top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 1047 sonuç bulundu

  • Mübariz İbrahimov, gerçek efsane, gerçek vatan sevgisi

    RAMBO BÜTÜNÜYLE HAYÂL ÜRÜNÜYDÜ. O İSE BİR GERÇEK... Mübariz İbrahimov Azerbaycan ordusu Özel Kuvvetler mensubu Mübariz İbrahimov, 18 Haziran 2010 gecesi, ailesine hitaben bir  veda mektubu yazıp, hiç kimseye haber vermeden gece yarısı Dağlık Karabağ Temas Hattı'nı geçti. Üzerine alabildiği kadar silah ve cephane almıştı. Gecenin karanlığında, nöbetçilere yakalanmadan 1 km uzunluğundaki mayınlı bölgeyi başarıyla aştı ve Ermenistan ordusunun Terter bölgesindeki Çaylı Köyü karakoluna ulaştı. Karakola şok bir saldırı gerçekleştiren İbrahimov, sabah 05.00'e kadar yüzlerce Ermeni askerine karşı tek başına mücadele etti ve 45 askeri öldürdü. Gün ağarırken de cephanesi biterek şehit oldu. Mübariz İbrahimov Cenazesi aylarca Ermenistan tarafında kaldı. Ermeniler ilk aşamada onun varlığını da çatışmayı da reddettiler. Ancak, olay artık gizlenemez bir noktaya ulaştığında da delik deşik edilmiş bedenini iade etmek zorunda kaldılar. Naaşı Bakü'deki ulusal mezarlığa defnedilmiştir. İbrahimov, günümüzde Azerbaycan toplumunda millî bir kahraman statüsündedir. Bilesuvar'da onun adını taşıyan bir sokak ve bir okul vardır. Yanı sıra, anısına heykeller dikilmiş, filmler çekilmiş, kitaplar yazılmıştır. Bazı yabancı serüven dizilerinde de kendisine atıflarda bulunulmuştur. İkinci Karabağ Savaşı sırasında, 4 Ekim 2020'de, İbrahimov'un şehit olduğu yer Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri'nin kontrolüne geçmiş ve buraya Azerbaycan bayrağı dikilmiştir. Nur yüzlü yiğit kahraman. Can Azerbaycan!ın can evladı. Ruhun şad olsun!

  • Manifest konserinden paylaşımlar erişime engellendi: Gerekçe milli güvenlik

    Manifest grubu konserinden görüntülerin olduğu X'teki paylaşımlar "milli güvenlik" ve " kamu düzeninin korunması " gerekçesiyle erişime engellendi. İstanbul Dolmabahçe Küçükçiftlik Park'ta verdikleri konserdeki dansları nedeniyle haklarında 'hayasızca hareketlerde bulunmak' ve 'teşhircilik' suçundan soruşturma açılan 6 kişilik Manifest grubu üyeleri dün İstanbul Adliyesi'nde savcılığa ifade verdi. YURT DIŞI YASAĞI VE İMZA ŞARTI Savcının adli konrol talebiyle mahkemeye sevk ettiği grup üyeleri ile bir dansçıya yurt dışına çıkış yasağı ve karakola imza atma şartı getirildi. Manifest Kararın ardından grubun Instagram hesabından şu açıklama yapıldı: "6 Eylül'de İstanbul'da gerçekleşen 18 yaş sınırlı konserimizle ilgili açılan soruşturma kapsamında ifademizi verdik, şu an serbestiz. Sahnemizde gerçekleştirdiğimiz şovun tüm sorumluluğunu almakla birlikte, amacımızın kimseyi rahatsız etmek ya da hassasiyetlerini göz ardı etmek olmadığının bilinmesini isteriz." Soru&Yorum Milli Güvenlik nedir?

  • Anadolu Müslümanlarının Kıyımı

    MUHTEŞEM ZAFER… Amerikalı ünlü tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy, “ Ölüm ve Sürgün- Anadolu Müslümanlarının Etnik Kıyımı ” adlı eserinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün büyük mücadelesini ve sonunda kazandığı zaferi şöyle anlatır: “Türkiye 1. Dünya Savaşını kaybetmiş, adeta yıkılmıştı. Türkler artık yenilmişti ve başlarına gelecek her şeyi kabul edeceklerdi. Çünkü İstanbul Hükümeti bir vatan haini olan Damat Ferit tarafından yönetiliyordu. Bu hükümet, İtilaf ülkelerinin istedikleri her şeyi yapmaya hazırdı!.. İtilaf ülkeleri, Türkleri sonsuza kadar yok etmek, tarih sahnesinden silmek istiyordu. Sevr’de büyük bir Ermenistan, büyük bir Kürdistan olacaktı ve Türklere Anadolu’da küçük bir yer verilecekti. İngilizler, Fransızlar, Yunanlar, İtalyanlar toprakları paylaştılar. İtilaf devletleri aslında Türklerin elindeki her şeyi almak istiyordu. Tüm Osmanlı borçları o küçük devlet tarafından ödenecekti. Yapmak istedikleri şey, Türkleri devamlı olarak zayıf bırakmaktı, bunu sağlamak için Türklerin ordusu olmamalıydı. Nitekim o küçük devlet, ordudan mahrum kalacak, tamamen iflas edecek ve mallarını yurtdışına gönderemeyecekti. Zira en önemli demiryolu hatları İtilaf devletlerinin elindeydi. Ama bunlar olmadı. Çünkü Türkler, Atatürk’ün liderliğinde düşmanlardan kurtuldu. Türkler, Atatürk’e çok şey borçlular… ” Kaynak: share.google/DIxoILAmRrfoUQ…

  • Aygır

    ​Aygır, erkek at  anlamına gelen bir kelimedir. Genellikle damızlık olarak kullanılan, yani soyunu devam ettirmek amacıyla çiftleşmeye uygun olan yetişkin erkek atlar için kullanılır. ​Kısaca, bir aygır; ​Erkek cinsiyetlidir. ​Üreme yeteneğine sahiptir. ​Genellikle safkan at yetiştiriciliğinde önemli bir role sahiptir. ​Yaygın olarak bilinen diğer at terimleri ise şunlardır: ​ Kısrak:  Dişi at ​ Tay:  Yavru at ​ Beygir:  Genellikle iş atı olarak kullanılan erkek at ​ İğdiş:  Kısırlaştırılmış erkek at

  • Uluu Toyon, kargaların atası

    Üç katmanlı olarak tasvir edilen Türk mitolojik dünya görüşüne göre(yukarı, orta ve ağağı) Yukarı Dünyada yaşayan tanrılardan biridir. Yakut şaman mitolojisinde, Sayan-Altay kavinlerinden farklı olarak göksel varlıklar iyi (ayıı) ve kötü (abaası) olarak ikiye ayrılmış olup Uluu Toyon ilk önce kötü (abaası) olarak kabul edilmiştir. Şamanların koruyucu ruhudur. Karganın yardımıyla insanlara ateşi vermiş, onlara sür adı verilen ruh vermiştir. Mitoljl inanca göre Uluu Toyon, diğer yüksek ruhlar gibi ölümlükere görünmez ancak büyük hayvan kılığında bazı insanlar onunla karşılaşabilir. 1887 yılında Namsky ulusunda anlatılan bir mitte "Bazen büyük bir boğa ya da siyah aygır, büyük bir ayı ya da geyik kılığına giren Uluu Toyon, yerde kükreyerek ve gürültü kopararak koşar" Bazı anlatılarda karganın yanı sıra özellikle siyah renkli hayvanların kılığına girer. Ayı, boğa, aygır, geyik gibi hayvanların kılığına girdiğine inanılır. Büyük karga olarak adlandırılan Uluu Toyon kargaların atasıdır ve genellikle karga kılığında görünür. Yakutlardaki, kargaların uyumadığı ve tüm dünyaları aynı anda görebildiği, karga gözü yiyenin uyuyamayacağına olan inanç nedeniyle karga ile bu Tanrı arasında bağlantı kurulduğu düşünülmektedir. Mitlerde ve kahramanlık destanlarında (olonho) Ürüng Ayıı Toyon ve Uluu Toyon yüce hakimler olarak hareket eder ve insanlara hakaret edenler ile kan dökenleri katı ve acımasız bir şekilde cezalandırırlar. Mitolojik anlatılarda şamanlar halkı şikayet etmek için Uluu Toyon'a müracaat ederler. Sıradan insanların ruhları da anlaşmazlıklar çözmek için O'na yönelirler. Halk geleneğine göre Uluu Toyon büyük bir ailenin başkanıdır. Eşi ve ailesiyle birlikte gökte yaşar. Eşi Buus Dalkıya Hotun (yalpalayan tarzda yüyüşü olan Buz hanım), oğulları ise Hapa Sılgılaah Toyon (siyah atları olan), Beki Suorun, Hara Suorun (kara kuzgun), Aan Durai, kızları: Maal Kıırday (beyaz şahin) , Çugun Çuguyday, Tıgıydaan Kuo vd. dir. Eski çağ uzmanlarının bir kısmı Uluu Toyon'un Ürüng Ayıı tolonun kardeşi olduğunu belşrmekte iseler de diğer uzmanlara göre O üç göksel klandan biriinin lideridir. Yakut Türklerine göre Ürüng Ayıı Toyon, Uluu Toyon ile kader tanrısı Dılga/Çılga Haan'ı konseye davet eder, üçü bir arada yeri yaratır ve anlaşmazlıkları çözerler. Kaynaklar: Seroşevskiy V. L. Yakutı, s. 658'den aktaran Bayat, F. Türk Şaman Mitolojisinin Teonimleri, Ötüken Yay., 2023,s.91. Bayat, F. Türk Şaman Mitolojisinin Teonimleri, Ötüken Yay., 2023

  • Devr-i sabık yaratmak

    ​Devr-i sabık yaratmak, geçmiş yönetimleri veya dönemleri eleştirmek, sorgulamak ve genellikle onların hatalarını ortaya çıkararak mevcut yönetimin meşruiyetini pekiştirmek anlamına gelir. Bu terim, siyasi bir strateji olarak sıkça kullanılır. ​Türkçe'deki tam karşılığı "geçmiş dönemin hesaplarını sormak" veya "eski defterleri açmak" olarak düşünülebilir. Yeni göreve gelen bir iktidar veya lider, seleflerinin uygulamalarını, yolsuzluk iddialarını veya başarısızlıklarını gündeme getirerek kendi yönetimlerinin daha doğru ve temiz olduğu algısını oluşturmaya çalışır. ​Bu terim özellikle Türk siyasetinde yaygın olarak kullanılır. Birçok siyasi lider, seçim kampanyalarında veya iktidara geldikten sonra "devr-i sabık yaratmayacakları" yönünde sözler verirler. Bu, geçmişle uğraşmak yerine geleceğe odaklanacakları ve intikam peşinde olmayacakları anlamına gelir. Ancak pratikte, bu söylemin tersine dönmesi ve eski dönemin hesaplarının sorulması da sıkça rastlanan bir durumdur.

  • Kamer Genç'in bir anısı

    Bir televizyon programının ortasında Sırrı Sakık, Kamer Genç’e hücum etti: "Siz Atatürk’ü savunarak soykırıma uğrayan Dersimli Kürtlere ihanet ediyorsunuz." Kamer Genç anında şu karşılığı verdi: "O kullandığınız cümlede bir kaç tane büyük yalan var. Birincisi Dersim bir ilin değil bölgenin adıdır ve benim ilim Cumhuriyetle beraber Tunceli. İkinci husus Dersim’de olanlar soykırım değil yeni kurulan bir devletin başkaldıranlara karşı önlem almasıdır. Bir başka yanlışınız ise Tunceli asla Kürt değildir. Biz Hazar kökenliyiz. Dilimiz de sizden farklı yani ne kırmançi ne de zazaca konuşuyoruz." Sırrı Sakık: "Seyid Rıza’ya ne diyeceksin?" Kamer Genç: "İngilizlerin oyununa gelmiştir. Tuncelililerin o dönem önderi, Atatürk’ün yoldaşı olan Diyap Ağadır... O yıllarda Şeyh Said ve Seyid Rıza’yı kullananlar şimdi PKK’yı kullanıyor." Anısına saygıyla Kamer Genç, ruhu şad olsun.

  • Nike; Zafer Tanrıçası

    Nike Kimdir? Nike (Νίκη), Yunan mitolojisinde zafer tanrıçası dır. Roma mitolojisindeki karşılığı Victoria’dır. Tanrıça Nike heykeli Genellikle kanatlı bir kadın figürü olarak tasvir edilir. Elinde çelenk (zafer tacı), palmiye dalı veya bazen bir kadeh bulunur. Hız, güç ve zaferi simgeler. Özellikle savaşlarda ve atletizmde başarıyla ilişkilendirilmiştir. Kökeni Babası Pallas (Titanlardan biri), annesi ise Styx (Yeraltı Nehri’nin kişileşmiş hâli) olarak anlatılır. Kardeşleri: Zelos (Hırs/Rekabet), Kratos (Güç) ve Bia (Şiddet). Bu dört kardeş birlikte Zeus’un sadık yardımcılarıdır. Zeus ile İlişkisi Titanlar ile Olimposlular arasındaki savaşta (Titanomakhia) Nike ve kardeşleri Zeus’un tarafını tutar. Sadakatlerinin ödülü olarak Nike, Zeus’un yakınında kalır ve ona zafer kazandıran güçlerden biri olur. Bu nedenle çoğu betimlemede Zeus’un yanında küçük, kanatlı bir figür olarak görünür. Tanrıça Nike Kültü ve Tapınakları Antik Yunan’da özellikle Atina’da önemli bir Nike kültü vardı. En bilinen yapılarından biri Atina Akropolisi’ndeki Nike Apteros Tapınağıdır (M.Ö. 5. yüzyıl). “Apteros Nike” yani Kanatsız Nike: Atinalılar, zafer tanrıçasının şehri terk etmemesi için kanatsız olarak tasvir etmişlerdir. Sanatta Nike Heykeller ve sikkelerde en çok tasvir edilen tanrıçalardan biridir. En ünlü eseri Samothrake Zaferi (Nike of Samothrace). Bu Hellenistik dönem heykeli (M.Ö. 2. yüzyıl) bugün Louvre Müzesi’nde sergileniyor. Kanatları açılmış, gemi pruvası üzerinde duruyor. Nike, çoğu zaman spor oyunlarının da koruyucusu sayılır, bu yüzden yarışlarda verilen ödüller onunla ilişkilendirilirdi. Sembolizmi Zafer, hız, başarı, savaşta üstünlük. Hem askerî zaferi hem de bireysel başarıyı simgeler. Modern dünyada da Nike markasının adını ondan aldığı bilinmektedir. Mitolojik Hikâyelerde Nike Nike, tek başına büyük mitlerde ana karakter olarak öne çıkmaz, ama her zaman “zaferin kişileşmiş hali” olarak karşımıza çıkar. Titan Savaşı (Titanomakhia) Zeus Titanlara karşı savaş açtığında Nike, kardeşleriyle birlikte Zeus’un yanında yer aldı. Onun zaferi simgelemesi, Olimpos’un Titanları yenmesinde ilahi bir işaret gibiydi. Bu yüzden Nike, savaşlarda tanrılara zafer getiren güç olarak görülür. Zeus’un Eşlikçisi Zeus tahtında otururken, Nike çoğu zaman onun yanında küçük, kanatlı bir tanrıça olarak tasvir edilir. Elinde zafer çelengi ile Zeus’a veya kahramanlara zafer armağan eder. Atletizm ve Yarışlar Yunan kültüründe Nike sadece savaş zaferi değil, spor müsabakalarında kazananları da temsil ederdi. Olimpiyat oyunlarında galiplere verilen defne dalları ve çelenkler Nike ile ilişkilendirilirdi. Sanatta Nike Nike, Antik Yunan ve Roma sanatında en çok işlenen tanrıçalardan biridir. İşte öne çıkan tasvirleri: Samothrake Zaferi (Nike of Samothrace) M.Ö. 2. yüzyıla ait, Louvre’da sergilenen heykel. Nike, gemi pruvası üzerinde, rüzgârda dalgalanan elbisesi ve açılmış kanatlarıyla tasvir edilmiştir. Hem hareket hem de zarafet açısından Hellenistik sanatın zirvesidir. Athena Nike Tapınağı (Atina Akropolisi) Tapınak, M.Ö. 427–424 yıllarında inşa edildi. Burada “Kanatsız Nike” (Apteros Nike) heykeli vardı. Efsaneye göre Atinalılar Nike’ın kanatlarını kestiler ki şehirden uçup gitmesin, zafer hep Atina’da kalsın. Sikkeler Üzerinde Nike Yunan ve Roma döneminde basılan birçok sikkenin arka yüzünde Nike tasviri vardır. Çoğunlukla zafer çelengi sunarken veya palmiye dalı tutarken görülür. Roma Dönemindeki Victoria Roma mitolojisinde Nike, Victoria adıyla devam etti. Zafer taklarının kabartmalarında, Roma imparatorlarının heykellerinde zaferi simgeleyen kadın figürü Victoria’dır. Özet Nike, büyük mitlerin baş kahramanı değil ama her zaferin simgesi dır. Hem tanrılara hem de insanlara zafer getirir. Sanatta özellikle Samothrake Zaferi heykeli ve Atina’daki Athena Nike Tapınağı ile ölümsüzleşmiştir. Athena Nike Tapınağı

