Arama Sonuçları
Boş arama ile 1064 sonuç bulundu
- Bizim müptezeller
BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ? 1- Musa deniz yarılmadan karşıya geçememiştir ama bizim evliyalar suda da yürürler havada da uçarlar... 2- Adem günahına tevbe etmiş ama bizim evliyalar hiç günah işlememişlerdir... 3- Yunus balığın karnında YETİŞ YARABBİ demiş ama bizim evliyalar YETİŞ YA ABDULKADİR GEYLANİ derler... 4- Yusuf'u yine kendisi gibi peygamber olan babası hapisten kurtaramamış ama bizim evliyalar müritlerine hep yetişmişler... 5- Muhammed kızına garanti verememiş ama bizim evliyalar tüm müritlerini kurtarmışlar... 6- Zekeriya şehit edilmiş ama bizim evliyalar hiç ölmezmişler ölünce de daha aktif olurlarmış.... 7- İbrahim, kendisine gelen melekleri tanıyamamış ama bizim evliyalar yatak odamızda ne halt ettiğimizi bilebilirler, kalplerden geçenleri okurlarmış.... Tüm bunların hepsi asılsız saçma sapan evliya masallarının Kur'an'ın yerini alması sonucu ortaya çıkan hurafelerdir... Allah, insanları müptezellerin din maskeli kötülüklerinden korusun.
- Yeşil Michelin Yıldızı
Yeşil Michelin Yıldızı (Michelin Green Star / Étoile Verte Michelin), 2020 yılından beri verilen özel bir ödül olup sürdürülebilirlik ve çevreye duyarlı gastronomi yapan restoranlara veriliyor. Bu yıldız, klasik 1-2-3 Michelin yıldızından tamamen bağımsızdır; yani bir restoranın hem 2 yıldızı hem de yeşil yıldızı olabilir (ya da hiç kırmızı yıldızı olmadan sadece yeşil yıldızı olabilir). Yeşil Michelin Yıldızı tam olarak neyi ifade eder? Michelin’in resmi tanımına göre yeşil yıldız şu özelliklere sahip restoranlara verilir: Çevreyi koruyan, sürdürülebilir bir gastronomi anlayışı benimsemiş olmak Yerel ve mevsimsel ürünleri öncelikli kullanmak Gıda israfını minimuma indirmek (zero-waste yaklaşımı) Etik kaynak kullanımı (balıkta sürdürülebilir avlanma, hayvancılıkta hayvan refahı vb.) Kendi bahçesi, sera veya kompost sistemi olması büyük avantaj Plastik kullanımını kaldırmış veya çok azaltmış olmak Enerji ve su tasarrufu, yenilenebilir enerji kaynakları Tedarikçileriyle uzun vadeli ve adil ilişkiler kurmuş olmak Personeline ve müşterilerine bu değerleri aşılaması Kısaca: “Lezzet kadar gezegeni de düşünen” restoranlara veriliyor. Önemli noktalar Yeşil yıldız, yemek kalitesini değil sürdürülebilirlik performansını ölçer. Bir restoranın 3 Michelin yıldızı varken yeşil yıldızı olmaması çok normaldir (çoğu 3 yıldızlı restoranda yoktur). 2025 itibarıyla dünyada yaklaşık 550–600 civarında yeşil yıldızlı restoran var. En çok yeşil yıldız alan ülkeler: Fransa, İtalya, İskandinav ülkeleri, Japonya ve Almanya. Türkiye’deki durum (Aralık 2025) Türkiye’de henüz klasik Michelin yıldızı yok ama İstanbul 2022’den beri Michelin Rehberi’nde yer alıyor. 2025 itibarıyla Türkiye’de 3 tane Yeşil Michelin Yıldızı bulunuyor: Neolokal (İstanbul) – Şef Maksut Aşkar Yeni Lokanta (İstanbul) – Şef Civan Er (2024’te aldı) Arkestra (İstanbul) – Şef Osman Sezener (2025’te aldı) Yeşil yıldız, özellikle genç ve idealist şeflerin “Ben sadece lezzet değil, gezegen için de yemek yapıyorum” deme şekli haline geldi. Gün geçtikçe prestiji ve sayısı artıyor.
- Michelin Yıldızı
Lastik satma fikrinden, Yıldız Mutfaklara Michelin Yıldızı’nın Tarihi ve Hikâyesi Michelin Yıldızı, bugün dünyanın en prestijli gastronomi ödülü olarak kabul edilir ama aslında tamamen tesadüfi ve ticari bir pazarlama fikrinden doğmuştur. Michelin, mişlen yıldızı Başlangıç 1889 – Lastik şirketi ve rehber kitap (1900) 1889’da André Michelin ve Édouard Michelin kardeşler Fransa’da Michelin lastik şirketini kurdu. 1900 yılında, otomobil sayısı çok azken sürücülere yardımcı olmak için ücretsiz bir rehber kitap bastırdılar: Michelin Rehberi (Guide Michelin). Kitapta benzin istasyonları, tamirciler, oteller ve basit yemek yenecek yerler listeleniyordu. Amaç: İnsanlar daha çok araba kullansın → daha çok lastik aşinsin → daha çok lastik satılsın! 1920’ler Yemek bölümü ciddiye alınıyor 1920’de rehber ücretli hale getirildi (o zamana kadar bedavaydı). 1926’da tek yıldız sistemi başladı: “İyi yemek sunan lokantalar” için tek yıldız verilmeye başlandı. Yıldızlar tamamen anonim müfettişler tarafından veriliyordu (bu gelenek hâlâ devam eder). 1931 Üç yıldız sistemi bugünkü halini aldı 1931’de bugünkü 0-1-2-3 yıldız sistemi resmen tanımlandı. ⭐ 1 Yıldız: “Çok iyi bir mutfak, yol üstünde durup yemek yemeye değer” ⭐⭐ 2 Yıldız: “Mükemmel mutfak, yolunuzu değiştirmeye değer” ⭐⭐⭐ 3 Yıldız: “Olağanüstü mutfak, özel bir yolculuğa değer” 1936’da yıldızların değerlendirme kriterleri ilk kez yayınlandı (hâlâ büyük oranda aynıdır). Michelin Yıldızı Nasıl Verilir? (Güncel Sistem) Michelin yıldızları sadece mutfağa verilir. Restoranın dekoru, servisi, şarap listesi yıldız kararını etkilemez (bunlar ayrı bir değerlendirme olan “çatal-kaşık” sistemiyle ölçülür). 2025 itibarıyla 5 ana kriter vardır (resmi olarak açıklanmıştır): Malzemenin kalitesi Lezzetin yoğunluğu ve uyumu Şefin kişiliği ve tekniği (yemeğe yansıyan imzası) Fiyat-kalite dengesi Yıl boyunca tutarlılık (müfettişler birkaç kez farklı zamanlarda gider) Yıldız şefe değil, restorana verilir. Şef ayrılırsa yıldız genellikle düşer ya da tamamen çekilir. Müfettişler tamamen anonimdir, eski şef veya gastronomi uzmanıdır, faturayı kendileri öder. Bir restorana yılda ortalama 8-10 kez gidilebilir. İlginç Bilgiler ve Efsaneler İlk 3 yıldız 1933’te verildi (Fransa’da Fernand Point’un La Pyramide restoranı). Bernard Loiseau 2003’te 3 yıldızının düşeceği söylentisi üzerine intihar etti (Michelin bunu hiçbir zaman doğrulamadı). Japonya’da 2007’de Michelin çıktığında Tokyo bir anda “dünyanın en çok yıldızlı şehri” oldu ve Paris’i geçti. Sébastien Bras 2017’de 3 yıldızını geri iade etti (“Bu baskıyı istemiyorum” dedi). Michelin kabul etti ve listeden çıkardı. 2021’de ilk kez “Yeşil Yıldız” (sürdürülebilir gastronomi) verilmeye başlandı. Kısaca; Michelin Yıldızı, lastik satmak için başlayan bir pazarlama fikriyken, 125 yılda dünyanın en saygın ve korkulan gastronomi ödülü haline geldi. Bugün bir restoranın 3 yıldız alması, yıllık cirosunu 3-4 katına çıkarabiliyor ama aynı zamanda müthiş bir baskı yaratıyor.
