sözü yeterli değil mi ki bu hezeyan dolu kavram ve yorumlara ihtiyaç duyulsun? Eşek-kabak hikayesinde de olduğu gibi, Tanrının mesajı anlatılırken böylesine açık müstehcenliğe neden ihtiyaç duyulsun? Sapıkça değil mi???

bottom of page