  • Miraç (Versiyon 2)

    Miraç hadisesi gerçekten oldu mu? Olduysa nasıl oldu? Başka inançlarda da göğe yükselme olayı, göğe yükselip Tanrı ile konuşma ve hatta adeta "pazarlık yapma" var mı? Merak ve sorgu ile başlar öğrenmek...İnanmak ise başlıbaşına ayrı bir konu ve hesabı sorulacak önemli bir eylemdir. Miraç Hadisesi Receb ayının  yirmiyedinci  gecesidir. Mi’râc, merdiven demekdir. Resûlullahın göklere çıkarıldığı, bilinmiyen yerlere götürüldüğü gecedir. Sevgili Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" gördüğü her kabi­leye, İslâm'ı anlattı. Kendisini himaye edip, insanlara İslâm'ı tebliğ etmesinde yardımcı olmalarını istedi. Fakat hiç kimse ne müslü­man oldu, ne de himaye etmeye yanaştı. Ayrıca hakaret, zulüm, işkence ve alay edip, yalanladılar. Alemlerin efendisi çok yorgun, aç, susuz, üzüntülü ve pek hüzünlü idi. Gün­düzleri böyle geçiyor, gece geç vakitlere kadar bu hâl devam ediyordu. Mekkeli müşrikler, devamlı peşlerinde geziyor, Kabe'yi ziyarete gelen insanların müslüman olmasını engelledikleri gibi, Habîb-i ekrem efendimize "sallallahü aleyhi ve sellem" zulüm etmekten geri durmuyorlardı. Artık Resûlullah efendimiz için gidilecek bir yer yoktu. Her taraf düşman idi. O gece doğruca amcası Ebû Tâlib' in kızı  Ümm-i Hânî 'nin, Ebû Tâlib mahalle­sinde bulunan evine geldi. Ümm-i Hânî, o zaman îmân etmemişti.  "Kimdir o"  deyince, Resûlullah efendimiz; " Amcan oğlu Muhammed'im. Kabul edersen, misafir geldim " buyurdu. Ümm-i Hânî;  "Senin gibi doğru sözlü, emîn, asîl, şerefli misafire can fedâ olsun. Yal­nız, teşrifinizi önceden bildirseydiniz, bir şey­ler hazırlardım. Şimdi yedirecek bir şeyim yok"  dedi. Resûlullah efendimiz; " Yiyecek, içecek istemem. Hiç biri gözümde yok. Rabbime ibâdet etmek, yalvarmak için bir yer bana yetişir " buyurdu. Ümm-i Hânî, sevgili Peygamberimizi içeri alıp; bir hasır, leğen ve ibrik verdi. Gelen misa­fire ikram etmek, onu düşmandan korumak, Araplar için en şerefli vazife sayılırdı. Bir evdeki misafire zarar gelmesi, ev sahibi için büyük yüz karası olurdu. Ümm-i Hânî;  "Bunun Mekke'de düşmanları çok. Hattâ öldürmek isteyenler var. Şerefimi korumak için, sabaha kadar O'nu gözeteyim"  diye düşündü. Babasının kılıcını alıp, evin etrafında dolaşmağa başladı. Ol hümâyûn-baht u ol kadri yüce, Ümm-i Hânî hânesindeydi gece.  Resûlullah "aleyhisselâm", o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, af dilemeğe, kulla­rın îmâna gelip, saadete kavuşmaları için duaya başladı. Çok yorgun, aç ve üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi. O anda Allahü teâlâ, Cebrail'e "aleyhisselâm";  "Sevgili peygamberimi çok üzdüm. Mübarek bedenini, nâzik kalbini çok incittim. Bu hâlde, yine bana yalvarıyor. Benden başka hiç bir şey düşünmüyor. Git, Habîbimi getir! Cennet'imi, Cehennem'imi göster. O'na ve O' nu sevenlere hazırladığım nimetleri görsün. O'na inanmıyanlara, sözleri, yazıları ve hareketleri ile O'nu incitenlere hazırladığım azâbları görsün. O'nu ben teselli edeceğim. O'nun nâzik kalbinin yaralarını ben saraca­ğım"  buyurdu. Cebrâil "aleyhisselâm", Resûlullah'ın yanına gelince, O'nu mışıl mışıl uyur buldu. Uyandır­mağa kıyamadı. İnsan şeklinde idi. Mübarek ayağının altını öptü. Kalbi, kanı olmadığı için, soğuk dudakları Resûlullahı uyandırdı. Cebrâil'i "aleyhisselâm" hemen tanıdı ve; " Ey Ceb­rail kardeşim! Böyle vakitsiz niçin geldin. Yoksa bir hatâ mı ettim. Rabbimi gücendirdim mi? Bana acı haber mi getirdin? " buyurdu ve Rabbinin darılacağından çok korktu. Cebrâil "aleyhisselâm";  "Ey bütün yaratıl­mışların en üstünü! Ey Yaratanın sevgilisi, ey peygamberlerin efendisi, iyilikler menbâı, üstünlükler kaynağı olan şerefli ve büyük Pey­gamber! Rabbin sana selâm ediyor ve seni kendisine çağırıyor. Lütfen kalk gidelim"  dedi. Sevgili Peygamberimiz abdest aldılar. Ceb­râil "aleyhisselâm", Resûlullah efendimizin mübarek başına nurdan bir imame koydu, üzerine nurdan bir elbise giydirdi, mübarek beline yakuttan bir kemer taktı. Mübarek eline dört yüz inci ile süslü zümrütten bir asâ verdi. Her inci, Zühre yıldızı gibi parlardı. Mübârek ayağına yeşil zümrütten nâlin giydirdi. Sonra el ele tutuşup Kâbe'ye geldiler. Burada Cebrâil "aleyhisselâm", sevgili Peygamberimizin müba­rek göğsünü yardı. Kalbini çıkardı. Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve îmân dolu bir tas getirip içine boşalttı ve göğsünü kapattı. Sonra Cebrâil "aleyhisselâm", Cennet'ten getirdiği Burak adındaki beyaz hayvanı işaret ederek;  "Yâ Resûlallah! Buna bin! Bütün melekler yolunu bekliyorlar"  dedi. Bu sırada Peygamber efendimize bir hüzün çöktü ve tefekküre daldı. O anda Allahü teâlâ, Cebrâil "aleyhisselâma";  "Ey Cebrâil! Suâl eyle! Habîbim niçin mahzun duruyor?"  Suâl edince, Efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" cevap buyurdular ki: " Ben bu kadar izzet ve ikram gördüm. Hatırıma geldi ki, kıyamet günü zayıf olan ümmetimin hâli nasıl olur? Elli bin yıl, Arasat meyda­nında yayan olarak bunca günahlarını nasıl çekerler ve otuz bin yıllık yol olan sıratı nasıl geçerler?"  Fermân-ı ilâhî geldi ki: "Ey Habîbim! Hatırını hoş tut. Senin ümme­tine elli bin yıllık vakti bir an gibi ederim. Üzülme" buyurdu. Peygamber efendimiz, Burak'a bindi. Burak çok hızlı gidiyor, bir adımda gözün gör­düğü yerin ötesine ulaşıyordu. Yolculuk esnâsında Cebrail "aleyhisselâm" sevgili Peygamberimize bâzı konak yerlerinde inip namaz kılmasını söyledi. Âlemlerin efendisi bunun üzerine tam üç defâ inerek namaz kıldı. Cebrail aleyhisselâm da namaz kıldığı yerleri bilip bilmediğini sordu. Cevâbını kendisi vere­rek; ilk indiği yerin  Medîne  olduğunu ve bu şehre hicret edeceğini haber verdi, öteki yerlerin de sıra ile Hz. Musa'nın "aleyhisselâm" Allahü teâlâ ile cihetsiz ve bilinmeyen bir şekilde konuştuğu  Tûr-i Sînâ  olduğunu, son olarak da  İsâ  "aleyhisselâmın" doğduğu  Beyt-i Lahm 'da namaz kıldı­ğını haber verdi. Sonra Kudüs'deki  Mescid-i Aksâ 'ya geldiler. Mescid-i Aksâ'da, Cebrail "aleyhisselâm" bir kayayı parmağı ile delerek Burak'ı bağladı. Geçmiş peygamberlerden bâzısının ruhları insan şeklinde toplanmışlardı. Cemâatle namaz için;  Âdem, Nûh ve İbrahim  peygamberlere "aleyhimüsselâm" imâm olmaları sıra ile söylendi, özür dileyerek kabul etmediler. Cebrail;  "Sen varken başkası imâm olamaz"  diyerek Habîbullah'ı ileri sürdü. Peygamber efendimiz, peygamberlere imâm olup, iki rekat namaz kıldırdılar. Bundan sonra olan hâdiseyi şöyle naklettiler:  "Ceb­râil " aleyhisselâm"  bana bir kap Cennet şarâbı, bir kap da süt getirdi. Sütü aldım. Cebrail  "aleyhisselâm"  bana, fıt­ratı seçtin  (iki cihan saadetini seçtin)  dedi. Daha sonra iki bardak daha sundular. Biri su, biri bal, ikisinden de içtim. Ceb­rail; "Bal, ümmetinin kıyamete kadar devam edeceğine, su da, ümmetinin günahlarından temizlenmesine işarettir" dedi. Sonra beraberce göğe yükseldik. Cebrail " aleyhisselâm"  kapıyı çaldı. "Sen kimsin?" dediler. "Ben Cebrail'im", "Peki yanındaki kim?" "O da Muhammeddir " aleyhisselâm " "O'na ( göğe çıkmak için vahiy ve Mîrâc daveti)  gön­derildi mi?" "Evet, gönderildi" dedi. "Merhaba gelen zâta! Bu gelen kişi ne güzel yolcu?" dediler ve hemen kapı açıldı ve kendimi Âdem'in  "aleyhisselâm"  karşısında buldum. Bana "Merhaba" dedi ve dua etti... Burada çok melekler gördüm. Hepsi kıyamda huşu ve hudû ile durmuşlar "Subbûhün kuddûsün rabb-ül-melâiketi ver-rûh" zikriyle meşguldüler. Cebrâil’e sordum; "Bu meleklerin ibâ­deti bu mudur?" "Evet. Bunlar yaratılalıdan beri, tâ kıyamete kadar kıyam üzere olurlar. Hak teâlâdan dile ki, bu ibâdeti ümmetine nasîb etsin"  dedi. Hak teâlâdan diledim. Duamı kabul etti. Namazda olan kıyam odur. (Orada) bir cemâate uğradım. Melek­ler, onların başlarını ezerler, tekrar eski hâlini alır. Yine döverler, yine eskisi gibi olurdu.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim.  "Cuma'yı ve cemâati terk eden­lerdir. Rükû ve secdeleri tamam yapmayanlardır"  dedi. Bir cemâat gördüm. Aç ve çıplak idi­ler. Zebaniler onları Cehennemide otlamağa sürerlerdi.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim.  "Fakirlere merha­met etmiyenler ve zekât vermiyenlerdir"  dedi. Bir cemaate uğradım. Önlerine nefis yemekler koymuşlar. Bir yanda da leş duruyor. O nefis yemekleri bırakmış, leşi yerlerdi.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim.  "Bunlar, helâli terk edip, harama meyl eden erkek ve kadınlar­dır. Helâl malları varken, haram yiyen kimselerdir"  dedi. Arkasındaki yükün çokluğundan, harekete mecâli kalmamış olan bir (takım) kimseler gördüm. O haliyle halka seslenip, üzerine biraz daha yük koymalarını istiyorlardı.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim.  "Bu kimseler, ema­nete hıyanet edenlerdir. İnsanların hakkını almış iken, yine zulmederler"  dedi. Kendi etlerini kesip yiyen bir grup insana uğradık.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim. Cebrail "aleyhisselâm";  "Bunlar gıybet edenler ve söz taşıyanlardır"  dedi. Yüzleri siyah, gözleri gök, üst dudakları alınlarına erişmiş, alt dudakları ayaklarına sarkmış, ağızla­rından kan ve irin akmakta olan bir grup insan gördüm. Onlara, ateşten kadehlerle Cehennemden akan zehirli kan ve irin içirirler, onlar merkepler gibi bağırırlar idi.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim.  "Bunlar içki içenlerdir"  dedi. Bir grup insanlara rastladık, dilleri kafalarından çekilmiş, şekilleri değiş­tirilip hınzır (domuz) suretine tebdil olmuş olarak azâb olunurlar. Cebrail "aleyhisselâm";  "Bunlar yalan yere şâhidlik yapanlardır"  dedi. Başka bir kavme rastladık. Karın­ları şişmiş ve aşağı sarkmış, renkleri gök olmuş, el ve ayakları bağlanmış, yerlerinden kalkamazlar. Cibrîl’e bun­ları sordum.  "Bunlar faiz yiyenlerdir"  dedi. Bir kısım kadınlara rastladık. Yüz­leri siyah, gözleri gök. Ateşten elbise giydirmişler. Melekler onlara ateşten gürzlerle vururlar. Onlar köpek ve hın­zırlar gibi bağrışırlar.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim. Cibrîl;  "Bunlar zinâ edenler ve kocalarını inciten kadınlardır"  dedi. Bir cemaat gördüm. Çok kalabalık idi. Cehennem vadilerinde haps edil­mişlerdi. Ateş, onları yakar, tekrar dirilirler, tekrar yakardı.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim.  "Bunlar babalarına âsî olanlardır"  dedi. Bir cemâate uğradım. Ekin ekerler ve bir anda yetişip başak verir.  "Bunlar kimlerdir?"  dedim. Cebrail;  "Allahü teâlâ için ibâdet edenlerdir"  dedi. Bir deryâya vardım. Bu deryâanın acâib hâlini anlatmak mümkün değil­dir. Sütten beyaz olup dağlar gibi dal­gaları vardı.  "Bu deryâ nedir?"  dedim.  "Bu deryânın adı Hayat Denizi'dir. Hak teâlâ ölüleri dirilteceği zaman, bu deryâdan yağmur yağdırır. Çürümüş, dağılmış bedenler dirilip, ot biter gibi mezardan kalkarlar"  dedi... Sonra ikinci kat göğe çıktık. Cebrâil "aleyhisselâm" yine kapıyı çaldı. Denildi ki:  "Sen kimsin?" "Ben Cebrâilim" , "Peki yanındaki kim?""O da Muhammed aleyhisselâm dır." "O'na vahy ve Mîrâc daveti gönderildi mi?" "Evet geldi" dedi. "Merhaba gelen zâta. Bu gelen kişi ne güzel yolcu"  denildi ve hemen kapı açıldı. Kendimi teyze çocukları İsâ ile Yahya bin Zekeriyyâ'nın "aleyhimesselâm)" yanında buldum. Bana;  "Merhaba"  dediler. Ve duada bulundular... Meleklerden bir cemâate rastladım. Saf bağlayıp durmuşlar, cümlesi rükûda idi. Kendilerine mahsus bir tes­pihleri vardı. Devamlı olarak rükûda dururlar, başlarım kaldırıp, yukarı bak­mazlar. Cebrâil "aleyhisselâm";  "Bu meleklerin ibâdeti böyledir. Hak teâla­dan iste de ümmetine nasîb olsun"  dedi. Duâ ettim. Kabûl buyurup, namazda rükûu ihsan eyledi. Sonra üçüncü kat göğe çıktık. Aynı suâl ve cevaptan sonra, kapı açıldı ve kendimi Yûsuf'un "aleyhisselâm" yanında buldum. Baktım ki kendisine güzelliğin yarısı verilmiş. Bana,  "Merhaba"  dedi ve dua etti... Çok melekler gördüm. Saf hâlinde, cümlesi secdede idiler. Yaratılalıdan beri secdede olup, kendilerine mahsus tesbih ile tesbih ederler. Cebrail "aley­hisselâm";  "Bu meleklerin ibâdeti böyle­dir. Allahü teâlâdan iste ki, bu ameli ümmetine müyesser eylesin"  dedi. Hak teâlâdan diledim. Kabul edip namazda size nasîb eyledi. Dördüncü kat göğe eriştim. Saf gümüşten yapılmış, nurdan bir kapısı var. Nûrdan bir kilit vurmuşlar. Kilidin üzerinde,  "Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah"  yazılı idi. Aynı suâl ve cevaptan sonra kendimi, İdrîs'in "aleyhisselâm" yanında buldum. Bana  "Merhaba"  dedi ve duada bulundu. Allahü teâlâ, onun hakkında (meâlen);  "Biz onu yüksek bir mekâna ref'ettik"  buyurmuştur. (Meryem sûresi: 57) Bir melek gördüm. Bir kürsî üzerine oturmuş, gamlı ve üzüntülü idi. Etra­fında o kadar çok melek vardı ki, sayı­sını ancak cenâb-ı Hak bilir. Sağında nûrânî melekler gördüm. Yeşiller giy­mişler, çok güzel kokuları var. Her biri­nin güzelliğinden yüzlerine bakılmaz. Sol tarafında ağızlarında ateşler saçan melekler vardı. Önlerinde ateşten mız­rak ve kamçılar var. Öyle gözleri var ki, bakmağa takat getirilmez. Taht üzerinde oturan meleğin, başından aya­ğına kadar gözleri var. Dâima önündeki deftere bakar, bir an gözünü ondan ayırmazdı. Önünde bir ağaç vardı. Her yaprağında bir kişinin ismi yazılmıştı. Önünde leğen gibi bir şey vardı. Kâh sağ eliyle ondan bir şey alıp sağındaki nûrânî meleklere teslim eder, kâh sol eliyle bir şey alıp solun­daki zulmânî meleklere verirdi. (Bu) meleğe nazar edince, kalbime bir korku geldi. Cebrail'e;  "Bu melek kimdir?"  