- Bulyon nedir?
Bulyon (gıda olarak), mutfakta kullanılan yoğun aromalı bir et, tavuk, balık veya sebze suyudur. Genellikle çorba, sos, pilav, makarna, sebze yemekleri gibi birçok yemeğe lezzet ve derinlik katmak için kullanılır. Bulyon ne işe yarar? Yemeklere hızlı ve güçlü bir tat verir (tuzlu, etli, sebzeli aroma). Uzun uzun kemik/sebze kaynatmaya vakti olmayanlar için pratik bir çözümdür. Az miktarda kullanıldığında yemeğin lezzetini çok yükseltir. Bulyon çeşitleri (ticari olarak satılanlar) Küp bulyon (en yaygın olanı): Küçük küpler halinde preslenmiş toz bulyon. Toz bulyon (kavanozda veya poşette) Sıvı bulyon (konsantre sıvı halde, şişede) Tablet bulyon Evde doğal bulyon nasıl yapılır? (Kemik suyu / sebze suyu tarzı gerçek bulyon) Malzemeler (örnek: tavuk bulyonu) 1–2 kg tavuk karkas, kanat, boyun, sırt (kemikli parçalar) 3–4 litre su 1 büyük soğan (dörde bölünmüş) 2 havuç (iri doğranmış) 2–3 sap kereviz veya kereviz yaprağı 5–6 diş sarımsak (ezilmiş) 1 yemek kaşığı karabiber tanesi Defne yaprağı, kekik, maydanoz sapı (isteğe bağlı) Biraz tuz (az, sonra ayarlanır) Yapılışı Tavuk kemiklerini geniş bir tencereye alın, soğuk suyla üzerini 5–6 parmak geçecek kadar doldurun. Kaynamaya başlayınca üstte biriken köpükleri kaşıkla alın (temizlemek için). Sebzeleri ve baharatları ekleyin. Kısık ateşte kapağı hafif aralık 6–12 saat (mümkünse 24 saat) yavaş yavaş kaynatın. Ne kadar uzun kaynarsa o kadar yoğun olur. Süzün, soğutun. Üstteki yağı alabilirsiniz (veya bırakabilirsiniz). Buzdolabında 4–5 gün, derin dondurucuda 6 ay saklanır. Kullanımı Buz kalıplarında dondurup, ihtiyaç oldukça 1–2 küp yemeklere atabilirsiniz. Fabrika yapımı bulyonların içeriği (genelde) Et/tavuk/sebze ekstraktı, tuz (çok fazla!), monosodyum glutamat (lezzet artırıcı), palm yağı, nişasta, renklendirici, aroma verici… Bu yüzden aşırı tüketimi önerilmez. Kısaca; Gerçek bulyon = uzun uzun kaynatılmış kemik/sebze suyu, Market bulyonu = o suyun yoğunlaştırılmış + tuz ve aroma eklenmiş hali (pratik ama daha az sağlıklı).
- Kanlı Ay
"Kanlı Ay" Türkçe'de tam Ay tutulması sırasında Ay'ın kızıl/kırmızımsı renge bürünmüş hâline verilen popüler isimdir. Bu renk, Dünya atmosferinden geçen güneş ışınlarının mavi dalga boylarının dağılıp kırmızı dalga boylarının Ay'a ulaşmasıyla oluşur (güneş batarken veya doğarken gökyüzünün kırmızı olmasının aynı sebebi). Halk arasında bazen korkutucu veya uğursuz bir işaret gibi algılansa da tamamen doğal ve bilimsel bir olaydır. İngilizce'de buna "Bloody Moon" (Kanlı Ay) denir ve özellikle tam Ay tutulmalarında sıkça kullanılır. Türkiye'de de medya ve halk arasında "Kanlı Ay" tabiri çok yaygındır. Örneğin 27 Temmuz 2018'deki yüzyılın en uzun tam Ay tutulması Türkiye'den izlenmiş ve "Kanlı Ay" olarak manşetlere çıkmıştı. Kısaca; kanlı ay; kırmızı renkte görünen tam ay tutulması.
- Süreyya ışığı
"Süreyya ışığı" Türkçede genellikle mecazi ve şiirsel bir ifadeyir. Süreyya: Arapça kökenli bir kelime olup, gökyüzündeki ünlü Ülker (Pleiades) yıldız kümesine verilen isimdir. Türkçede "Süreyya" denince akla çok parlak, birbirine yakın ve çok sayıda yıldızdan oluşan bu küme gelir. "Süreyya ışığı" şu anlamlarda kullanılır: Çok parlak, göz kamaştırıcı ışık anlamında mecaz olarak kullanılır. "Gözleri Süreyya ışığı gibi parlıyordu." (yani çok parlak, etkileyici, büyüleyici bir parlaklık) Edebiyat ve şiirde çok sık rastlanır; güzellik, parlaklık, erişilmezlik veya çok uzak/sevgilinin gözlerinin güzelliği gibi anlamlar için kullanılır. Klasik örneklerden biri Yahya Kemal’in meşhur beyti: “Ömrün şu biten neş’esiyle hâtırası kalır / Bir Süreyya ışığıdır, bir de âh u zâr kalır.” Bazen de çok zayıf, çok uzak ve güç bela seçilen bir ışık anlamında da kullanılır (çünkü Ülker kümesi çıplak gözle zor seçilir, özellikle şehir ışıkları altında). Bu kullanım daha nadirdir. Süreyya ışığı = Ülker yıldız kümesinin ışığı → mecazda çok parlak ve güzel ışık ya da çok uzak ve zayıf seçilen ışık anlamına gelir. Günlük hayatta en çok “göz kamaştırıcı parlaklık” anlamında duyulabilir.