dedim.  "Azrâil'dir. Bunun yüzünü gör­meğe kimsenin takati yetmez"  dedi. Yanına varıp;  "Ey Azrâil! Bu, âhır zaman peygamberidir ve Allahü teâlânın habîbî, sevgilisidir " dedi. Azrâil "aleyhisselâm" başını kaldırıp tebessüm etti. Kalkıp bana tazim etti;  "Merhaba! Hak teâlâ senden daha şerefli bir kimse yaratmadı. Ümmetin de, cümle ümmetlerden üstündür. Ben senin ümmetine, baba ve analarından daha çok acırım"  dedi.  "Senden bir ricam vardır. Ümmetim zayıftır. Onlara yumuşak davranasın. Ruhlarını rıfk ile alasın"  dedim.  "Seni en son peygamber olarak gönderen ve kendine habîb kılan Allahü teâlânın hakkı için, Allahü teâlâ gece ve gündüzde yetmiş kerre; "Ümmet-i Muhammed'in ruhla­rını yumuşaklıkla ve kolaylıkla al ve işlerini lütf ile gör" diye emreder. Bunun için ben de senin ümmetine, ana ve babalarından daha ziyâde şefkat ederim"  dedi. Sonra beşinci kat göğe çıktık, orada Hârûn'la "aleyhisselâm" karşılaştık. Bana  "Merhaba"  dedi ve hayır duada bulundu. Beşinci kat gök meleklerinin ibâdet­lerini gördüm. Cümlesi ayakta duruyor ve ayaklarının parmaklarına nazar ediyor, asla başka yere bakmıyor, yük­sek sesle teşbih ediyorlardı. Cebrâilden "aleyhisselâm";  "Bu meleklerin ibâdeti böyle midir?"  diye sordum.  "Evet, Hak teâlâdan dile de, bu ibâdeti ümmetine nasîb eylesin"  dedi. Dua ettim. Cenâb-ı Hak ihsan etti. Sonra altıncı kat göğe çıktık. Orada Mûsâ "aleyhisselâm" ile karşılaştık. Bana  "Merhaba"  dedi ve hayır duada bulundu. Sonra yedinci kat göğe yük­seldik, aynı soru-cevaptan sonra İbrahim'i "aleyhisselâm" Beyt-i Ma'mûr'a arkasını dayamış olarak buldum. O Beyt-i Ma'mûr ki, her gün oraya yetmiş bin melek giriyor (bir daha sıraları gelmi­yor). İbrahim'e "aleyhisselâm" selâm ver­dim. Selâmımı aldı.  "Merhaba sâlih peygamber, sâlih oğul"  dedi. (Sonra;)  "Yâ Muhammedi Cennet'in yeri gayet latif ve toprağı temizdir. Ümmetine söyle, oraya çok ağaç diksinler"  dedi.  "Cennet'e ağaç nasıl dikilir?"  dedim.  "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah"  (Bir rivayette ise;  "Sübhânellahi vel-hamdülillahi ve lâ ilahe illallahü val-lahü ekber"  teşbihini okuyarak" dedi. (Cebrâil aleyhisselâm) sonra beni, Sidret-ül-müntehâ'ya götürdü. Sanki onun yaprakları fil kulakları gibi, meyveleri de kuleler gibi idi. O, Allahü teâlânın emirlerinden herhangi birisiyle karşı­laştığında, öylesine değişiyordu ve güzelleşiyordu ki, Allahü teâlânın yaratmış olduğu mahlûkâtından, hiç kimse onun güzelliğini anlatamaz. Cebrâil "aleyhisselâm", Sidret-ül-müntehâ'nın ilerisine iletti ve bana veda eyledi. Dedim ki:  "Ey Cebrâil! Beni yalnız mı bırakıyorsun?"  Cebrâil "aleyhisselâm" ızdırâba düştü. Hak teâlâ­nın heybetinden titremeğe başladı ve;  "Yâ Muhammed! Eğer bir adım (daha) atarsam, Allahü teâlânın azametinden helâk olurum. Bütün vücûdum yanar, yok olur"  dedi." Âlemlerin efendisi, buraya kadar Cebrail "aleyhisselâm" ile gelmişti. Cebrail "aleyhisse­lâm", burada kendisini, yaratılmış olduğu suret üzere altı yüz kanadını açmış, her bir kanadın­dan inciler, yakutlar saçılır bir hâlde Resûlullah'a gösterdi. Sonra ziyası güneşten daha parlak,  Refref  adında yeşil bir Cennet yaygısı geldi. Durmadan Allahü teâlânın zikriyle meşgul oluyor, bulunduğu âlemi tesbîh sadâsı dolduruyordu. Peygamber efendimize selâm verdi. Resûlullah efendimiz Refrefin üzerine oturdu. Bir anda çok yükseklere çıktılar, hicâb denilen yetmiş bin perdeden geçtiler. Her hicâb arası çok uzak idi. Her perdede vazifeli melekler vardı. Refref, Peygamber efendimizi birer birer o perdelerden geçirdi. Böylece; kürsî, arş ve rûh âlemlerini aştılar. Habîb-i ekrem ve Nebiyy-i muhterem "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz, her bir per­deden geçerken;  "Korkma yâ Muham­med! Yaklaş, yaklaş!"  diye emredildiğini duyuyordu. Öyle yakın oldu ki, Kâbe-kavseyn makâmına erişti. Bilinmeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde, Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekan­sız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak rü'yet hâsıl oldu yâni Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiç bir mahlûkun bilemiyeceği, anlıyamıyacağı nimetlere kavuştu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri "kuddise sirruh" Mektûbâtında buyuruyor ki:  "O Server "aleyhisselâtü vesselam", mîrâc gecesinde, Rabbini dünyâda görmedi. Âhırette gördü. Çünkü, Resul aleyhisselâm o gece, zaman ve mekân çevresinden dışarı çıktı. Ezelî ve ebedî bir ân buldu. Başlangıcı ve sonu, bir nokta olarak gördü. Cennet'e gideceklerin, binlerce sene sonra Cennet'e gidişlerini ve Cennet'te oluşlarını o gece gördü. İşte o makamdaki görmek, dünyâda görmek değildir, Âhıret görmesi ile görmektir." Peygamber efendimize;  "Rabbini sena eyle!"  buyrulduğunda, O hemen;  "Ettehiy-yâtü lillahi vessalevâtü vettayyibât"  (yâni, bütün lisânlar ile olan medhler, övgüler ve senalar, beden ile olan hizmetler ve tâatler, mal ile olan iyilikler ve ihsanlar Allahü teâlâ için olsun) dedi. Önce Allahü teâlâ, Habîbine gözsüz, kulaksız, vasıtasız, mekansız olarak;  "Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh.  (Ey Resûlüm! Selâmım, bereketim ve rahmetim senin üze­rine olsun)" buyurarak, selâm verdi. Peygam­ber efendimiz;  "Esselâmü aleynâ ve ala ibâdillâhissalihîn  (Yâ Rabbî! Bize ve sâlih kullarına da selâm olsun)" diye cevap verdiler. Bunu işiten melekler, hep bir ağızdan;  "Eşhedü enlâ ilahe illallahve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh  (Gözümle görmüş gibi bilir ve inanırım ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve resulüdür)" dediler. Peygamber efendimiz;  "Esselâmü aleynâ..."  deyince, Allahü teâlâ;  "Ey Habîbim! Burada ikimizden başka kimse yoktur. Niçin aleynâ (bize) dedin?"  buyurdu. Resûlullah efendimiz; " Yâ ilâhi! Ümmetimin bedenleri gerçi benimle değildir. Lâkin ruhları benimledir. Nazar-ı inayetim ve kemâ-i him­metim onlardan uzak değildir. Bana selâm verdin, beni cümle kötülükler­den uzak eyledin. Âhır zaman fitnesine uğramış, o fakir, dertli ümmetimi, bu büyük ikram ve ihsanlardan nasıl mah­rum edeyim? Böyle nimetten onları nasıl nasîbsiz kılayım?"  diye cevap verdi. Allahü teâlâ buyurdu kî:  "Ey Habîbim! Bu gece benim misâfirimsin. Dile benden ne istersin?"  Resûlullah efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem";  "Ümmetimi isterim (yâ Rabbî)"  dedi. Rivayete göre bu şekilde Hak teâlâ, bu suâli  yedi yüz defâ  tekrarladı. Resûlullah efen­dimiz hepsinde;  "Ümmetimi isterim"  diye cevap verdi. Allahü teâlâ;  "Hep ümmetini istersin"  buyurunca, O;  "Ey Rabbim! Dileyen benim, veren sensin. Cümle ümmetimi bana bağışla"  diye taleb etti. Cenâb-ı Hak;  "Eğer ümmetinin hepsini bu gece sana bağışlarsam, benim rah­metim ve senin izzetin zahir olmaz. Bir kısmını bu gece sana bağışladım. İki kısmını te'hir ettim. Kıyamet günü sen dileyesin, ben bağışlıyayım. Tâ ki, benim rahmetim ve senin izzetin (şere­fin) belli olsun"  buyurdu. Sevgili Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" bir hadîs-i şeriflerinde buyurdular ki: "O gece (Mîrâc gecesi), Allahü teâlâdan cümle ümmetimin hesabını bana ısmar­lamasını istedim. Hak teâlâ buyurdu ki: "Yâ Muhammedi Bundan muradın odur ki, hiç kimse, ümmetinin kabahatlerine muttali olmasın. Benim muradım odur ki, sen şefkatli peygambersin, yabancı­lara olduğu gibi, senden dahî kabahat­leri ve çirkin işleri örtülü olsun. Yâ Muhammed! Sen onların yol göstericisisin. Ben onların Rabbiyim. Sen onları yeni gördün. Ben evvelden ebede onlara nazar ettim ve nazar ederim. Yâ Muhammed! Eğer senin ümmetin ile söyleşmeği sevmeseydim, kıyâmet gü­nü onları hesâba çekmezdim. Büyük ve küçük hiç bir günahlarını sormazdım." “Allahü teâla buyurdu ki: “Yâ Muhammed! Mübarek gözünü aç ve ayağının altına nazar eyle.” Baktım, bir avuç toprak gördüm. Hak teâlâ buyurdu ki: "Cümle var olan şeyler senin ayağının toprağıdır. O toprağı mı dostun huzu­runa getirdin? Bir dost eteğine bulaşan tozu bağışlamaktan bana, senin ümme­tini bağışlamak daha kolaydır." Yâ Habîbim nedir ol kim diledin, Bir avuç toprağa minnet mi eyledin? Ben sana âşık olunca ey şerif. Senin olmaz mı dü âlem ey latif? Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerifle­rinde buyurdular ki: "Hak teâlâya bir nice suâller ettim. Cevâbını işittim. Suâl ettiğime pişman oldum. (Bunlardan bâzı­ları şunlardır.) "Yâ Rabbî! Cebrâile altı yüz bin kanat verdin. Buna karşı bana olan ihsanın nedir?"  Hak teâlâ buyurdu ki: "Senin bir kılın bana Cebrâilin altı yüz bin kanadından sev­gilidir. Senin bir kılının sebebiyle, bin­lerce âsî günahkârı kıyamet günü âzâd ederim. Yâ Muhammed! Cebrâil kana­dını açsa, doğu ile batı arasını doldurur. Sen şefâat etsen, doğu ile batı arası âsî dolu olsa, hepsini sana bağışlarım." Dedim ki:  "Pederim Âdem'e "aleyhisselâm" karşı melekleri secde ettirdin. Buna karşı, bana olan ikramın nedir?"  Hak teâlâ buyurdu ki: "Meleklerin, Âdem'e secde etmeleri, senin nurunun, onun alnında olması sebebiyledir. Yâ Muhammed! Sana ondan üstün şey ver­dim. İsmini ismime yakın eyledim ve Arş-ı âlâ üstüne yazdım. O zaman Âdem yaratılmamış idi, nâmı ve nişanı yok idi. Senin ismini gökler kapısında, hicâblar üzerinde, Cennetler kapısında, köşkler ve ağaçlarda, Cennetin her yerinde yazdım. Cennette, üzerinde  "Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah"  yazılmış olmayan hiç bir şey yok idi. Bu mertebe, Âdem'e verilen mertebeden daha üstündür. Zâtıma mir'ât edindim zâtını, Bile yazdım adım ile adını Yâ Rabbî! Nûh’a "aleyhisselâm" gemi verdin. Buna karşı bana ne ihsan eyledin?"  Buyurdu ki: "Sana Burak verdim ki, bir gecede yerden Arşa eriş­tirdim. Cennet ve Cehennemi gördün. Ümmetine de mescidler verdim ki, kıyamet günü gemilere biner gibi ümmetin o mescidlere binip, Sıratı göz açıp yumacak kadar zamanda geçip Cehennem'den halâs olurlar." "Yâ Rabbî! İsrail oğullarına kudret helvası ile bıldırcına benzer kuş eti indirdin. "Hak teâlâ buyurdu ki: "Sana ve ümmetine, dünyâ ve âhıret nimetini ihsan ettim. İsrail oğullarının şekille­rini, insan suretinden; ayı, maymun ve hınzır suretine çevirdim. Senin ümme­tinin hiç birini öyle yapmadım. Onların amelleri gibi amel etseler dahî, bu belâyı onlara reva görmedim. Yâ Muhammed! Sana bir sûre verdim ki, ona benzer bir sûre Tevrâtta ve İncilde yoktur.  O sûre Fâtiha sûresidir.  Her kim o sûreyi okusa, vücudu Cehenneme haram olur. O kimsenin ana ve baba­sının azabını hafifletirim. Yâ Muham­med! Ben, senden ekrem (kıymetli, üstün, şerefli) kimse yaratmadım. Sana ve üm­metine gecede ve gündüzde elli vakit namaz farz ettim. Yâ Muhammed! Her kim benim birli­ğimi kabûl ederse ve bana ortak koş­maz ise Cennet onlarındır. Böyle olan ümmetine Cehennem'i haram ettim. Ümmetine karşı rahmetim, gadabımı aşmıştır. Yâ Muhammed! Benim katımda cümle halktan ekremsin, şereflisin. Kıyâmet günü sana o kadar ikramlar yaparım ki, cümle âlem hayret ederler. Ey Habîbim! Sen Cennete girmeyince, sâir enbiyâya ve ümmetlerine yasaktır. Senin ümmetin girmeyince, gayri ümmet girmez. Yâ Muhammed! İster misin ki, senin ve ümmetin için neler hazırladım göresin? "İsterim yâ Rabbî! dedim. İsrâfil'e hitâb edip; "Ey İsrâfil! Kulum ve emînim ve resûlüm Cebrâile de ki, Habîbimi Cennet’e ile­tip, Habîbim ve ümmeti için Cennet'te neler hazırladım ise göstersin. Tâ ki, mübârek hatırı endişeden halâs ola buyurdu." Âlemlerin efendisi olan sevgili Peygambe­rimiz, İsrâfil "aleyhisselâm" ile birlikte Cebrail "aleyhisselâmın" yanına geldiler. Allahü teâlânın em­rini yerine getirmek için Cebrail "aleyhisselâm", Peygamber efendimizi "sallallahü aleyhi ve sellem" Cennete götürdü. Melekler, ellerinde biri hulle, diğeri nûr dolu tabaklarla bekliyorlardı. Cebrail aleyhisselâm; "Yâ Resûlallah! Bunlar, Adem aleyhisselâmdan seksen bin yıl önce yaratıldı. Bu makamda, tabaktakileri sa­na ve ümmetine saçmak için sabırsızlanırlar. Kıyamet günü Hazretin ve ümmetin, Allahü teâlânın emriyle Cennet'in eşiğine ayak basınca, bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize saçacaklardır" dedi. Cennet'te vazifeli olan Rıdvan ismindeki melek, onları karşıladı. Peygamber efendimize müjdeler verdi ve; "Hak teâlâ, ikisini senin ümmetine, birini de diğer ümmetlere vermek için Cennet'i üç kısım etti" dedi ve Cennet'in her tarafını gezdirdi. Habîb-i ekrem efendimiz buyurdular ki: "Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş'ın yukarısında akar. Bir yerden su, süt, hamr ve bal çıkar. Asla birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı zebercedden idi. İçindeki taşlar cevahir, balçığı anber, otları za'ferân idi. Etrafına gümüş bardaklar koymuşlar, sayıları gökteki yıldızlardan ziyâde idi. Çevresinde kuşlar olup, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese ve o ırmaktan içse, Hak teâlânın rızâsına mazhar olur. Cebrâile; "Bu ırmak nedir? diye sordum. "Kevserdir. Hak teâlâ, onu sana vermiştir. Sekiz Cennette olan bostanlara bu kevser­den akar dedi. O ırmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakut­tan idi. Cebrâile suâl ettim. "Se­nin hâtûnlarının menzilleridir de­di. O çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi ve cümlesi avaz edip, envâ-i nağmeler ile teren­nüm ederlerdi. Derlerdi ki: "Biz sevinçli ve neşeliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz donanmışız, hiç üryan olmayız. Biz gençleriz, hiç yaşlanma­yız. Biz iyi huyluyuz, hiç kızmayız. Biz hep böyleyiz, hiç ölmeyiz. Saadet köşklerine ve ağaçlarına erişip, onla­rın nağme ve sedaları her yeri kaplar. Öyle hoş sesleri vardır ki, o nağmeler dünyâya gelseydi, ölüm ve mihnet dün­yâda olmazdı. Cebrail dedi ki: "Bun­ların yüzlerini görmek ister misin? "isterim dedim. Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel suretler gör­düm ki, eğer bütün ömrümce onların güzelliğini anlatsam, bitiremem. Yüz­leri sütten beyaz, yanakları yakuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten yumuşak ve ay gibi ışıklı, koku­ları miskten daha güzeldi. Saçları gâyet siyah, kimi örülmüş, kimi toplan­mış, kimi salıverilmiş, otursa, etrafında çadır gibi olur, kalksa, ayağına kadar uzanırdı. Her birinin önünde bir hizmetçi dururdu. Cebrâil; "Bunlar, se­nin ümmetin içindir dedi. Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdular ki: "Sekiz Cennetin bağ ve bostanını ve türlü nimetlerini gör­düm. Cehennem'i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi. Cebrâil elimi tutup, Cehennem'in en büyük meleği Mâlik'e götürdü: "Ey Mâlik! Hazret-i Muhammed, düşmanların Cehennem'deki yerlerini görmek ister (O'na Cehennem'i göster)" dedi. Mâlik, Cehennemin tabakalarını açtı. Yedi tabaka (nın hepsini) gördüm. Yedinci tabakaya  Hâviye  derler. Onun azabı, diğer tabakalardan kat kat ziyâde idi. Mâlik'e suâl ettim: "Bu tabakada hangi taifeye azâb olunur? Mâlik; "Fir'avn ve Kârûn ve senin ümmetinin münfık­larına azâb olunur dedi. Altıncı tabaka  Lazydir.  Orada, müşriklere (hiç dîni olmayanlara) azâb olunur. Beşinci tabaka  Hutâmedir.  Orada; ateşe, öküze tapanlara, budistlere azâb olu­nur. Dördüncü tabaka  Cahîmdir.  Orada; güneşe, yıldızlara tapanlara azâb olunur. Üçüncü tabaka  Sakardır.  Orada, hıristiyanlara azâb olunur. İkinci tabaka  Saîrdir.  Orada yahudilere azâb olunur. Birinci tabaka  Cehennemdir.  Bunun azabı öbür taba­kaların azâbından az idi. (Buna rağmen) orada ateşten yetmiş bin derya gör­düm. Her bir derya o kadar büyük idi ki, eğer yerleri ve gökleri bir deryaya atsalar ve bir meleğe emretseler, bin yıl arasa bulmak mümkün olmazdı. Zeba­niler (Cehennem'de vazifeli melekler) öyle azametli idi ki, eğer onların biri, yerleri ve gökleri ağzının bir kenarına koysa, hiç belli olmazdı. O deryalar dalgala­nıp, korkunç sedalar hâsıl olurdu. Eğer o sesten dünyâya az bir ses gelseydi, bütün canlılar helak olurdu. "Bu tabaka hangi taife içindir? diye suâl ettim. Mâlik cevap vermedi. Tekrar suâl ettim. Sükût etti... Cebrâil, Mâlike; "Senden cevap bekliyor dedi. O da; "Beni mazur gör diye özür diledi. Ben; "Her ne ise cevap ver ki, bugün tedâriki mümkün ola dedim. Mâlik; "Yâ Resûlallah! Senin ümmetinin âsîleri içindir, onlara nasi­hat eyle. Tâ ki bu korkunç yerden kendilerini korusunlar. Vücutlarını böyle azaba sürükleyecek şeylerden kaçın­sınlar. O gün ben âsîlere merhamet etmem. Ne ak sakallı ihtiyarlarına, ne de gençlerine şefkat göstermem de­di." Âlemlerin efendisi ağlamaya başladı. Mübarek başından sarığını çıkarıp, şefâate ve (Allahü teâlâya) yalvarmağa başladı. Ümmeti­nin zayıflığını ve böyle azaba takat getireme­yeceklerini söyleyerek, o kadar çok ağladı ki, Cebrail "aleyhisselâm" ve cümle melekler de beraber ağlaştılar. Allahü teâlâdan hitap geldi ki: "Ey Habîbim! Senin hürmetin ve kıymetin benim katımda büyüktür, duan kabul olunmuştur. Hatırını hoş tut. Seni, muradına eriştirdim. Sana öyle bir makam veririm ki, pek çok sayıda âsileri, senin şefaatin ile bağışlarım. Tâ ki, sen yeter diyesin. Ey Habîbim! Her kim, benim emrimi tutarsa azâb ve cezadan kurtulur, rahmetime nail olur. Cennette beni görmek şerefine kavu­şur. Sana ve ümmetine gecede ve gün­düzde elli vakit namaz farz ettim." Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve selem devam" ederek; "O makamdan (sonra) Arş'a eriştim. Semâvâttan geçip, Mûsâ'nın "aleyhisselâm" bulunduğu makama geldim. Bana; "Hak teâlâ, sana ve ümmetine ne farz eyledi" dedi. Ben de; "Her gün ve gece için elli vakit namaz kılınmasını bana farz kıldı" dedim. "Rabbine dön biraz hafifletmesini dile. Çünkü ümme­tin bunun altından kalkamaz. Ben İsrâil oğullarını denedim ve yokladım" dedi. Bunun üzerine, Rabbime döndüm ve dedim ki: "Yâ Rabbî! Ümmetimden (bu emri) biraz hafif eyle." Bunun üze­rine elli vakitten sâdece beş vakit indirdi. Mûsâ'ya "aleyhisselâm" döndüm ve (beş vakit indirdi) dedim. Dedi ki: "Rab­bine dön! Biraz daha hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz. Böylece Mûsâ "aleyhisselâm" ile Rabbimin arasında gidip geldim ve nihayet Allahü teâlâ şöyle buyurdu: "Bu namazı beş vakte indirdim. Her namaz için on sevâb vardır. Bu bakım­dan sonunda yine elli namaz olur. Zîrâ her kim bir sevabı kastedip de yapa­mazsa, onun için bir sevâb yazılır. Fakat yaparsa, bire mukabil tam on sevâb yazılır. Fakat bir günaha kasdedip yapmazsa, hiç bir şey yazılmaz. Yaparsa, ancak o bir günah olarak kayda geçer. Sonra Mûsâ'ya "aleyhisse­lâm)"inip durumu anlattım. Yine; "Dön, biraz daha hafifletmesini dile" dedi. Bunun üzerine ona; "Rabbime çok münâcâtta bulunduğum için artık utanıyorum" dedim" buyurdular. Allahü teâlâ böylece, sevgili Peygamberi­mizin çektiği sıkıntılarla yaralanan mübarek kalbini, teselli eyledi. Hiç bir mahlûkuna ver­mediği, kimsenin bilemiyeceği, anlayamıyacağı nimetleri, O'na ihsan eyledi. Âlemlerin efendisi, sonra bir anda Kudüs'e ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hânî'nin evine geldiler. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi. Dışarda dolaşan Ümm-i Hânî uyuklamış, bir şeyden haberi olmamıştı. Peygamber efendimiz, Kudüs'ten Mekke'ye gelir­ken, Kureyş'in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kabe ya­nına gidip mîrâcını anlattı. Kafirler; "Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış" diye alay ettiler. Müslüman olmağa niyetli olanlar da tereddüde düştüler. Müşriklerden bâzıları sevinerek, Ebû Bekr'in evine geldiler. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Kapıya çıkınca; "Ey Ebû Bekr! Sen çok kerre Kudüs'e gidip geldin. İyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?" diye sordular. Hazret-i Ebû Bekr; "İyi biliyo­rum. Bir aydan fazla" dedi. Bu söze sevinen kâfir gürûhu; "Akıllı, tecrü­beli adamın sözü böyle olur" dediler. Gülüp, alay ederek ve hazret-i Ebû Bekr'in de kendi­leri gibi düşüneceğini umarak; "Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı" dediler. Hazret-i Ebû Bekr'e sevgi, saygı gösterip bel bağladılar. Hazret-i Ebû Bekr "radıyallahü anh", Resûlullah efendimizin mübarek adını işitince;  "Eğer O söyledi ise doğrudur. Bir anda gidip geldiğine ben de inandım"  deyip içeri girdi. Kâfirler şaşkınlık içinde; "Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekr'e sihir yapmış" diyerek geri döndüler. Hazret-i Ebû Bekr, hemen Resûlullah efen­dimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle; " Yâ Resûlallah! Mîrâcınız mübarek olsun! Bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdiği ve mübarek yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nîmetlendiridiği için Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun!"  dedi. Hazret-i Ebû Bekrin sözleri kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, îmânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah efendimiz o gün, Ebû Bekr'e  "Sıddîk"  dedi. Bu adı almakla, derecesi bir kat daha yükseldi. Bu hâle çok kızan kâfirler, mü'minlerin kuv­vetli îmânına, Peygamberimizin her sözüne hemen inanmalarına, O'nun çevresinde per­vane gibi dönmelerine dayanamadılar. Resû­lullah efendimizi mahcup ve mağlûb etmek için, imtihan etmeğe başladılar: "Yâ Muhammedi Kudüs'e gittim diyorsun. Söyle bakalım, mescidin kaç kapısı, kaç pen­ceresi var?" gibi sorular sordular. Resûlullah efendimiz hepsine birer birer cevap verdiler. Efendimiz cevap verirken, hazret-i Ebû Bekr;  "öyledir yâ Resûlallah"  derdi. Hâlbuki, Resûlullah efendimiz edebinden, hayasından karşı­sındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyurdu ki: "Mescid-i Aksa'da etrafıma bakmamış­tım. Sorduklarını görmemiştim. O anda, Cebrâil "aleyhisselâm" Mescid-i Aksâ'yı gözümün önüne getirdi. Pence­relerini görüp sayıyor ve sorularına, hemen cevap veriyordum." Resûlullah efendimiz, yolda develi yolcular gördüğünü söyledi. "İnşâallah Çarşamba günü gelirler" buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke'ye ulaştı. Kervandaki-lere sorduklarında fırtına eser gibi olduğunu ve bir devenin yıkıldığı söylediler. Bu hâl mü' minlerin îmânını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düş­manlığı da gittikçe arttı. Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27' sinde Cuma gecesi vuku bulan bu mucizeye mîrâc denir. Resûlullah, mîrâca, rûh ve bedeni ile uyanık bir hâlde çıktı. Mîrâc gecesinde O'na nice ilâhî hakîkatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Ayrıca Bekara sûresinin son iki âyet-i kerîmesi ihsan edildi. Mîrâc; Kur'ân-ı kerîmde,  İsrâ ve Necm sûresi  ile bâzı hadîs-i şerîflerde bildirilmektedir. Sevgili Peygamberimiz mîrâcdan sonra Eshâbına Cennet'i anlatırken buyurdular ki: "Yâ Ebâ Bekr'! Senin köşkünü gördüm. Kızıl altından idi. Senin için hazırlanan nimetleri müşâhede ettim." Ebû Bekr de "radıyallahü anh"; "O köşk ve köşkün sahibi sana fedâ olsun yâ Resûlallah" dedi. Efendimiz, hazret-i Ömer'e dönerek; "Yâ Ömer! Senin köşkünü gördüm. Yakuttan idi. O köşkte çok hûrîler var idi. Fakat içeri girme­dim. Senin gayretini düşündüm" buyur­dular. Hazret-i Ömer, çok ağladı. Göz yaşları arasında; "Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Senden de gayret, kıskanmak olur mu?" dedi. Daha sonra, hazret-i Osman'a buyurdular ki: "Yâ Osman! Seni her gökte gördüm. Cennet'te köşkünü görüp seni düşündüm." Hazret-i Ali'ye buyurdular ki: "Yâ Ali! Senin suretini dördüncü semâda gördüm. Cebrâil'e suâ lettim. Dedi ki: "Yâ Resûlallah! Melekler hazret-i Ali'yi görmeğe âşık oldular. Hak teâlâ, onun suretinde bir melek yarattı. Dördüncü gökte durur, melekler onu ziyâret eder bereketlenirler." Sonra senin köşküne girdim. Bir ağaçtan bir yemiş kokladım. Ondan bir huri çıktı, yüzüne perde çekti. "Sen kimsin ve kiminsin?" dedim. "Amcan oğlu Ali için yaratıldım yâ Resûlallah!" dedi." Mîrâc gecesinin sabâhında Cebrâil "aley­hisselâm" gelerek Resûlullah efendimize beş vakit namazı, vakitlerinde imâm olarak kıldırdı. Hadîs-i şerîfde buyruldu ki: "Cebrâil "aleyhisselâm" Kabe kapısı yarımda iki gün bana imâm oldu. İkimiz, fecr doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılır­ken öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu olunca ikindiyi, güneş batarken (üst kenarı kaybolunca) akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabah namazını hava aydınlanınca, öğleyi her şeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca, ikindiyi bundan hemen sonra, akşamı oruç bozulduğu zaman, yatsıyı gecenin üçte biri olunca kıldık. Sonra; "Yâ Muhammed, senin ve geç­miş peygamberlerin namaz vakitleri budur. Ümmetin, beş vakit namazın her birini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar " dedi." Namaz vakitleri böylece bildirildikten sonra, Habeşistan'a da haber gönderilerek beş vakit namazı kılmaları ve farz olduğundan îtibâren kılmaya başladıkları vakte kadar olan namazları kazâ etmeleri bildirildi. Kaynak:  Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi Cilt 6 s. 24-37