- Ali'nin Resmi
Hz. Ali'nin (r.a.) gerçek bir portresi tarihsel olarak mevcut değildir, çünkü İslam geleneğinde peygamberler ve sahabelerin tasviri genellikle yasaklanmış veya sembolik kalmıştır. Sosyal medyada ve bazı kültürel ortamlarda dolaşan, uzun sakallı, yeşil sarıklı ve Zülfikar kılıcıyla betimlenen popüler resim, Hz. Ali'yi temsil ettiği iddia edilse de aslında İran Kaçar Hanedanı dönemine (1794-1925) ait bir Şii prensinin (muhtemelen Nasırüddin Şah'a atfedilen bir figürün) temsili portresidir. Bu resim, 19. yüzyılda İran'da Şii tasavvufi sanatında Hz. Ali tasviri olarak uyarlanmış ve zamanla sembolik bir ikon haline gelmiştir. Bu iddia, bir ressamın kendi otoportresini çizip "Hz. Ali" diye yaydığı şeklinde bir şehir efsanesine dönüşmüştür, ancak doğruluk payı araştırmalarına göre asılsızdır; resim minyatür sanatından evrilmiş geleneksel bir tasavvür ürünüdür. Tarihsel kaynaklarda Hz. Ali'nin fiziksel betimlemeleri (esmer tenli, kısa boylu, geniş omuzlu vb.) bu resimle uyuşmaz ve tasvirler genellikle 13.-16. yüzyıl İlhanlı-Osmanlı-İran minyatürlerinden esinlenilmiştir. Bu tür resimler, Alevi-Şii kültüründe sembolik anlam taşır, ancak putperestlik endişesiyle eleştirilir.
- Bir saat niye 60 dakika?
Bir saatin neden 60 dakika olduğu, çok eski bir hikâyeye dayanır: Mezopotamya'daki Sümerler ve Babilliler'e kadar uzanır (yaklaşık MÖ 2000-3000 yılları). Ana sebep 60 tabanlı (altmışlık) sayı sistemi Babilliler, günlük hayatta 10 tabanlı (onluk) sistem kullanmalarına rağmen, zaman ve açı ölçümlerinde 60 tabanlı sistemi tercih ettiler. Bunun birkaç pratik sebebi vardı: 60 çok iyi bölünebilen bir sayı 60 → 1, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20, 30, 60 ile tam bölünür. Yani neredeyse her kesir temiz çıkar. Mesela: 1/3 saat = tam 20 dakika 1/4 saat = tam 15 dakika 1/6 saat = tam 10 dakika 10 tabanlı sistemde böyle temiz bölünmeler olmaz (örneğin 1/3 saat = 33.333... dakika olurdu, çok pratik değil). Parmakla sayma tekniği Babilliler sol elin başparmağını kullanarak diğer dört parmağın 12 boğumunu sayıyorlardı (her parmakta 3 boğum × 4 parmak = 12). Sağ elleriyle de 5’er 5’er sayarak 12 × 5 = 60’a ulaşıyorlardı. Bu sistem hem hızlı hem pratikti. Gökyüzü gözlemiyle uyumlu Bir yıl yaklaşık 360 gün kabul ediliyordu (12 ay × 30 gün). Daire 360 derece oldu (60 × 6). Saat de aynı mantıkla günün 24 saati → her saat 60 dakika → her dakika 60 saniye şeklinde 60 tabanlı olarak bölündü. Neden 100 dakika yapmadılar? Fransız İhtilali sırasında (1793-1795) gerçekten denediler! "Decimal zaman" diye 10 saatlik gün, 100 dakikalık saat, 100 saniyelik dakika sistemi getirdiler. Ama halk hiç alışamadı, çok karmaşık buldu ve birkaç yıl içinde vazgeçildi. 60’lık sistem o kadar köklü ve pratikti ki, hâlâ kullanıyoruz. Özetle Saat 60 dakika, çünkü: Babilliler 3500-4000 yıl önce 60 tabanlı sistemi buldu, Bu sistem bölme açısından çok avantajlıydı, Zaman, açı ve takvim ölçümlerinde tutarlılık sağladı, Ve bir kere yerleşince, bütün dünya binlerce yıldır değiştiremedi. Yani 60 dakika tamamen tarihsel ve matematiksel bir miras – biraz da "iyi ki böyle kalmış" dediğimiz bir şey! 😄
- Zamanın ateistleri
Dehriler (دهريون) felsefi ve inanç anlamında “maddeci, ateist, ahirete inanmayan” kimselere verilen isimdir. Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan şöyle geçer: Câsiye Suresi 24. ayet: “Dediler ki: ‘Hayat ancak bizim dünya hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr (zaman) helâk eder.’ Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanla konuşuyorlar.” Bu ayette “dehr” (zaman) kavramını kullanarak “ne yaratıcı var, ne ahiret var, her şey tesadüf ve zamanın eseridir” diyen materyalist/ateist görüşlü Araplar kastedilir. Bunlara “dehriyyûn” denirdi. Mekke’de Dehrîler Kimlerdi? Genellikle Kureyş’in zengin, şüpheci, felsefî düşünen bazı ileri gelenleri veya Bedevî kabilelerden gelen materyalist görüşlü kimselerdi. İsimleri kesin olarak bilinmez ama Ebû Cehil, Velîd b. Muğîre, Âs b. Vâil gibi bazı müşrik liderlerin bu düşünceye yakın olduğu rivayet edilir. Ahireti, hesap gününü, peygamberliği inkâr eder; “Öldükten sonra toprak oluruz, biter” derlerdi. Kısaca; Mekke’de İslam’ı ilk kabul edenler dehlîl (ezilen köleler ve yoksullar) idi. İslam’ı en sert reddedenlerden bazıları ise dehrî düşüncede olan zengin müşriklerdi.
- Kumkuma mı kımkıma mı?
"Kumkuma" Türkçe'de birkaç farklı anlamda kullanılabilir, bağlama göre değişir: En yaygın anlamı Kumkuma, genellikle kadınların alnına veya saç diplerine sürdükleri kırmızı toz boya anlamına gelir. Bu, özellikle Hint kültüründe (bindi olarak da bilinir) evli kadınların kullandığı geleneksel bir işaret ve kozmetiktir. Türkiye'de de eski nesiller arasında "kumkuma" denilerek bu kırmızı toz anlatılır. Argo/kaba kullanım Bazı bölgelerde (özellikle eski İstanbul argosunda veya Anadolu'da) kadın cinsel organı için kullanılan kaba ve müstehcen bir tabirdir. Bu kullanım günümüzde çok azalmış olsa da hâlâ bilinir ve kaba sayılır. Nadiren: Çok eski metinlerde veya lehçelerde "kına" anlamında da geçmiş olabilir ama bu çok yaygın değildir. Özetle Günlük hayatta biri "kumkuma" derse büyük ihtimalle alına sürülen kırmızı boyayı kastediyordur. Ama bağlama göre dikkat etmek lazım, çünkü ikinci anlamı oldukça argo ve ayıp kabul edilir. 😊 Kımkıma ise; Meraklı anlamında kullanıldığını duyduysanız; “Meraklısı” anlamında “kumkuma” değil, “kumkumu” ya da “kımkımı” denir (bazen “kumkuma” diye de yazılır ama asıl telaffuz “kımkımı”dır). İstanbul’un eski mahalle ve esnaf argosunda çok sık kullanılır: “Bu işin kımkımısı çok azdır” → Bu işin meraklısı, seveni, anlayan adamı çok azdır. “Kımkımı değilim ama bir bakayım dedim” → Meraklısı değilim ama bir göz atayım dedim. Yani “kumkuma” değil, “kımkımı” diye yazıp söylenirse tam oturur. 😄 “Meraklısı”nın biraz daha kaba, biraz daha esnaf ağzı versiyonudur.