  • Miraç (Versiyon - 1)

    Miraç hadisesi gerçekten oldu mu? Olduysa nasıl oldu? Başka inançlarda da göğe yükselme olayı, göğe yükselip Tanrı ile konuşma ve hatta adeta "pazarlık yapma" var mı? Merak ve sorgu ile başlar öğrenmek...İnanmak ise başlıbaşına ayrı bir konu ve hesabı sorulacak önemli bir eylemdir. (1) Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyuruyor: ﴿سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَىٰ بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ﴾ “Kulunu (Muhammed’i) gecenin bir anında Mescid-i Haram’dan alıp civarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Ona ayetlerimizden nicelerini gösterelim diye böyle yaptık. Şüphesiz ki, Allah işitendir, görendir.” İsra Suresi 1 Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi: Ebu Zerr (Radiyallahu Anh) şöyle dedi: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) , Mirac kıssasını şöyle anlatırdı: “Ben, Mekke’de iken evimin tavanı ansızın yarıldı. Cebrail Aleyhisselam indi. Göğsümü yardıktan sonra onu zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve iman ile dopdolu olan ahundan bir leğen getirdi de onu göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapattı. Sonra elimden tutup beni dünya semasına doğru çıkardı. Birinci semaya vardığımda Cebrail Aleyhisselam, o semanın bekçisine: −Aç, dedi. Bekçi: −Kimdir o? dedi. Cebrail’dir, dedi. Bekçi: −Beraberinde biri var mı? dedi. Cebrail Aleyhisselam: −Beraberimde Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem vardır, dedi. Bekçi: −O’na gelsin diye haber gönderildi mi? dedi. Cebrail Aleyhisselam: −Evet, dedi. Kapı açılınca dünya semanın üstüne çıktık. Bir de gördüm ki bir kimse oturmuş, sağ tarafında bir takım karaltılar, sol tarafında da bir takım karaltılar var. O kimse sağ tarafına baktığında gülüyor ve sol tarafına baktığında da ağlıyor. O kişi bana: −Merhaba salih Nebi, hoş geldin salih oğul, dedi. Ben, Cebrail Aleyhisselam’a: −Bu kim? diye sordum. Cebrail Aleyhisselam: −Bu, Allah’ın Nebisi Adem Aleyhisselam’dır. Sağında ve solunda olan bu karaltılar da çocuklarının ruhlarıdır. Sağında olanları cennetlikler, sol tarafında olan bu karaltılar da cehennemliklerdir. Sağına bakınca güler, sol tarafına bakınca ağlar, dedi. Derken Cebrail Aleyhisselam beni ikinci semaya doğru çıkardı. Oranın bekçisine de: −Aç, dedi. Oranın bekçisi de evvelkinin söyledikleri gibi söyledi ve kapıyı açtı.” Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi: Ebu Zerr (Radiyallahu Anh) , Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ’in semalarda Adem, İdris, Musa, İsa ve İbrahim (Aleyhisselam) ’ın bulduğunu söyledi ise de, onlardan her binlerinin menzillerinin nasıl olduğunu tesbit etmedi. Yalnız Adem’i dünya semada, İbrahim (Aleyhisselam) ’ı da altıncı semada bulmuş olduğunu söyledi. Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Cebrail Aleyhisselam ile birlikte İdris Aleyhisselam’a uğradık. İdris Aleyhisselam: −Hoş geldin salih Nebi, hoş geldin salih kardeş, dedi. Ben: −Bu kim? diye sordum. Cebrail Aleyhisselam: −Bu, Allah’ın Nebisi İdris Aleyhisselam’dır dedi. Sonra Musa Aleyhisselam’a uğradım. O’da: −Hoş geldin salih Nebi, hoş geldin salih kardeş, dedi. Ben: −Bu kim? diye sordum. Cebrail Aleyhisselam: –Bu, Allah’ın Nebisi Musa Aleyhisselam’dır dedi. Sonra İsa Aleyhisselam’a uğradım. O’da: −Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih Nebi, dedi. Ben: −Bu kimdir? diye sordum. Cebrail Aleyhisselam: −Bu, Allah’ın Nebisi İsa Aleyhisselam’dır dedi. Sonra İbrahim Aleyhisselam’a uğradım. O’da: −Hoş geldin salih Nebi, hoş geldin salih oğul, dedi. Ben: −Bu kimdir? diye sordum. Cebrail Aleyhisselam: –Bu, İbrahim Aleyhisselam’dır dedi. Sonra ben çok yükseklere çıkarıldım, nihayet kalemlerin cızırtılarını işittiğim yüksek bir yere çıktım. Allah Azze ve Celle, ümmetime elli namaz farz etti. Bu farzı yüklenerek döndüm. Derken Musa Aleyhisselam’a rast geldim. Musa Aleyhisselam bana: −Allah Azze ve Celle ümmetine neyi farz etti? diye sordu. Ben: −Elli namaz farz etti, dedim. Musa Aleyhisselam: −Rabbine dön, çünkü senin ümmetin buna güç yetiremez! dedi. Rabbime Müracaat ettim. Allah Azze ve Celle bir kısmını indirdi. Ben yine Musa Aleyhisselam’ın yanına döndüm ve ona: –Rabbim namazların bir kısmını indirdi, dedim. Musa Aleyhisselam yine bana: −Rabbine müracaat et, çünkü senin ümmetin buna güç yetiremez! dedi. Ben bir daha Rabbime müracaat ettim. Allah Azze ve Celle namazların bir kısmını daha indirdi. Tekrar Musa Aleyhisselam’ın yanına döndüm. Musa Aleyhisselam bana yine: −Rabbine dön! Zira senin ümmetin buna güç yetiremez! dedi. Bunun üzerine ben tekrar Allah Azze ve Celle’ye müracaat ettim. Allah Azze ve Celle bana: −Onlar beştir ve yine onlar ellidir. Benim yanımda söz değiştirilmez! buyurdu. Ben Musa Aleyhisselam’ın yanına döndüm. Musa Aleyhisselam bana yine: −Rabbine müracaat et, dedi. Ben de: −Rabbimden utanır oldum, dedim. Sonra Cebrail Aleyhisselam beni, Sidretu’l-Münteha’ya götürdü. Sidretu’l-Münteha’yı öyle acayib renkler kaplamıştı ki, onlar nedir bilemem! Sonra cennete girdirildim ki içinde birçok inci dizileri vardı ve toprağı da misk idi.” Buhari 7/3024, 8/3635, 16/7380, Müslim 162/259

  • Hestia; ebedi bakire Tanrıça

    ​Hestia Kimdir? ​Yunan mitolojisinde Hestia , ev ve ocak tanrıçasıdır. Tanrıların ve insanların evlerini, aile bağlarını, misafirperverliği ve topluluk düzenini korur. Kronos ve Rhea'nın en büyük kızı ve Zeus, Hera, Hades, Poseidon ve Demeter'in ablasıdır. ​Özellikleri ve Sembolleri ​Hestia, diğer Olimposlu tanrılardan farklı olarak, çok az mitolojik hikâyede yer alır. Bunun en önemli sebebi, onun hareketli maceralardan ziyade, bulunduğu yere bağlı, statik ve huzurlu bir varlık olmasıdır. En belirgin özellikleri Ev ve Ocak Hestia, her evin kalbi olan ocağın sembolüdür. Antik Yunan'da her evin merkezinde, ailenin toplanıp yemek yediği ve ibadet ettiği kutsal bir ocak bulunurdu. Bu ocak, Hestia'ya adanmış sayılırdı. Ateş Ocağın ateşi, Hestia'yı temsil eder. Bu ateşin sönmemesi, evin ve ailenin refahı için hayati önem taşırdı. Bakirelik Hestia, Artemis ve Athena gibi yeminli bir bakire tanrıçadır. Poseidon ve Apollon kendisiyle evlenmek istemiş, ancak Hestia, sonsuza dek bakire kalacağına dair Zeus'a yemin etmiştir. Bu yemin, onun saflığını ve evlilik dışı ilişkilerle kirlenmeyen aile ocağını temsil eder. Zeus ona istisnai bazı intiyazlar da tanıdı. Hestia bütün insanların içinde ve ürün tanrıların tapınaklarında kendisine özel bir külte sahip olacaktı. Diğer Tanrılar dünyaya gidip geldikleri halde Hestia sürekli olarak Olimposta kalmaktaydı. Bir evin ocağı misali Tanrısal konutunun dinsel odağı idi. Merkezde Olmak Hestia, Olimpos Dağı'ndaki on iki Olimposlu tanrıdan biriydi. Ancak mitolojiye göre, tanrıların kavgalarından ve entrikalarından uzak durmak için yerini şarap tanrısı Dionysos'a bırakarak Olimpos'un merkezindeki ocakta kalmayı tercih etti. Bu hareket, onun ne kadar alçakgönüllü ve barışsever bir karaktere sahip olduğunu gösterir. ​En Önemli ve Yaygın Mitleri ​Hestia ile ilgili en önemli "mit", aslında onun mitlere karışmamasıdır. Çoğu tanrı ve tanrıça, kahramanlık hikâyeleri, maceraları veya aşk ilişkileriyle anılırken, Hestia'nın hikâyesi daha çok sembolizm  ve ayinler  üzerinden şekillenir. Kişisel bir tanrı olmaktan çok, soyut bir prensip olarak Ocak İdesi olarak kalır. En yaygın gelenekler Kamusal Ocaklar Her Yunan şehri (polis) ve topluluğunun, Hestia'ya adanmış kutsal bir kamusal ocağı (prytaneion) bulunurdu. Bu ocaktaki ateş hiç sönmezdi ve yeni bir koloni kurulduğunda, bu ocaktan alınan kutsal bir ateşle yeni yerleşimin ocağı yakılırdı. Bu, koloninin ana şehirle olan bağını simgelerdi. Kurban Törenleri Her kurban töreni, hangi tanrıya adanmış olursa olsun, Hestia'ya sunulan bir adakla başlar ve onun adına yapılan bir yakarışla biterdi. Bu, onun her ritüelin ve toplumsal olayın merkezi olduğunu gösterir. ​Bu gelenekler, Hestia'nın gücünün ve öneminin dramatik hikâyelerde değil, günlük yaşamın ve toplumsal düzenin temelinde yattığını vurgular. O, sessizce her evin ve her şehrin ruhunu koruyan, saygıdeğer bir tanrıçadır.

  • Selanikli Sabetaycılar; bir Yahudi topluluk

    ​Selanikli Sabetaycılar, 17. yüzyılda yaşamış ve kendisini Mesih ilan eden Yahudi mistik Sabetay Sevi 'nin takipçilerinden oluşan, dini ve kültürel olarak eşsiz bir topluluktur. Onlar, dışarıdan Müslüman gibi görünürken, gizlice Sabetay Sevi'nin mistik öğretilerine inanmaya devam etmişlerdir. Bu topluluk, kendilerini diğer toplumlardan ayırmak için "Dönme"  adıyla da bilinir. ​Sabetay Sevi ve Sabetaycılığın Doğuşu ​Hareketin kökeni, 1626'da İzmir'de doğan Sabetay Sevi'ye dayanır. Kabala öğretilerini derinlemesine inceleyen Sabetay Sevi, 1665 yılında kendisini beklenen Mesih ilan etti. Çok kısa bir sürede geniş bir takipçi kitlesi edindi. Ancak, Osmanlı yönetimi tarafından Edirne'de tutuklandıktan sonra, 1666 yılında Sultan IV. Mehmed'in huzurunda ya idam edilmeyi ya da İslam'ı seçmeyi teklif etmesi üzerine Müslüman oldu. ​Bu olay, geleneksel Yahudiler için büyük bir şok ve ihanet olarak görülse de, Sabetay'ın takipçileri (Sabetaycılar), bu durumu onun mistik bir görevinin parçası olarak yorumladılar. Onlara göre Mesih, inançlarını gizlemek için "dışsal" olarak farklı bir dine geçmiştir. Bu mistik dönüşüm, cemaatin "zahiren (görünürde) Müslüman, batınen (içsel olarak) Sabetaycı"  olan kimliğini şekillendirdi. ​Selanik ve Dönme Cemaati ​Sabetaycılar, özellikle Selanik şehrine yerleşerek burada güçlü bir cemaat kurdular. 19. yüzyılın sonlarında Selanik, Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük ve en canlı Yahudi nüfusuna sahip şehirlerinden biriydi. Bu durum, Sabetaycıların hem Müslüman hem de Yahudi toplumundan kendilerini soyutlayarak özgün bir kimlik geliştirmelerine olanak sağladı. ​Selanik'te Sabetaycılar, resmi olarak Müslüman isimler kullanır, camiye gider ve çocuklarını Müslüman okullarına gönderirlerdi. Ancak kendi aralarında evlenir, kendine özgü bir takvimle bayramları kutlar ve gizli ritüellerini (özellikle baharın gelişini kutlayan "Kuzu Gecesi" ) yerine getirirlerdi. Topluluk içindeki farklı gruplar (Karakaslar, Yakubiler, Kapaniler gibi) kendi geleneklerini sürdürseler de, hepsi Sabetay Sevi'ye bağlılıkta birleşirlerdi. ​ Lozan Mübadelesi ve Günümüzdeki Durumları ​1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen Nüfus Mübadelesi  sırasında, Sabetaycılar dini kimlikleri (resmi olarak Müslüman olmaları) nedeniyle Yunanistan'dan ayrılarak zorunlu olarak Türkiye'ye göç ettirildiler. Selanik'ten gelen bu topluluk, ağırlıklı olarak İstanbul'a yerleşti. ​Günümüzde, Sabetaycılar olarak bilinen bu topluluk, Türkiye'nin modernleşme sürecinde önemli rol oynamış, iş, sanat ve entelektüel çevrelerde başarılı olmuşlardır. Nesiller geçtikçe gelenekler zayıflasa da, aralarındaki sıkı sosyal bağlar hala devam etmektedir. Kanaatimce Onlar, Türk toplumu içinde hem gizemli hem de entegre olmuş, benzersiz bir kültürel ve dini mirası temsil etmektedirler.