- İpekyolu Hastalığı
Behçet Hastalığı Nedir? Doktor Hulusi Behçet Behçet hastalığı (Behçet's disease), kronik, tekrarlayıcı ve multisistemik bir otoinflamatuar hastalıktır. Vaskülit (damar iltihabı) grubuna girer ve küçük-orta boy damarları tutarak vücudun birçok bölgesinde iltihaplanmaya yol açar. İlk kez 1937 yılında Türk dermatolog Prof. Dr. Hulusi Behçet tarafından tanımlandığı için “Behçet hastalığı” adını almıştır. Türkiye, bu hastalığın en sık görüldüğü ülkedir (100.000 kişide 100-420 vaka). En Sık Görülen Belirtiler Behcet Hastalığı-Ağızda Aft Ağız yaraları (aft) - Neredeyse tüm hastalarda (%95-100) görülür - Tekrarlayıcı, ağrılı aftöz ülserler - Genellikle hastalığın ilk belirtisidir Genital ülserler - %70-90 oranında görülür - Skrotum (erkeklerde) ve vulva (kadınlarda) en sık yerleşim yeridir - Derin, ağrılı ve iz bırakabilir Göz tutulumu (üveit) - %50-70 oranında görülür - En ciddi komplikasyonlardan biridir - Panüveit, hipopiyonlu ön üveit, retina vasküliti - Tedavi edilmezse körlüğe yol açabilir Deri bulguları - Eritema nodozum - Papülopüstüler lezyonlar (akne benzeri) - Patereji fenomeni (steril iğne batırıldıktan 24-48 saat içinde püstül oluşması) → tanıda çok değerlidir Behçet Hastalığı Damarsal tutulum - Derin ven trombozu, yüzeyel tromboflebit - Arteriyel anevrizma ve tıkanıklıklar (özellikle pulmoner arter anevrizması ölümcül olabilir) Eklem tutulumu - Artrit/aratralji (%30-50) Nörolojik tutulum (Nöro-Behçet) - %5-10 hastada görülür - Menenjit, beyin sapı tutulumu, venöz sinüs trombozu, parankim tutulumu - En sık baş ağrısı, piramidal bulgular, davranış bozuklukları Gastrointestinal tutulum - Özellikle Japonya’da sık - İleokolik bölgede derin ülserler (Crohn hastalığına benzer) Kimlerde Daha Sık Görülür? - En sık 20-40 yaş arası - Türkiye, Japonya, Orta Doğu, Akdeniz ülkelerinde çok yüksek (İpek Yolu hastalığı olarak da bilinir) - Türkiye’de en sık görülen vaskülit - Erkeklerde daha ağır seyreder (özellikle göz ve damar tutulumu) - HLA-B51 pozitifliği güçlü genetik risk faktörüdür (Türkiye’de hastalarda %60-80 pozitif) Prognoz - Türkiye’de erkeklerde, genç yaşta başlayanlarda, HLA-B51 pozitiflerde daha ağır seyreder - En önemli körlük ve ölüm nedenleri: ağır göz tutulumu ve pulmoner arter anevrizması yırtılması - Erken ve agresif tedaviyle görme kaybı oranı son 20 yılda dramatik olarak azaldı Kısaca: Behçet hastalığı Türkiye’nin “milli hastalığı” sayılabilir. Erken tanı ve doğru tedaviyle çoğu hasta normal yaşamını sürdürebilir, ancak göz, damar ve sinir sistemi tutulumu olanlar çok yakın takip gerektirir. Şüpheniz varsa mutlaka romatoloji veya dermatoloji uzmanına başvurun.
- Fil hafızası
“Fil hafızası” Türkçe’de iki farklı anlamda kullanılır. En yaygın ve mecazi anlamı (genelde olumlu söylenir); çok güçlü, unutmayan, hiç unutmayan hafıza demektir. “Bu adamın fil hafızası var, 20 yıl önceki olayı bile en ince detayına kadar hatırlıyor.” “Fil hafızan mı var senin? Hiçbir şeyi unutmuyorsun!” (Fillerin gerçekten çok uzun süreli ve detaylı hafızası olduğu bilimsel olarak da kabul edilir, bu yüzden bu deyim buradan gelir.) Argo ve alaycı kullanım (daha az yaygın) Bazen tam tersi anlamda, unutkanlık için alaycı şekilde kullanılır. “Fil hafızası gibi, daha dün söylediğimi unuttu!” Bu kullanım ironiktir; “fil gibi unutkan” anlamında söylenir ama aslında fil unutkan değildir, tam tersine çok iyi hatırlar. İnsanlar bunu şaka yollu tersine çevirip kullanır.
- Cüzzam!
Hayattan tecrit edilenlerin öyküsü! Cüzzam Hastalığı Nedir? Cüzzam (Leprosy veya Hansen hastalığı), "Mycobacterium leprae" adlı yavaş çoğalan bir bakterinin neden olduğu kronik enfeksiyon hastalığıdır. Eski çağlardan beri bilinen en eski hastalıklardan biridir ve özellikle deri, periferik sinirler, üst solunum yolu mukozası ve gözleri tutar. Temel özellikleri Bulaşıcılığı çok düşüktür. Uzun süreli ve yakın temas (genellikle yıllarca aynı evde yaşamak) gerektirir. Havadan, tokalaşmakla, kısa temasla bulaşmaz. Günümüzde çok etkili ilaçlarla (multidrug therapy - MDT) %100 tedavi edilebilir. Tedavi 6–12 ay sürer ve ücretsizdir (WHO tarafından tüm dünyaya ücretsiz ilaç sağlanır). Cüzzam hastalığı Tedavi edilmezse sinir hasarı yaparak uyuşukluk, kas güçsüzlüğü, deformasyon ve uzuv kayıplarına yol açabilir. Günümüzde dünya genelinde yılda yaklaşık 200.000 yeni vaka bildiriliyor, çoğu Hindistan, Brezilya ve Endonezya’dadır. Türkiye’de Cüzzamla Mücadele Tarihi ve Öncü İsimler Türkiye’de cüzzam, Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar önemli bir halk sağlığı sorunuydu. Özellikle İstanbul, İzmir, Trabzon ve Doğu Anadolu’da cüzzamlı hastalar için “ cüzzamhane ” adı verilen tecrit kolonileri vardı (en bilineni İstanbul’da Sivralan/Yedikule Cüzzamhanesi). Türkiye’de cüzzamla ilk ve ciddi mücadele eden öncü isimler: Dr. Besim Ömer Paşa (1862–1940) Doktor Besim Ömer Paşa Osmanlı’nın son dönemindeki en önemli halk sağlığı uzmanlarından biri. 1910’lu yıllarda cüzzamın bulaşıcılığı ve tecrit gerekliliği konusunda çalışmalar yaptı. Cüzzamla mücadelede modern tıp anlayışını Türkiye’ye getiren ilk isimlerden biri kabul edilir. Dr. Hulusi Behçet (1889–1948) Doktor Hulusi Behçet Dünyaca ünlü Behçet hastalığını tanımlayan hekim. 1920–1930’lu yıllarda İstanbul’da cüzzam konusunda çok aktif çalıştı, cüzzamlı hastaların muayene ve tedavisini yaptı. Cüzzamın dermatolojik yönleriyle ilgilendi ve eğitim verdi. Dr. Refik Saydam (1881–1942) (Cumhuriyet dönemi) Doktor Refik Saydam İlk Sağlık Bakanı (1925–1937 arası uzun süre). 