  • Maranolar; bir Yahudi topluluk

    ​Maranolar, özellikle İspanyol Engizisyonu  sırasında Hristiyanlığı kabul etmek zorunda kalan ancak gizlice Yahudilik inançlarını sürdüren İber Yarımadası Yahudilerine verilen isimdir. Kelime, İspanyolca'da "domuz" anlamına gelir ve bir hakaret olarak kullanılmıştır. ​Tarihsel Arka Plan 14'üncü yüzyılın sonlarından itibaren İspanya'da Yahudilere yönelik baskılar artmıştı. 1391'de Sevilla'da başlayan katliamlar, yüzlerce Yahudi'nin zorla vaftiz edilmesine yol açtı. Baskılar devam edince, "Conversos"  (din değiştirenler) olarak bilinen binlerce Yahudi, hayatlarını korumak için Hristiyanlığı kabul etti. ​Ancak İspanya'nın Katolik yöneticileri ve Kilise, bu din değiştirmelerin samimi olmadığına inanıyordu. Bu şüpheler, 1478'de ünlü İspanyol Engizisyonu'nun  kurulmasına yol açtı. Engizisyon, gizlice Yahudilik uygulayanları (Maranoları) bulmak ve cezalandırmak için kurulmuştu. ​Maranoların Gizli Hayatı ​Maranolar, dışarıdan Hristiyan gibi görünmek zorundaydılar. Kiliseye gider, Hristiyan bayramlarını kutlar ve çocuklarını vaftiz ettirirlerdi. Ancak evlerinin gizli köşelerinde Yahudiliğe ait ritüelleri sürdürürlerdi: ​ Şabat (Cumartesi) Ayinleri:  Cumartesi günleri çalışmaz, evlerini temizler ve o güne özel yemekler hazırlarlardı. ​ Bayramlar:  Dışarıdan Hristiyan bayramlarını kutlarken, Paskalya'dan önce yenen mayasız ekmek gibi Yahudi geleneklerini de gizlice yaşatırlardı. ​ Yemek Kuralları:  Gizlice domuz eti yememeye ve koşer kurallarına uymaya çalışırlardı. ​Bu yaşam tarzı, sürekli bir korku ve tehlike altında devam ediyordu. Eğer bir Marano yakalanırsa, Engizisyon mahkemeleri tarafından işkenceye uğratılır ve yakılarak idam edilirdi. ​Günümüzdeki Mirasları ​1492'de İspanya'dan Yahudilerin toplu olarak sürgün edilmesinden sonra, birçok Marano Portekiz, Hollanda, Osmanlı İmparatorluğu ve Yeni Dünya'ya göç etti. Bu bölgelerde daha özgür bir ortam bulunca yeniden Yahudiliklerini açıkça yaşamaya başladılar. ​Günümüzde, Brezilya, Meksika ve ABD'nin güneybatısı gibi yerlerde bazı ailelerin köklerinin Maranolara dayandığı bilinmektedir. Maranolar, inançlarını ve kimliklerini korumak için yüzlerce yıl süren bir mücadele veren özel bir topluluk olarak tarihteki yerlerini almıştır.

  • Meşhediler; bir Yahudi topluluk

    ​Meşhediler, 1839 yılında İran'ın Meşhed şehrinde Müslüman olmaya zorlanan, ancak gizlice Yahudi inancını sürdüren bir topluluktur. Bu nedenle onlara genellikle kripto-Yahudiler  (gizli Yahudiler) denir. ​Tarihsel Arka Plan ​Meşhed Yahudilerinin zorla din değiştirmesi, tarihe Allahdad olayı  olarak geçen 1839 yılındaki bir olayla başlamıştır. Bu olayda, şehirdeki Yahudi mahallesine saldıran bir kalabalık, sinagogu yakmış ve Yahudileri toplu olarak İslam'a geçmeye zorlamıştır. ​Bu zorunlu din değiştirme sonrasında, Meşhed Yahudileri iki kimlikli bir yaşam sürmüştür: ​ Dışarıdan:  Sünni Müslüman gibi görünmüşler, camiye gitmiş, çocuklarına Müslüman isimleri vermiş ve İslam'a ait ritüelleri yerine getirmişlerdir. ​ Gizlice:  Kendi evlerinde veya gizli toplantılarda Yahudi inançlarını sürdürmüş, şabat ve bayramları kutlamış, Yahudi dualarını okumuş ve iç evlilikler yaparak kendi cemaatlerini korumuşlardır. ​Günümüzdeki Durumları ​Yaklaşık bir asır sonra, 20. yüzyılın başlarında İran'daki durum değişince, Meşhed Yahudileri tekrar açıkça Yahudiliklerini yaşamaya başlamıştır. Ancak, 1979 İran İslam Devrimi'nden sonra çoğu, İsrail, ABD (özellikle New York) ve Avrupa gibi farklı ülkelere göç etmiştir. ​Bugün Meşhediler, yaşadıkları ülkelerde kendi cemaatlerini oluşturmuşlardır. Genellikle sıkı bir sosyal yapıya sahip olan ve evlilikleri kendi içlerinde yapan bu topluluk, hem İran'dan getirdikleri kültürel mirası hem de Yahudi kimliklerini korumaya devam etmektedirler. Özellikle ABD'de Kuyumculuk ve halıcılık gibi iş kollarında başarılı olmuşlardır.

  • Pakraduniler; Yahudi Ermeni karışımı bir topluluk

    ​Pakraduniler, tarihi kaynaklarda Yahudi-Ermeni karışımı bir topluluk  olarak tanımlanan ve hem Yahudi hem de Ermeni kültürel unsurlarını taşıyan bir gruptur. Kökenleri, MÖ 7. yüzyıla kadar uzanan ve milattan önce Kudüs'ten Ermenistan'a göç ettirilen Yahudilere dayandığına inanılır. Kökenleri ve Tarihi Pakraduniler ismini, aynı zamanda Gürcü Bagrationi hanedanının da atası olduğu düşünülen, Ermenistan'da bir krallık kuran Bagratuni Hanedanı 'ndan alır. Bu hanedanın Hz. Davud'un soyundan geldiği ve aslında Yahudi kökenli olduğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Bu iddiaların temelinde, 5. yüzyılda yaşamış olan Ermeni tarihçi Horenli Musa'nın yazdıkları yatar. İnanç ve Kimlikleri Pakraduniler, görünürde Hristiyan (Ermeni Ortodoks) olsalar da, Yahudi geleneklerini gizlice sürdürdükleri iddia edilmiştir. Bu nedenle "kripto Yahudi" olarak da anılırlar. Örneğin, domuz eti yememe, cumartesi günü çalışmama ve cenaze sonrası özel temizlik ritüelleri gibi Yahudi inancına özgü uygulamaları gizlice devam ettirdikleri söylenir. Günümüzdeki Durumları 19. ve 20. yüzyıllarda Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde, özellikle Sivas, Erzincan ve Erzurum çevresinde yaşadıkları belirtilen bu topluluğun bir kısmı, tehcir sırasında Müslümanlaşmış ya da Kürtleşmiştir. Bugün bu grubun bir devamı olarak bilinen organize bir yapı olmamakla birlikte, bazı ailelerin bu soydan geldiği düşünülmektedir. ​ Özellikle 20. yüzyılın başlarında yaşamış Yahudi bilim insanı Abraham Galante'nin "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı"  adlı eseri, bu topluluğu inceleyen en önemli kaynaklardan biridir. Galante'ye göre, Pakraduniler 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüş, ticarette başarılı, diğer Ermenilerden farklı fiziksel özelliklere ve geleneklere sahip bir topluluktur. ​Sonuç olarak, Pakraduniler, tarihsel olarak varlığı tartışmalı olabilen, ancak önemli bir kültürel ve dini mirası temsil eden, gizli Yahudi kimliklerini sürdüren bir Ermeni topluluğu olarak kabul edilir.

  • Turgut Özakman

    Düşünsene! Köy'desin, tarlada uğraşıyorsun. Gazetelerden Yunanlıların Ege'yi işgal ettiklerini okuyorsun. Yaşadığın köye çok uzaktalar. Sana gelene kadar durdurulacaklarını ve köyüne gelemeyeceklerini düşünüyorsun. iki gün sonra gazeteye bakıyorsun. Birkaç gün sonra gazete de çıkmaz oluyor. Çevre köylerden haber geliyor. Hepsinin basılıp yakıldığını duyuyorsun. Bıçak kemiğe dayanmış, gidecek yerin de yok. Bekliyorsun. Sabah oluyor, akşam oluyor sonra tekrar sabah oluyor. Belki bizim köye gelmezler diyorsun. Köyden silah sesleri gelmeye başlıyor. Kaçınılmaz son geliyor, artık senin köyündeler. Düşünüyorsun. Eşini kızını ve oğlunu kilere saklıyorsun. Silahını alıp evin camından dışarısını gözlüyorsun. Dakikalar sonra evin önünde 30 kişilik düşman müfrezesi görünüyor. Basıyorsun tetiğe. Biri indi. Bir daha basıyorsun. Bir düşman daha indiriyorsun. Üç dört beş derken mermin bitiyor. Dalıyorlar evin içine. Dipçik ile suratını dümdüz ediyorlar. Aman beni vurup gitsinler de ailemi bulmasınlar diye dua ediyorsun. Buluyorlar. Askerlerden üçü "Biz bunu bir sorgulayalim" deyip pis pis gülerek eşini sürükleyip ahıra götürüyor. Diğer üçü de kahkahalar ile "Biz de bunu sorgulayalim" deyip kızını bahçeye çıkarıyor. Askerlerden biri oğlunu işaret ediyor. "Öldürün bunu. Büyüdüğünde intikam almak ister" iki asker vurmak için oğlanı evin arkasına götürüyor. Çaresizsin. Beni vurun onlara dokunmayın diyorsun ama nafile. Ellerin bağlı. Bir şey yapamıyorsun. "Her şey buraya kadarmış" diyorsun. Tam bu esnada köyde silah sesleri başlıyor. Ancak bu sefer çığlıklar köylülerden değil düşman askerlerinden geliyor. Türk askeri giriyor köye. 5 Mehmetçik evin arkasına koşuyor oğlanı kurtarmak için. Düşman askerini indirip oğlanı kurtarıyorlar. 4 Mehmetçik ahıra saldırıyor eşinin ırzına geçmesinler diye. Son anda yetişiyorlar. Orada ki düşman askerini de vurup hatunu kurtarıyorlar. Diğer Mehmetçikler evin bahçesine dalıyor. Kısa sürede çatışma bitiyor. Kıza da zeval gelmeden kurtarıyorlar. O asker senin canını, namusunu, serefini kurtarıyor. Şimdi sen bu askerlere "Oruç tutuyor musun, namaz kılıyor musun, cumaya gidiyor musun, hangi partilisin, mezhebin nedir, dinin nedir" diye soru sorar mısın? O noktadan sonra senin için önemi olur mu? Bizi birleştiren partimiz, rengimiz, dinimiz ya da mezhebimiz değildir. Bizi birleştiren maya akrabalıktır, Türklüktür, Birbirinize sahip çıkın, sizin köyünüze sıra gelmeden... Anadolu'yu vatan yapan, "Yurtta Barış, Dünyada Barış" diyerek bağımsız ve özgür Türkiye Cumhuriyetini kuran, eşsiz, yüreğinde sadece vatan sevgi ve şuuru olan önderimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, kahraman ve fedakar komutan ve silah arkadaşları ecdadımızı saygı ve minnetle anarak 30 Ağustos Zafer Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyorum. Saygı/sevgilerimle. Turgut Özakman

  • Hinnom Vadisi

    ​Kutsal Kitap'ta Hinnom Vadisi ​Kutsal Kitap'ta (İncil ve Eski Ahit) Hinnom Vadisi'ne yapılan atıflar, bu yerin tarihsel ve sembolik önemini gösterir. Burası, Kudüs'ün güneybatısında bulunan, gerçek bir vadidir. İncil'de bu vadiden "Gehenna"  olarak da bahsedilir. ​ Eski Ahit'teki Anlamı ​Eski Ahit'te Hinnom Vadisi, özellikle İsrail kralları Ahaz ve Manasse dönemlerinde çocuk kurban etme ritüellerinin yapıldığı bir yer olarak geçer. Bu, İsrail halkı için büyük bir günah ve Tanrı'nın yasakladığı bir uygulamaydı. Bu dönemde bu vadi, putperest tapınma merkezi olan Molek kültü ile ilişkilendirilmiştir. 2. Krallar 23:10:  Kral Yoşiya, bu kötü uygulamalara son vermek için burada çocuk kurban etme tapınağını yıktı ve burayı kirli hale getirdi. ​ Yeremya 7:31-32:  Peygamber Yeremya da bu vadideki putperest uygulamaları sertçe eleştirir ve Tanrı'nın bu yüzden halkını cezalandıracağını söyler. ​ Yeni Ahit'teki Anlamı ​Yeni Ahit'te Hinnom Vadisi, yani Gehenna, sembolik bir anlam kazanır. Hz. İsa, Gehenna'yı cehennem veya sonsuz yıkım için bir metafor olarak kullanır. Burada ateş ve yok oluş tasvirleri bulunur, bu da onu günahkârların cezalandırıldığı bir yer olarak düşünülmesine yol açar. ​ Matta 5:29-30:  Hz. İsa, bedenin bir parçasının günah işlemeye neden olması durumunda o parçayı kesip atmayı, bütün bedenin Gehenna'ya atılmasından daha iyi olarak nitelendirir. ​ Markos 9:43-48:  Burada Gehenna'dan "sönmeyen ateşin ve ölmeyen kurdun olduğu yer" olarak bahsedilir. Bu, sonsuz bir azap ve yok oluş fikrini güçlendirir. ​ Güncel Anlamı ​Kutsal Kitap'ta geçen bu atıflar, Hinnom Vadisi'nin hem tarihsel olarak kirli ve günahkâr bir yer olduğunu hem de sembolik olarak cehennem, yargı ve sonsuz ceza için bir metafor olarak kullanıldığını gösterir. Bugün, bu vadi Kudüs'te bir park ve turistik bir alan olarak kullanılsa da, Kutsal Kitap'taki anlamı nedeniyle hala derin bir sembolik öneme sahiptir.

  • Medeniyet Mahzeni, bir Zaman Kapsülü

    ​Doktor Thornwell Jacobs'un "Medeniyet Mahzeni" (Crypt of Civilization) adı verilen zaman kapsülü. ​Medeniyet Mahzeni'nin Doğuşu ​1930'lu yıllarda Oglethorpe Üniversitesi'nin başkanı olan Dr. Thornwell Jacobs , eski Mısır medeniyeti üzerine çalışırken, o döneme ait bilgilerin ne kadar azının günümüze ulaştığına şaşırmıştı. Bu durum, gelecekteki nesillerin 20. yüzyıl yaşamı hakkında sağlam ve kapsamlı bilgilere sahip olmasını sağlamak için bir görev hissi yarattı. Bu fikir, modern zaman kapsülü konseptinin doğmasına yol açtı. Jacobs, bu projeyi M.Ö. 4241 'de başlayan Mısır takviminden ilham alarak tasarladı ve kapsülün açılış tarihini de aynı süreyi ileriye, yani M.S. 8113  yılına denk getirdi. ​Kapsülün Yapısı ve Yeri ​"Medeniyet Mahzeni", Atlanta, Georgia'daki Oglethorpe Üniversitesi'nin Phoebe Hearst Hall binasının bodrum katında yer almaktadır. 1937 ve 1940 yılları arasında inşa edilen bu oda büyüklüğündeki kapsül, eski bir yüzme havuzunun dönüştürülmesiyle oluşturulmuştur. ​ Boyutları:  6 metre uzunluğunda, 3 metre yüksekliğinde ve 3 metre genişliğindedir. ​ Malzemeler:  Hava geçirmez bir yapıya sahip olan mahzenin duvarları, katranla sabitlenmiş emaye plakalarla kaplanmıştır. Zemin 60 cm kalınlığında, çatısı ise 2.1 metre kalınlığında taştan yapılmıştır. Kapısı ise paslanmaz çelikten imal edilmiştir. ​İçindekiler: 20. Yüzyılın Bir Kesiti ​Jacobs, mahzeni sadece akademik bilgilerin değil, aynı zamanda 1930'ların popüler kültürünün de bir müzesi olarak tasarladı. İçindeki eşyalar, gelecekteki arkeologların veya keşfedenlerin o dönemin insanlarının nasıl yaşadığını, düşündüğünü ve hissettiğini anlamasına yardımcı olacak şekilde özenle seçilmiştir. ​ Bilgi Kaynakları:  Yaklaşık 640.000 sayfalık metin ve resim mikrofilm  üzerine kaydedilmiştir. Bunlar arasında ansiklopediler, dini metinler, klasik edebiyat eserleri ve bilimsel kitaplar bulunmaktadır. ​ Gündelik Eşyalar:  Bir can simidi, bir Campbell's çorba konservesi, bir dikiş makinesi, bir Royal daktilo, bir Burroughs hesap makinesi ve hatta Donald Duck figürleri gibi gündelik nesneler yer almaktadır. ​ Ses ve Görüntü Kayıtları:  Mahzenin içinde Artie Shaw'un müzik kayıtları, eski film haberleri ve radyo yayınları bulunmaktadır. ​ Geleceğe Yönelik Önlemler:  Jacobs, gelecekte elektriğin olmaması veya İngilizce dilinin kaybolması ihtimalini de düşünmüştür. Bu nedenle kapsülün içine, eşyaları incelemek için el çarkıyla çalışan bir film okuyucu ve İngilizce öğrenme makinesi  yerleştirilmiştir. Bu makine, bir nesnenin resmini gösteriyor, adını İngilizce olarak yazıyor ve aynı zamanda sesli olarak okuyordu. ​Kapanış ​"Medeniyet Mahzeni", 25 Mayıs 1940 tarihinde, dönemin WSB radyosundan canlı yayınlanan bir törenle mühürlenmiştir. Kapının üzerinde, mahzenin 8113 yılından önce açılmaması gerektiğini belirten bir yazı bulunmaktadır. ​Thornwell Jacobs'un bu vizyoner projesi, "zaman kapsülü" kavramının yaygınlaşmasına ve daha sonraki benzer projelere ilham vermesine neden olmuştur. Kapsül, Guinness Rekorlar Kitabı'na "gelecek nesiller için bir kayıt gömmeye yönelik en büyük ve ilk başarılı girişim" olarak girmiştir.

  • Miraç Hadisi

    “Enes b. Malik, Ebu Zerr’in Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu anlattığını nakletmiştir. “ Ben Mekke’deyken evimin tavanı açıldı ve Cebrâil indi. Göğsümü yardı, sonra (kalbimi) zemzem suyu ile yıkadı. Daha sonra hikmet ve iman dolu altın bir kap getirip içindekileri göğsüme boşalttı. En sonunda göğsümü kapattı. Beytü’l-Makdis’de yüksek makamlara çıkmak için Mir’ac merdiveni kuruldu." Peygamber Efendimiz (asm), bu merdivene Cebrâil (a.s.) ile birlikte bindirildi ve birlikte yükseldiler.. Nihâyet dünya semâsına vardılar. Hz. Cebrâil (a.s.) gök kapısını çaldı: “Kim o?” denildi. “Cibril’im!” “Yanındaki kim?” “Muhammed.” “Ona gelsin diye haber gönderildi mi?” “Evet, gönderildi.” Bundan sonra gök kapısı açıldı ve dünya semâsının üstüne çıktılar. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm), orada oturan bir zât gördü. Sağ ve sol yanında bir takım karaltılar vardı. Sağına bakınca gülüyor, soluna bakınca ağlıyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz’e, “Hoş geldin, safa geldin, salih peygamber, salih oğul!” dedi. Peygamber Efendimiz (asm), Cebrâil’e, “Bu kim? ” diye sordu. Hz. Cebrâil şu cevabı verdi: “Bu senin baban Âdem’dir. Şu sağındaki, solundaki karaltılar da çocuklarının ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler cehennemlik olanlardır. Sağına bakınca güler, soluna bakınca ağlar. ” (Müslim) Buradan ikinci semaya yükseldiler. Gök kapısı açıldı ve Resul-i Kibriya Efendimiz (asm), orada Hz. Yahya ve Hz. İsa (a.s.) ile karşılaştı. Hz. Cebrail, “Bu gördüklerin Yahya ve İsa’dır. Onlara selâm ver” dedi. Selâmlaştılar ve onlar Peygamber Efendimiz’e (asm), “Hoş geldin, safa geldin sâlih peygamber, sâlih kardeş” dediler. Bundan sonra Resul-i Kibriya Efendimiz (asm) Cebrail (a.s.) ile birlikte aynı minval üzere üçüncü katta Hz. Yusuf, dördüncü katta Hz. İdris, beşinci katta Hz.Harun, altıncı katta Hz. Musa ve yedinci katta da Hz. İbrahim (a.s.) ile görüştü. Onların hepsi de kendisine “hoş geldin” de bulundular ve miracını tebrik ettiler. Peygamber Efendimiz’e Cennet ve Cehennemin gezdirilmesi; Resulullah (asm) buyurdular ki: “ (Mirac sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sahiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin büyük çoğunluğu da kadınlardır. ” (Buhari, Müslim) Peygamber Efendimiz’in (asm) Sidre-i Münteha’ya çıkması; Cebrail (a.s.), yedinci kat semadan Resul-i Ekrem Efendimiz’i (asm) alıp yükseklere çıkardı. Daha sonra Habib-i Kibriya’nın karşısına Sidre-i Münteha sahası açıldı. Cebrail (a.s.), “İşte, bu Sidre-i Münteha’dır. Ben, buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım” dedi ve oradan ileriye tek adım atmadı. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm), Sidre-i Müntehâ’dan dört nehirin aktığını gördü. Ayrıca Peygamber Efendimiz (asm), burada Cebrail’i (a.s.) bir kere daha aslî şekil ve suretinde gördü. Daha önce de, kendilerine risâlet vazifesi verildiği sırada onu Mekke’nin Ciyad mevkiinde ufku kaplayan haşmetli kanatlarıyla görmüştü. Peygamber Efendimiz’in (asm) Cenab-ı Hak ile sohbet etmesi; Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (asm) daha sonra yanında Cebrâil (a.s.) olmadığı halde “imkân ve vücûb ortasın-da Kâb-ı Kavseyn ile işâret olunan” makama vardı. Bundan sonra mekândan münezzeh Zât-ı Zü’l-Celâlin sohbeti ve cemâliyle müşerref oldu. Beş vakit namazın farz kılınması; Burada Cenab-ı Hak elli vakit namazı farz kıldı. Dönüşte Hz. Musa (a.s.), elli vakit namazın ümmetine ağır geleceğini söyleyip Allah’tan onu hafifletmesini istemesini tavsiye etti. Namaz beş vakte indirilinceye kadar Hz. Peygamber’in (asm) Huzur-u İlâhiye müracaatı ve Hz. Musa (a.s.) ile diyalogu devam etti. (Buhari) Şirk koşmayanların affedileceğinin müjdelenmesi Bir rivayete göre Resul-i Ekrem’e (asm) Miraçta Bakara Suresi’nin son âyetleri indirilmiş ve Allah’a ortak koşmayanların affedileceği müjdesi de verilmiştir.

  • Geylani'den inciler

    Füyûzât-ı Rabbâniyye'de geçen Abdülkadir Geylani'nin bazı sözleri "Benim emrim, Allah’ın emridir; eğer ol! dersem oluverir.” “Hepsi de Allah’ın emriyledir, ama sen benim kudretime hükmet!” “Mûsa Rabbine münacaat ederken beraberinde idim, Mûsâ’nın Asası benim asamdan medet gördü.” “Yakub’un gözü kapanıp kör olduğunda onunla beraberdim, Yakub’un gözleri ancak benim nefesimle iyileşip şifa buldu.” “Benim kabrim Beytullah’dır, gelen onu ziyaret eder. Ona seğirtir de izzet ve Rıfat ile yüce makama erişir."  “Benim ocağımı tavaf et yedi defa, emânıma sığın! Her yıl beni ziyâret için meşguliyetten sıyrıl!” “Bana doğru haccedip gelin, evim kurulu bir kâbe. Beytin sâhibi yanımdadır, koruluğu haremimdir.” “Her KUTUB tavaf eder Beytullah’ı yedi defa. Ben ise Beyt’in kendisiyim, çadırımı tavaf ediciyim.” (bk. Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdülkadir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, s. 57, 67-69. Bedir Yayınevi 1975)

  • Osirisin öldürülmesi

    Mısır mitolojisinin en merkezi ve etkili mitlerinden biri, Osiris'in öldürülmesi ve yeniden canlandırılması efsanesidir. Bu mit, ölümden sonraki yaşam, yeniden doğuş, bereket, krallık ve iyi ile kötünün mücadelesi gibi Antik Mısır inançlarının temelini oluşturur. Osiris'in Altın Çağı Efsaneye göre, başlangıçta Ra (Güneş Tanrısı) Mısır'ı yönetmekten yorulduğunda, krallığı torunlarından Osiris'e devreder. Osiris, bilge ve adil bir hükümdardır. Mısır halkına tarımı, medeniyeti, yasaları ve sanatı öğretir, onlara barış ve refah getirir. Karısı ve kız kardeşi İsis (büyü, analık ve koruma tanrıçası) ile birlikte ülkeyi uyum içinde yönetir. Halk ve tanrılar Osiris'i çok sever ve ona saygı duyarlar. Seth'in Kıskançlığı ve Komplosu Osiris'in kardeşi Seth (çöl, kaos ve şiddet tanrısı), kardeşinin başarısını ve popülaritesini kıskanır. Seth, kendi doğasının aksine, Osiris'in yarattığı düzenli ve bereketli dünyadan nefret eder. Özellikle karısı Nephthys'in (İsis'in kız kardeşi) Osiris'e duyduğu hayranlık ve hatta bazı versiyonlara göre Osiris ile birlikte olmasından (ve bu birliktelikten Anubis'in doğmasından) dolayı öfkesi daha da artar. Seth, Osiris'i ortadan kaldırmak için hain bir plan yapar. Osiris'in beden ölçülerine tam uyan, olağanüstü güzellikte ve değerli taşlarla süslenmiş bir sandık (tabut) yaptırır. Daha sonra büyük bir ziyafet düzenler ve Mısır'ın ileri gelen tanrılarını ve Osiris'i davet eder. Ziyafet sırasında bu sandığı gösterir ve "Kim bu sandığa tam olarak sığarsa, sandık onun olacaktır!" diye bir teklifte bulunur. Davetliler sırayla sandığa girmeye çalışır, ancak hiçbiri tam olarak sığmaz. Sonunda sıra Osiris'e gelir. Osiris, sandığın içine uzanır ve tam olarak sığdığını görür. Ancak tam o sırada, Seth ve yetmiş iki komplocu, sandığın kapağını hızla kapatır ve içeriden kilitler. Daha sonra sandığı mühürlerler ve Nil Nehri'ne atarlar. Osiris, sandığın içinde boğularak ölür. İsis'in Umutsuz Arayışı ve Bulunuşu Osiris'in ölüm haberi Mısır'da büyük bir yas yaratır. İsis, kocasının kaybıyla yıkılır, ancak onu geri getirmek için kararlıdır. Osiris'in cesedini bulmak için Mısır'ı baştan sona dolaşır. Arayışı sırasında, Nil Nehri'nin sandığı sürükleyerek Fenike'deki (bugünkü Lübnan) Byblos kıyılarına ulaştığını öğrenir. Sandık, Byblos'ta bir demirhindi ağacının içine gizlenmiştir. Ağaç, sandığı tamamen sarar ve onun etrafında büyür. Byblos Kralı Malkandros ve Kraliçe Astarte, bu ağacın güzelliğine ve yaydığı hoş kokuya hayran kalırlar ve ağacı keserek saraylarına sütun olarak diktirirler. İsis, Byblos'a kadar gelir ve sarayda sütunun içindeki kocasının sandığını öğrenir. Kraliçenin oğlu için dadı kılığına girer ve bir süre sarayda kalır. Daha sonra gerçek kimliğini açıklayarak Osiris'in cesedinin bulunduğu ağacı ister. Kral ve kraliçe, İsis'in tanrıça olduğunu anlayınca ona bu isteğini yerine getirirler. İsis, ağacı kesip sandığı içinden çıkarır ve Mısır'a geri götürür. Seth'in İkinci Vahşeti ve Parçalama İsis, sandığı Mısır'a getirdikten sonra, kocasını diriltmek için büyüler yapmaya başlar. Ancak bu sırada Seth, İsis'in kocasının cesedini bulduğunu öğrenir. İsis'in kısa bir süreliğine uzaklaştığı bir anda, Seth sandığı ele geçirir. Bu kez daha da öfkelidir ve Osiris'in cesedini tam on dört parçaya ayırır. (Bazı kaynaklarda bu sayı 16 veya 42 olabilir.) Bu parçaları Mısır'ın dört bir yanına, Nil boyunca dağıtır ki İsis onları bir daha bulamasın. İsis'in Yeniden Toplama Çabaları ve Horus'un Doğuşu İsis, kocasının cesedinin tekrar parçalandığını öğrendiğinde büyük bir acı yaşar. Kız kardeşi Nephthys ve cenaze tanrısı Anubis'in (Nephthys'in Osiris'ten veya Seth'ten olan oğlu olduğuna inanılır) yardımıyla, Osiris'in tüm parçalarını bulmak için tekrar yola çıkar. İsis, tek tek tüm parçaları bulur. Ancak tek bir parçayı bulamaz: Osiris'in fallusunu (erkeklik organını). Çünkü bu parça bir balık (genellikle bir yayın balığı veya yengeç) tarafından yenilmiştir. İsis, büyülü gücüyle altından bir fallus yaratır ve diğer parçaları bir araya getirerek Osiris'in bedenini sarar (ilk mumyalama ritüeli). İsis, bu eksik bedene rağmen Osiris'in yanına yatar ve büyülü gücüyle onu kısa bir süreliğine canlandırır. Bu kutsal birleşmeden Horus adlı tanrı doğar. Horus, babasının intikamını alacak ve Mısır'ın meşru kralı olacak olan şahin başlı tanrıdır. Osiris'in Yeraltı Dünyasına Geçişi Osiris, İsis'in çabalarıyla yeniden bir araya getirilmiş olsa da, eksik parçası nedeniyle yaşayanların dünyasında tam olarak hüküm süremez. Bu nedenle, yeryüzündeki krallığını Horus'a bırakır ve kendisi Yeraltı Dünyasının (Duat) hükümdarı olur. O zamandan beri Osiris, ölülerin yargıcı, ölüm ve yeniden doğuşun tanrısı olarak bilinir. Her ölü Mısırlı, öteki dünyada Osiris'in huzurunda yargılanır. Horus'un İntikamı ve Mısır'ın Düzeni Büyüdüğünde, Horus, babasının intikamını almak ve Mısır tahtını gasp eden amcası Seth'i devirmek için mücadele eder. Bu, tanrılar arasında uzun ve şiddetli savaşların yaşandığı bir süreçtir. Savaşlar sırasında Horus gözünü kaybeder (sonradan Thoth tarafından iyileştirilir ve "Horus'un Gözü" önemli bir koruyucu sembol haline gelir). Sonunda, tanrıların konseyinin de kararıyla Horus galip gelir, Seth'i yener ve Mısır'ın meşru kralı olur. Seth ise kaosun ve çölün tanrısı olarak kalır. Mısır İnancındaki Anlamı Osiris miti, Mısır medeniyeti için çok katmanlı ve derin anlamlar taşır: * Ölüm ve Yeniden Doğuş: Mısır'ın en temel inancı olan ölümden sonraki yaşamın ve ruhun ölümsüzlüğünün modelidir. Osiris, ölülerin öteki dünyada karşılaşacağı dirilişi ve yargılamayı temsil eder. * Bereket ve Nil Nehri: Osiris'in ölümü ve dirilişi, Nil Nehri'nin her yıl taşması ve toprağa bereket getirmesi döngüsüyle ilişkilendirilir. Osiris'in yeşil tenli tasviri, bu bitkisel bereketi simgeler. * Krallık ve Meşruiyet: Horus'un babasının intikamını alıp tahta geçmesi, firavunların krallığının tanrısal meşruiyetini ve soyunun sürekliliğini vurgular. Her firavun, yaşayan Horus'un bir tezahürü olarak kabul edilirdi. * İyi ve Kötü Mücadelesi: Osiris (düzen, bereket, medeniyet) ile Seth (kaos, şiddet, çöl) arasındaki mücadele, evrendeki iyi ve kötü güçlerin sonsuz çekişmesini sembolize eder. * Mumyalama ve Cenaze Ritüelleri: İsis'in Osiris'in parçalarını bir araya getirip onu mumyalaması, Antik Mısır'daki mumyalama geleneğinin ve ölülerin öteki dünyaya yolculuklarını güvenle tamamlamaları için yapılan ritüellerin kökenini açıklar. Bu mit, Mısır sanatına, mimarisine, cenaze metinlerine ve günlük yaşamına derinlemesine nüfuz etmiş, Mısırlıların dünyaya ve ölüme bakış açılarını şekillendirmiştir.