1920’li–1930’lu yıllarda cüzzamla topyekûn mücadele için devlet politikası oluşturdu. Cüzzamlıların tecrit edildiği kolonilerin düzenlenmesi, kayıt altına alınması ve tedavi edilmesi için talimatlar verdi. Dr. Cemil Topuzlu (Sultan II. Abdülhamid ve Cumhuriyet dönemi cerrahı) Doktor Cemil Topuzlu İstanbul’daki cüzzamhanenin modernleştirilmesinde rol oynadı. Gerçek dönüm noktası: 1950’ler ve sonrası Prof. Dr. Türkan Saylan (1935–2009) Türkan Saylan Türkiye’de cüzzamla mücadelenin sembol ismidir. 1960’lı yıllardan 2009’daki vefatına kadar İstanbul Lepra Hastanesi’nin (bugünkü Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bünyesindeki Lepra Ünitesi) başhekimiydi. Cüzzamın Türkiye’de kontrol altına alınmasında en büyük pay sahibidir. 1986’da Cüzzamla Savaş Derneği’ni kurdu (bugün Uluslararası Lepra Birliği’nin Türkiye temsilcisi). Köy köy, il il dolaşarak hastaları buldu, tedavi etti, toplumsal damgalanmayla mücadele etti. WHO ve Uluslararası Lepra Birliği tarafından çok sayıda ödül aldı (örneğin Gandhi Lepra Ödülü). Türkiye’de 1994 yılında “cüzzam elimine edildi” (yani binde 1’in altına indi) ilan edildiğinde bu başarı büyük ölçüde onun eseridir. Prof. Dr. Ömer Küçük (1930’lu yıllar–2000’ler) Türkan Saylan’ın en yakın çalışma arkadaşı, Lepra Hastanesi’nde uzun yıllar başhekim yardımcılığı yaptı, cüzzamla mücadelede çok önemli katkıları oldu. Güncel durum (2025 itibarıyla) Türkiye’de aktif cüzzam vakası neredeyse yok denecek kadar azdır (yılda 5–10 yeni vaka, çoğu yurt dışından gelen göçmenlerdir). Bakırköy Lepra Hastanesi hâlâ ayakta olup, cüzzam polikliniği ve dermato-veneroloji kliniği olarak hizmet vermektedir. Cüzzamla Savaş Derneği hâlâ aktiftir ve özellikle göçmen nüfusta erken tanı için çalışmaktadır. Kısaca özetlersek: Osmanlı’da Besim Ömer Paşa ve Hulusi Behçet öncülük etmişse de, Cumhuriyet döneminde cüzzamın Türkiye’de kontrol altına alınmasında en büyük isim tartışmasız Prof. Dr. Turhan Saylan’dır. Onun 50 yıllık mücadelesi sayesinde Türkiye bugün cüzzamı yeryüzünden silen ülkeler arasında yer almaktadır.
- Ponzi dolandırıcılığı
Ponzi Şeması Nedir? Ponzi şeması, bir tür saadet zinciri (pyramid scheme) dolandırıcılık yöntemidir. Yeni yatırımcıların parasıyla eski yatırımcılara “kâr” ödenerek sistemin ayakta tutulduğu, gerçek bir ticari faaliyet veya yatırımdan kaynaklanan kârın olmadığı bir sahtekârlıktır. Charles Ponzi Kısaca çalışma prensibi şöyledir: - Dolandırıcı, çok yüksek getiri vaat eder (örneğin “ayda %20-50 kâr” gibi gerçek dışı oranlar). - İlk yatırımcılara gerçekten ödeme yapılır ama bu para yeni girenlerin yatırdığı paradan karşılanır. - Sistem, sürekli yeni yatırımcı buldukça devam eder. - Yeni yatırımcı akışı durduğunda veya çok kişi aynı anda parasını çekmek istediğinde sistem çöker ve çoğu kişi parasını kaybeder. Ponzi Şemasını İcat Eden Kimdir? Ponzi şeması adını Charles Ponzi’den alır. Asıl adı Carlo Pietro Giovanni Guglielmo Tebaldo Ponzi olan İtalyan asıllı dolandırıcı, 1882’de İtalya’da doğmuş, 1903’te ABD’ye göç etmiştir. 1920 yılında Boston’da ünlü dolandırıcılığını gerçekleştirmiştir. Şöyle yapmıştır: - Uluslararası posta kuponları (International Reply Coupon - IRC) üzerinden arbitraj yapıyormuş gibi görünerek %400 kâr vaat etmiştir (45 günde parayı ikiye katlama sözü). - Aslında kupon ticaretiyle ilgili hiçbir gerçek işlem yapmamıştır. - Yeni yatırımcıların parasıyla eski yatırımcılara ödeme yapmıştır. - 1920’nin 7-8 ayı içinde yaklaşık 15-20 milyon dolar (o günkü değeriyle devasa bir rakam) para toplamış, yüz binlerce kişiyi kandırmıştır. - Sistem Ağustos 1920’de çökmüş, Ponzi hapis cezasına çarptırılmış, sonra İtalya’ya sınır dışı edilmiş ve 1949’da Brezilya’da yoksul bir halde ölmüştür. Yani Ponzi şeması aslında ondan çok önce de benzer şekillerde vardı (örneğin 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa’da benzer sahtekârlıklar görülmüştür), fakat Charles Ponzi bu yöntemi o kadar büyük ölçekte ve medyatik şekilde yaptığı için adına “Ponzi scheme” denmeye başlanmıştır. Günümüzde Ponzi Şeması Nasıl Kullanılıyor? Modern zamanlarda Ponzi şeması çok çeşitli kılıklarda karşımıza çıkar. En bilinen örnekler: Bernie Madoff (2008) Bernie Madoff Tarihin en büyük Ponzi şeması (yaklaşık 65 milyar dolar). Yatırım fonu yönetiyormuş gibi görünerek yıllarca müşterilerine sahte kâr raporları göndermiş. 2008 finans krizinde sistem çökmüş, Madoff ömür boyu hapis cezası almıştır. Kripto para Ponzi’leri Bitconnect, OneCoin, PlusToken, Forsage, Mirror Trading International gibi projeler. “Staking”, “yield farming”, “%1000 APY” gibi vaatlerle milyarlarca dolar topladılar ve çöktüler. Türkiye’de bilinen büyük örnekler Titan Saadet Zinciri Titan Saadet Zinciri (1990’lar sonu): Yasemin-Yusuf Borovalı çifti, “yardımlaşma” adı altında yüz binlerce kişiden para topladı, 2000’lerin başında çöktü. Çiftlik Bank (2016-2018) Mehmet Aydın, “Çiftlik Bank” oyunuyla insanları “hayvan alıp kâr elde edeceklerine” inandırdı. 500.000’den fazla kişiden 1,1 milyar TL civarı para topladı, sonra yurtdışına kaçtı (2021’de Brezilya’da yakalandı). Mehmet Aydın Son yıllarda çok sayıda “FOREX”, “kripto arbitraj”, “yüksek kârlı fon” adı altında küçük-büyük Ponzi’ler ortaya çıktı. Ponzi ile Klasik Piramit Arasındaki İnce Fark Piramit (pyramid scheme) Katılımcılar yeni kişi getirerek para kazanır, açıkça “üye getir = para kazan” sistemi vardır (genellikle yasaklanır). Ponzi Genellikle “yatırım” kılıfı vardır, üye getirme zorunlu değildir; dolandırıcı tek merkezden parayı toplar ve dağıtır. Ama sonuç aynıdır: Çöküş. Kısaca özetlersek: Ponzi şeması, “çok yüksek ve garantili getiri” vaat eden her türlü sistemde şüphe uyandırmalıdır. Gerçek yatırımlarda böyle garantili yüksek kâr olmaz; risk her zaman vardır. “Paranı koy, yatarken kazan” diyen her proje büyük olasılıkla Ponzi’dir.
- Fizyonomide Burun
Fizyonomide Burun; zenginlik, sağlık, zeka, sosyal statü, güvenilirlik, liderlik ve para harcama eğilimleri konusunda kişi hakkında fikir verir. Burun akciğer ile ilişkilidir. Burun ucu kadınlarda evlilik ile bağlantılıdır. Geniş, kemerli bir burun Burunlar; Düz veya kemerli, Enli veya ensiz, Kalın ve kırmızı renkli, Kalın, kısa, etli ve balon şeklinde olması, Geniş veya dar burun delikleri, İri etli burun ucu, İnce ve sivri burun ucu, Yuvarlak ve şiş burun ucu, Yukarı kıvrık burun ucu, Aşağı kıvrık burun ucu, Güçlü burun kökü, Göçük veya zayıf burun kökü, Uzun veya kısa burun, Geniş veya dar burun delikleri, Kemerli olup olmaması, Küçük ve dar burun kemeri, Burun altı filtrum şekli (üçgen, konveks, paralel, silik fitrum) (Geniş, Dar ve kısa, üstü dar altı geniş, üstü geniş altı dar, eğri veya çarpık) (Filtrum üzerinde ben ve tüy varlığı) gibi özellikleri açısından incelenir. Elbette bulgular kaş, göz, kafa şekli, kulak, çene, şakaklar, yanaklar ve ellerdeki bulgularla desteklenmelidir. Tek başına geçerli bir çukarımda bulunulması uygun değildir. Sizde burun yapınızın, kişiliğiniz üzerindeki etkisini merak ediyorsanız, yoruma yazarak iletişime geçebilirsiniz.
- Yılan avcısı
Yılan kartalı (Circaetus gallicus), Türkiye'de ve Türkçe konuşulan bölgelerde en çok bilinen ve "Yılan kartalı" olarak adlandırılan türdür. Bazen "Yılanlı kartal" ya da halk arasında "Yılan avcısı" da denir. Yılan Kartalı Temel Özellikleri Bilimsel adı: Circaetus gallicus (Kısa parmaklı yılan kartalı) Familya: Accipitridae (Atmaca ve kartallar familyası) Boyu: 62–70 cm Kanat açıklığı: 170–190 cm Ağırlığı: 1,5–2,7 kg (dişiler erkeklerden daha iri) Yaşam süresi: Doğada 15–20 yıl civarı Görünüm Özellikleri Alt kısımları genellikle açık renk (beyazımsı-bej), üst kısımları gri-kahverengi. Baş büyük ve yuvarlak, baykuşa benzer (bu yüzden bazen “baykuş başlı kartal” da denir). Gözleri sarı-turuncu ve çok iri. Kanat altı deseninde karakteristik koyu bantlar ve parmak uçlarında koyu lekeler vardır. Uçarken kanatlarını düz tutar, V şeklinde değil (bu özellik çaylaklardan ayırmada çok işe yarar). Yılan Kartalı Beslenme Neredeyse tamamen yılan ve diğer sürüngenlerle beslenir (%90–95). Özellikle kertenkele, engerek, kör yılan, diğer yılan türleri. Nadiren kurbağa, kemirgen veya büyük böcek yer. Avını havada süzülürken tespit eder, sonra hızla dalarak yakalar. Zehirli yılanları (engerek gibi) bile rahatça avlar çünkü kalın tırnakları ve pullu bacakları sayesinde ısırığa karşı oldukça dayanıklıdır. Türkiye’deki Durumu Türkiye yılan kartalının dünya popülasyonunun önemli bir kısmına ev sahipliği yapar. Yaz göçmeni olarak gelir (Mart-Nisan’da gelir, Eylül-Ekim’de Afrika’ya döner). En sık görüldüğü bölgeler: Trakya İç Anadolu (Konya, Karaman, Niğde civarı) Güneydoğu Anadolu Toroslar Hatayla, Muğla, Antalya gibi Akdeniz bölgesi Kuru, açık ormanlık alanlar, makilikler, bozkırları sever. Koruma Durumu IUCN: LC (Asgari endişe) olsa da Avrupa’da popülasyonu azalmaktadır. Türkiye’de nesli tehlike altında değildir ama habitat kaybı, zehirli tarım ilaçları ve elektrik tellerine çarpma önemli tehditlerdir. İlginç Bilgiler Havada uzun süre hareketsizmiş gibi süzülebilir (“holy ghost” = kutsal ruh uçuşu denir Avrupa’da). Yuvasını genellikle çam veya meşe ağaçlarına yapar, tek yumurta bırakır. Yavruyu hem dişi hem erkek besler ama çoğunlukla erkek av getirir. Türkiye’de halk arasında “zehirli yılanları temizlediği” için çok sevilen ve korunan bir türdür. Türkiye’nin en karizmatik yırtıcı kuşlarından biri, gerçek bir “yılan avcısı” ve yazın gökyüzünde süzülen büyük gözlü, baykuş başlı kartaldır. Görürseniz şanslısınız demektir!
- Ahmet Paşa
Ahmed Paşa (ö. 1496/97), II. Murad ve II. Mehmed (Fatih) dönemlerinin en büyük Türkçe divan şairidir. Osmanlı şiirinin “ikinci büyük üstadı” sayılır (birincisi Ahmedî’dir). Temel Bilgiler Tam adı: Şihâbeddin Ahmed b. İlyas Doğum: 1426’dan önce, muhtemelen Edirne veya Bursa Ölüm: 1496/97, Bursa Lâkapları: “Şairler sultanı” (Sultânü’ş-şuarâ) – ilk kez ona verildi “Kıssacı Ahmed Paşa” (hikâye anlatan uzun kasideleri yüzünden) “Zülkâfiyye” (iki kafiyeli gazeli çok iyi yazdığı için) Hayatı (kısaca) II. Murad’ın şehzadeliği sırasında (Edirne) saraya alındı, çok genç yaşta padişahın gözdesi oldu. II. Murad ona bizzat şiir hocalığı yaptı; Arapça, Farsça, edebiyat dersleri verdi. Fatih Sultan Mehmed tahta çıkınca (1451) da gözde şair olarak kaldı. Bir ara Bursa’ya vali tayin edildi (1465-1467), sonra vezir rütbesiyle geri döndü. Fatih’in son yıllarında saraydan uzaklaştı, Bursa’ya çekildi ve orada vefat etti. Edebi Kişiliği ve Üslubu Osmanlı Türkçesinin ilk büyük “klasik” şairidir. Fars edebiyatını (özellikle Nef‘î-i Rûmî, Selmân-ı Sâvecî, Hâfız) çok iyi taklit etti ama Türkçe’yi çok akıcı ve zarif kullandı. En güçlü yanı gazelleridir. Çok uzun ve hikâyeli kasideler yazdığı için “Kıssacı” denildi. Mahallileşme akımının (yerli ve günlük hayata dönme) ilk tohumlarını attı. En Meşhur Beyitleri “Gül yüzlülerin şôhudur dillerde nâmı Çün server-i gül-zâr-ı cemâlistir ol mâh” (Gül yüzlülerin sultanıdır, adı dillerde dolaşır / Çünkü güzellik bahçesinin serveridir o ay yüzlü) “Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı Felekler yandı âhımdan murâdım şem‘i yanmaz mı” (Bu beyit o kadar meşhur oldu ki, halk arasında atasözü gibi kullanıldı) “Kameti servi revânı hâr-ı gül-ruhsar-ı gül-gûn Leb-i la’li şeb-i yeldâ gözü ebrû kaddi mihr ü mâh” (Boyu selvi, yürüyüşü akıcı, yanakları gül, yüzü gül renkli…) En Ünlü Eseri Divan’ı (birkaç kez basıldı, günümüzde de okunur). İçinde 550 civarı gazel, 40’tan fazla kaside vardır. İlginç Notlar Fatih Sultan Mehmed, onun bir gazeline 1000 altın bahşiş vermişti. Bir ara padişahla arası bozuldu, Bursa’ya sürüldü; orada “Kerem” mahlasıyla şiirler yazdı. Ölürken “Beni Fatih’in yanına gömün” dedi, ama Bursa’da gömüldü. Kısaca; Ahmed Paşa, Osmanlı şiirinin “Fuzûlî’den önceki en büyük zirvesi”dir. Hem II. Murad’ın hem Fatih’in gözdesi olmuş, Türkçe divan şiirine klasik ölçüyü ve zarafeti getiren şairdir. Hâlâ “Beni candan usandırdı…” beytiyle herkes onu tanır.