  • Nokul

    ​Nokul, özellikle Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerinde yaygın olan, genellikle ceviz, kuru üzüm veya peynir gibi iç malzemelerle hazırlanan bir hamur işidir. İçi bolca doldurulmuş, rulo şeklinde sarılmış ve fırında pişirilmiş, tatlı veya tuzlu olabilen bir çörektir. ​Nokulun ana malzemeleri genellikle şunlardır: ​ Hamur:  Un, su, maya ve tuzdan oluşur. ​ İç Malzemesi:  En yaygın olanları cevizli, üzümlü ve tahinli, bazı yörelerde ise peynirli veya kıymalıdır. ​Bu yiyecek, özellikle bayramlarda, özel günlerde veya misafir ağırlarken sıkça yapılır. Nokul, coğrafi işaret almış ve tescillenmiş bir üründür. Örneğin, Sinop nokulu  ve Rize Laz böreği  gibi farklı yörelerin kendilerine özgü çeşitleri bulunmaktadır. ​Nokulun birçok farklı tarifi olsa da, temel olarak cevizli ve üzümlü nokulun yapılışı oldukça benzerdir. İşte size kolayca yapabileceğiniz temel bir cevizli nokul tarifi: ​Malzemeler ​ Hamur İçin: ​1 su bardağı ılık süt ​Yarım su bardağı ılık su ​Yarım su bardağı sıvı yağ ​1 yumurta (sarısı üzerine sürülecek) ​1 paket yaş maya (veya 1 yemek kaşığı kuru maya) ​1 yemek kaşığı toz şeker ​1 tatlı kaşığı tuz ​Yaklaşık 4-5 su bardağı un ​ İç Harcı İçin: ​2 su bardağı iri çekilmiş ceviz ​Yarım su bardağı toz şeker (isteğe bağlı, tatlı sevmeyenler daha az kullanabilir) ​1 çay kaşığı tarçın (isteğe bağlı) ​ Yapılışı ​ Mayayı Aktifleştirin:  Ilık süt, ılık su ve şekeri bir kapta karıştırın. Mayayı ekleyip eriyene kadar karıştırın ve 5-10 dakika bekletin. ​ Hamuru Yoğurun:  Mayalı karışıma sıvı yağı, yumurta beyazını ve tuzu ekleyin. Yavaş yavaş unu ilave ederek yumuşak ve ele yapışmayan bir hamur elde edene kadar yoğurun. Hamuru üstü kapalı bir şekilde ılık bir yerde yaklaşık 45 dakika kadar mayalanmaya bırakın. ​ İç Harcı Hazırlayın:  Bu sırada iç harç için ceviz, toz şeker ve tarçını bir kapta karıştırın. ​ Hamuru Açın ve Şekil Verin:  Mayalanan hamuru 2 veya 3 eşit parçaya bölün. Her parçayı un serpilmiş tezgah üzerinde dikdörtgen şeklinde, ince bir yufka gibi açın. ​ Nokulları Hazırlayın:  Açtığınız hamurun üzerine iç harcı eşit şekilde serpin. Hamuru rulo şeklinde sıkıca sarın. Ruloyu 2-3 parmak genişliğinde dilimler halinde kesin ve kestiğiniz parçaları fırın tepsisine dizin. ​ Pişirin:  Üzerlerine ayırdığınız yumurta sarısını sürün. Önceden ısıtılmış 180°C fırında, üzerleri kızarana kadar yaklaşık 25-30 dakika pişirin. ​Afiyet olsun! Farklı bir tarif denemek isterseniz, iç harcına kuru üzüm veya tahin de ekleyebilirsiniz.

  • Mirin nedir?

    ​ Mirin  (みりん), Japon mutfağında çok önemli bir yere sahip olan, tatlı ve hafif alkollü bir pirinç şarabı türüdür. Yemeklere tatlı bir lezzet, derin bir parlaklık ve "umami" adı verilen lezzet zenginliğini katmak için kullanılır. Genellikle pişirme sosu olarak bilinir ve içecek olarak tüketilmez. ​Mirin'in Özellikleri ve Çeşitleri ​Mirin, tatlı ve yapışkan bir kıvama sahip, sarımsı renkte bir sıvıdır. Temel olarak fermente edilmiş pirinçten üretilir. Üç ana çeşidi bulunur. Hon Mirin (Gerçek Mirin) Geleneksel olarak üretilen, %14 civarında alkol içeriği olan ve pirinç, pirinç maltı (koji) ve distile alkolün (shochu) fermente edilmesiyle elde edilen en saf mirin türüdür. Alkol içeriği yüksek olduğu için uzun süre dayanır. S hio Mirin (Tuzlu Mirin) İçine yaklaşık %1.5 oranında tuz eklenmiş mirindir. Bu tuz, içki olarak tüketilmesini engeller ve mutfakta kullanımı kolaylaştırır.​ Shin Mirin (Yeni Mirin) veya Mirin-fu Chomiryo Alkol oranı %1'in altında olan ve gerçek mirin'e göre daha az lezzetli, ancak tatlılık açısından benzerlik gösteren bir türdür. Daha çok tatlı pişirme sosu olarak adlandırılır. ​Mirin'in Mutfaktaki Kullanımı ​Mirin, Japon mutfağında çok yönlü bir malzemedir ve çeşitli amaçlarla kullanılır: ​ Tatlandırma:  Yemeklere hafif ve doğal bir tatlılık katar. Şekerin aksine daha dengeli bir lezzet verir ve karamelize bir aroma sağlar. ​ Parlaklık:  Yemeklerin üzerine parlak, iştah açıcı bir "sır" (glaze) oluşturur. Özellikle teriyaki sosunda kullanılan temel bir bileşendir. ​ Koku Giderme:  Balık veya et gibi deniz ürünlerinin pişirilmesi sırasında oluşan kötü kokuları gidermeye yardımcı olur. ​ Lezzet Derinliği:  Umami tadını zenginleştirir ve yemeklerin genel lezzet profilini derinleştirir. ​ Etleri Yumuşatma:  Et ve balık marinasyonlarında kullanıldığında, alkol içeriği sayesinde proteinleri yumuşatarak daha sulu ve lezzetli olmalarını sağlar. ​Mirin Hangi Yemeklerde Kullanılır? ​Mirin, özellikle Japon mutfağının temel sos ve yemeklerinde olmazsa olmazdır. ​ Teriyaki Sosu:  Soya sosu ve sake ile birlikte teriyaki sosunun ana bileşenidir. ​ Sushi Pirinci:  Sushi pirincine tat vermek için pirinç sirkesiyle karıştırılarak kullanılır. ​ Marinasyonlar:  Et, balık ve sebzelerin marinasyonunda sıkça tercih edilir. ​ Çorbalar ve Güveçler:  Ramen, udon ve çeşitli çorbalara lezzet derinliği katmak için eklenir. ​Mirin, tatlı pirinç şarabı olduğu için, bazen yerine pirinç sirkesi ve şeker karışımı kullanılabilir ancak bu tam olarak aynı lezzeti sağlamaz. Eğer Japon yemekleri yapmayı seviyorsanız, mutfağınızda mutlaka bulunması gereken bir malzemedir.

  • Dario Moreno, bir İzmir aşığı

    ​Dario Moreno, 20. yüzyılın en büyük sanatçılarından biri olarak hem Türkiye'nin hem de Fransa'nın hafızasına kazınmış, çok yönlü bir sanatçı ve İzmir aşığıdır. Hayatı zorluklarla başlayan ancak azmi ve yeteneğiyle zirveye çıkan bir başarı öyküsüdür. ​Hayatı ve Mesleki Kariyeri ​ Zorlu Başlangıçlar Asıl adı David Arugete  olan Dario Moreno, 1921'de Aydın'ın Germencik ilçesinde, Sefarad Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası tren istasyonunda çalışırken vurularak öldürülünce, annesi Madam Roza ve dört kardeşiyle birlikte İzmir'e göç ettiler. Geçim sıkıntısı yüzünden dört yaşına kadar bir yetimhanede kalan Moreno, genç yaşta ayakkabı boyacılığı, avukat katipliği gibi çeşitli işlerde çalıştı. Geceleri Milli Kütüphane'de Fransızca öğrenerek kendini geliştirdi. ​ Müziğe Yönelişi Sanata olan tutkusu onu genç yaşta İzmir'in sokaklarında gitar çalmaya yöneltti. Yahudi düğünlerinde ve barlarda şarkılar söyleyerek adını duyurmaya başladı. Askerlik görevini II. Dünya Savaşı sırasında Akhisar'da yaparken ordu evinin gazinosunda solistlik yaparak profesyonel kariyerine ilk adımını attı. ​ Paris'e Uzanan Şöhret 1940'ların sonunda İstanbul ve Ankara'da sahne deneyimi kazandıktan sonra, hayallerinin peşinden Paris'e gitti. Paris'te ilk yılları zorlu geçti, ancak 1950'ler ve 1960'larda "Brigitte Bardot" gibi hit şarkılarla ve enerjik sahne performanslarıyla dünya çapında bir şöhret yakaladı. ​ Oyunculuk Kariyeri Şarkıcılığın yanı sıra sinemada da başarılı bir kariyere imza attı. Brigitte Bardot , Eddie Constantine gibi dönemin ünlü isimleriyle 30'dan fazla filmde rol aldı. Sahnedeki canlılığı ve neşeli tavırları beyazperdeye de yansımıştı. ​İzmir Anıları ve Şehre Olan Bağlılığı ​Dario Moreno'nun hayatı ve kariyeri, İzmir'den asla kopmadı. O, her fırsatta kendisini "İzmirli Dario"  olarak tanıtmış, Türk pasaportunu ömrü boyunca onurla taşımıştır. ​ "Canım İzmir" Şarkısı Şehre olan derin sevgisini en iyi anlatan eserlerden biri, Fecri Ebcioğlu'nun sözlerini yazdığı "Canım İzmir"  şarkısıdır. Bu şarkı, Moreno'nun kalbindeki İzmir hasretini ve şehrin güzelliğini anlatır. ​ Asansör Sokağı Moreno'nun çocukluğunu geçirdiği, Asansör'e çıkan sokağa, vefatından sonra adı verilmiştir. Bu sokak, günümüzde "Dario Moreno Sokağı" olarak bilinir ve sanatçının İzmir'deki anılarının en somut sembolüdür. ​ Vasiyeti Trajik bir şekilde 1968 yılında İstanbul'da hayatını kaybeden Moreno, vasiyetinde çok sevdiği İzmir'e gömülmeyi istemiştir. Ancak annesi Madam Roza'nın kararıyla cenazesi Tel Aviv'e götürülerek orada defnedilmiştir. Bu durum, İzmirli sevenlerini derinden üzmüştür. ​Dario Moreno, yokluktan zirveye çıkan hikayesi, enerjisi, yeteneği ve İzmir'e olan sonsuz sevgisiyle hem Türk hem de dünya sanat tarihinde özel bir yer edinmiştir.

  • Distopya!

    ​Distopya, genellikle baskıcı, korkutucu ve istenmeyen bir geleceği tasvir eden hayali bir toplum ve bu toplumu konu alan edebi bir türdür. Kelime, Yunanca "dys" (kötü) ve "topos" (yer) kelimelerinin birleşmesinden türemiştir, yani "kötü yer"  anlamına gelir. ​Distopik Toplumların Özellikleri ​Distopik eserlerde sıkça rastlanan bazı temel özellikler şunlardır: ​ Baskıcı Yönetim:  Toplumu kontrol altında tutan, bireysel özgürlükleri kısıtlayan ve genellikle totaliter bir rejim bulunur. Devlet, her şeyi denetler. ​ Bireyselliğin Kaybolması:  İnsanlar tek tip giyinir, aynı düşüncelere sahip olmaya zorlanır ve bireysel farklılıklar cezalandırılır. ​ Teknolojik Kontrol:  Teknoloji, insanlığın yararı için değil, daha çok toplumu gözetlemek ve kontrol etmek için kullanılır. ​ Doğadan Kopuş:  Doğal yaşam alanları tahrip olmuştur ve şehirler gri, kasvetli bir yapıya sahiptir. ​ Propaganda:  Yönetim, halkı manipüle etmek ve yalan yanlış bilgiler yaymak için yoğun bir propaganda mekanizması kullanır. ​En Bilinen Distopik Eserler ​Distopya, özellikle 20. yüzyılda popülerlik kazanmış ve pek çok önemli esere ilham vermiştir. İşte bu türün en bilinen örneklerinden bazıları: ​ 1984 (George Orwell):  "Büyük Birader"in her şeyi izlediği bir dünya. ​ Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley):  İnsanların genetik olarak belirlendiği ve mutluluğa zorlandığı bir toplum. ​ Fahrenheit 451 (Ray Bradbury):  Kitapların yakılmasının emredildiği ve bilginin yok edildiği bir gelecek. ​Distopya, insanlığın teknolojiye, siyasete veya diğer toplumsal sorunlara bağlı olarak nasıl yozlaşabileceğine dair güçlü bir eleştiri sunar. Genellikle, içinde bulunduğumuz dünyanın potansiyel tehlikelerine karşı bir uyarı niteliği taşır.

bottom of page