- Sultanüş Şuara saraydan neden uzaklaştı/rıldı?
Ahmed Paşa’nın saraydan uzaklaşması (aslında bir tür sürgün sayılır) Fatih Sultan Mehmed’in son yıllarında (1470’lerin ikinci yarısı) gerçekleşti ve Osmanlı kaynaklarında birkaç farklı şekilde anlatılır. Gerçek sebep tek değil, birkaç olayın birikimiydi. En çok kabul edilen sebepler şunlardır: Fatih’in “Güneş” kasidesine kızması (en yaygın ve en doğru kabul edilen sebep) Ahmed Paşa, padişaha çok güzel bir kaside yazmıştı. Kasidenin matla (ilk) beyti şuydu: “Güneş oldur ki âlemde nihân olmasun Şems-i tâbân-ı cihan-ı dü cihândır sensin” (Güneş odur ki âlemde gizli kalmasın / Sen iki cihanın parlayan güneşisin) Fatih bu beyte çok sinirlendi. Çünkü “Güneş” lakabı Hz. Ali’ye aitti ve padişahın kendini Hz. Ali’ye benzetmesini şirk ve büyüklenmek saydı. Ahmed Paşa hemen özür diledi, “Efendim, ben sadece mecaz söyledim” dedi ama Fatih bir süre soğuk durdu. Bu olaydan sonra şairin saraydaki konumu sarsıldı. Diğer şairlerin kıskançlığı ve dedikodu Ahmed Paşa o kadar gözdeydi ki, saraydaki diğer şairler (özellikle yeni yetişenler) onu çekemiyordu. Dedikodu yaydılar: “Paşa yaşlandı, artık eski şiirlerini yazamıyor” “Padişaha yaltaklanıyor, başka bir şey yaptığı yok” Fatih de zaten son yıllarında çok sert ve kuşkucu bir hükümdardı; bu dedikodulara kulak astı. Padişahın yeni gözdeleri Fatih’in son döneminde genç ve yeni şairler (mesela Sekkâkî, Hâmidî) saraya girmişti. Ahmed Paşa 50’li yaşlarına gelmişti; artık “eski gözde” konumundaydı. Fatih de gençleri daha çok tutmaya başladı. Ahmed Paşa’nın kendi isteğiyle çekilmesi (kısmen doğru) Bazı kaynaklar (özellikle Latîfî ve Âşık Çelebi) şunu yazar: Ahmed Paşa padişahın soğukluğunu fark edince gönüllü olarak Bursa’ya çekildi, “Ben artık şiirimi halk için yazacağım” dedi. Bursa’da çok huzurlu bir hayat yaşadı, medrese dersleri verdi, şiir yazmaya devam etti. Sonuç Resmî görevden alınmadı, rütbesi düşürülmedi; ama 1476-77 civarında saraydan uzaklaştırıldı ve Bursa’ya gönderildi. Orada 20 yıl kadar yaşadı, 1496/97’de vefat etti. Ölümünden sonra Fatih’in oğlu II. Bayezid onu tekrar Bursa’dan İstanbul’a davet etmek istemiş, ama Ahmed Paşa çoktan vefat etmişti. Kısaca: Hem “Güneş kasidesi” yüzünden padişahın darılması, hem kıskançlık, hem de yaş faktörü birleşince Ahmed Paşa saraydan uzaklaştı. Ama bu uzaklaşma onun edebî şöhretini hiç eksiltmedi; aksine Bursa’da daha özgür şiirler yazdı ve “Sultânü’ş-şuarâ” unvanını ölümünden sonra da korudu.
- İşret meclisi
Osmanlı sarayında işret meclisi; özellikle klasik dönemde (15.-17. yüzyıl) padişahların özel eğlence ve sohbet toplantılarına verilen isimdi. Bu meclisler, sarayın en mahrem alanlarında (genellikle Enderun’da, Hümayun Kasrı, Hasbahçe köşkleri veya Boğaziçi’ndeki yalılarda) düzenlenir ve çok katı bir protokolle yönetilirdi. Kimler Katılırdı? Padişah (bazen veliaht şehzade de bulunurdu) İçki döküp ikram eden sakiler (genellikle güzel yüzlü, genç ve yetenekli iç oğlanları) Musiki icra eden sazendeler ve hanendeler (çoğu gayrimüslim ustalar: Yahudi, Ermeni, Rum müzisyenler) Şiir okuyan, hikâye anlatan, latife yapan nedimler (en meşhurları: Gazanfer Ağa, Canfeda Hatun’un nedimleri, IV. Murad devrinde Mustafa Çelebi gibi) Bazen de ricâl-i devletten çok güvendiği kişiler (sadrazam, şeyhülislam nadiren alınırdı) İçilen İçkiler En makbulü kırmızı Boğazkere veya Kıbrıs şarabıydı. “Kıbrıs şerbeti” denilen tatlı şaraplar, miskli şarap, gül şerbetiyle karıştırılmış şarap çok revaçtaydı. Rakı 17. yüzyıl sonlarından itibaren yavaş yavaş girmeye başladı (IV. Mehmed ve II. Mustafa devrinde). Şaraplar altın veya billur kadehlerle, bazen de mücevherli taslarla içilirdi. En Meşhur İşret Meclisleri ve Padişahlar Yavuz Sultan Selim: Çok sert içerdi, meclislerinde dini musiki de çalınırdı ama içki boldu. Kanuni Sultan Süleyman: Gençliğinde çok ihtişamlı meclisler kurdurmuştu (özellikle Makbul İbrahim Paşa ile). II. Selim (Sarhoş Selim lakabı verilmiştir): Adının hakkını verecek kadar meşhurdu. Kıbrıs’ın fethinin en büyük sebebi “oranın şarabının çok iyi olduğu” rivayet edilir (abartıdır ama temeli vardır). III. Murad: En debdebeli dönem. Bir gecede 40-50 çeşit şarap ikram edildiği olurdu. Nedimi Gazanfer Ağa’nın düzenlediği meclisler efsanevidir. IV. Murad: Hem en sert içen hem de en sert yasaklayan padişah! Gençliğinde gece gündüz içerdi (bir gecede 70 okka şarap içtiği rivayet olunur), sonra tövbe edip tütün ve içkiyi yasakladı, meyhaneleri yıktırdı. I. İbrahim (Deli): Kadınlarla karma işret meclisleri düzenlettiği, amber kokulu şaraplar içtiği söylenir. Protokol ve Âdâb Padişahın kadehini sadece musâhib-i sânî veya özel saki doldururdu. Kimse padişahtan önce içmez, padişah kadehini bitirmeden kimse bitirmezdi. Sarhoş olup edeb dışı hareket eden anında idam edilirdi (IV. Murad devrinde çok örnek var). Meclislerde genellikle makam müzik çalınır, gazel, şarkı, köçekçe okunurdu. 17. Yüzyıl Sonrası Köprülü sadrazamlar devrinde ve özellikle IV. Mehmed’in son yıllarında işret meclisleri saraydan yavaş yavaş kayboldu. 18. yüzyılda Lale Devri’nde (III. Ahmed ve Nevşehirli Damad İbrahim Paşa) yeniden canlandı ama bu sefer daha çok sadrazam konağı ve Boğaziçi yalılarında yapıldı, sarayda eskisi kadar sık değildi. Kısaca, Osmanlı işret meclisi, sadece içki içme değil; musiki, şiir, latife ve estetiğin birleştiği, son derece rafine ama bir o kadar da tehlikeli bir saray ritüeliydi. Katılanlar hem en büyük zevki tadıyor hem de her an kılıçtan geçirilme riski taşıyordu.
- Cazgırlar
Cazgır (Osmanlı Türkçesi: جازكير / câzgîr), Osmanlı’da özellikle güreş, cirit, atlı oyunlar ve köçek/çengi gösterilerinde seyircileri coşturan, yarışmacıları veya sanatçıları öven, rakibi yeren, mani ve tekerleme havasında yüksek sesle konuşan anlatıcıydı. Görevleri ve özellikleri Güreş meydanında: Pehlivanları sırayla meydana çağırır, her birini abartılı övgülerle tanıtırdı: “Er meydanının aslanı, yiğitlerin yiğidi, kıranların kıranı, İstanbul’un fethinden beri namı yürüyen Koca Yusuf Pehlivan hazeretleri teşrif buyurdular!” Rakibi ise alaylı bir şekilde yererdi: “Şu karşıda duran, adı var kendi yok, cüce gibi bir şey, hadi bakalım erbabına meydan okuyor!” Köçek ve çengi oyunlarında: köçeği veya çengiyi över, seyirciden bahşiş toplar, dansı daha da ateşli hâle getirmek için mani söylerdi: “Oy naber naber, güzelim köçek naber! Bir döndün mü yer gök naber!” Cirit ve atlı oyunlarda: atlıları över, attıkları golleri (ciritleri) yüksek sesle duyururdu. Kullandığı dil ve üslup Çok hızlı, kafiyeli, tekerlemeli konuşurdu. Genellikle hece vezniyle mani söylerdi. Sesini iyice açar, bazen zurna veya davul eşliğinde bağırırdı. Hem korkutucu hem de çok komik olabilirdi; seyirciyi kahkahaya boğar veya coştururdu. En meşhur cazgırlar Koca Yusuf’un cazgırı Kel İsmail Efendi (19. yy sonu) Adalı Halil’in cazgırı Çolak Mümin Kırkpınar’da 20. yüzyıl başındaki efsane cazgır Şükrü Kıran (hâlâ “cazgır duası” onun üslubundadır) Günümüzde Bugün hâlâ Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nde cazgırlık geleneği yaşıyor. Cazgır, davul-zurna eşliğinde pehlivanları meydana çağırır ve şu meşhur duayı okur: “Güreş agaları, yiğitler, erler! Destur ile meydan aldı bu erler! Güreş bildiğimiz, töresi belli, Alan razı, veren razı, ölür ise kaza ve kader! Haydi er meydanına, haydi aslanlar!” Kısaca: Cazgır, Osmanlı-Türk eğlence ve spor kültürünün en renkli, en gür sesli, en şakacı figürüydü. Bugünkü spiker + rapçi + stand-up’çının karışımı gibi düşünebilirsiniz.
- İfrat ve tefrit
İfrat ve tefrit, tasavvuf ve klasik Türk-İslam edebiyatında çok sık kullanılan iki önemli kavramdır. Her ikisi de “aşırılık” ile ilgilidir ama yönleri farklıdır. İfrat Aşırıya gitmek, gerektiğinden fazla yapmak, haddi aşmak. Kelime kökeni: Arapça “فَرَطَ” (faraṭa) fiilinden gelir, “aşmak, ileri geçmek” demektir. Kullanımı: Bir şeyde ölçüyü kaçırıp fazlasını yapmak. Örnekler: Çok yemek → oburluk (ifrata kaçmak) Çok cimri davranmak yerine çok aşırı cömertlik yapmak (malını gereksiz yere saçıp savurmak) İbadette aşırıya kaçmak (mesela nafile oruç tutacağım diye vücudu harap etmek) Tefrit Noksan bırakmak, gerektiğinden az yapmak, geri kalmak, kusur etmek. Kelime kökeni: Aynı kökten ama “geride kalmak, eksik bırakmak” anlamında. Kullanımı: Bir konuda gerekeni yapmamak ya da çok az yapmak. Örnekler: Hiç yememek veya çok az yemek → zayıf düşmek, sağlığı bozmak Hiç infak etmemek, cimrilik yapmak İbadetleri tamamen terk etmek veya çok az yapmak En bilinen kullanım: Vasat / İ’tidal yolu İslam ahlakının temel prensiplerinden biri “sırât-ı müstakim” yani orta yoldur. Kur’an’da da (Bakara 143) ümmet-i vasat = orta ümmet) vurgulandığı üzere en makbul olan, ne ifrata ne tefrite düşmeden dengeli olmaktır. Ünlü bir sözle özetlenirse: “Hayırların en hayırlısı vasat olanıdır (orta yoldur). İfrat da tefrit de şerdir.” Günlük hayatta örnek cümleler: “Cömertlik güzel ama bu kadar masraf yapman ifrat oldu.” “Spor yapıyorum diye kendini aç bırakman tefrit olur, dikkat et.” “İbadette ifrata kaçanlar da tefrit edenler de doğru yolda değildir.” Kısaca: İfrat = fazla kaçırmak Tefrit = eksik bırakmak En doğrusu = ikisinin ortası (i’tidal) Bu iki kelime İslam düşüncesinde “hadden tecavüz” (sınırı aşmak) ve “taksir” (eksiklik) olarak da geçer.
- Sosyopat kimdir?
Sosyopat ne demektir? Sosyopat, halk arasında sık kullanılan bir kelime olsa da tıbbi/psikiyatrik açıdan doğru ve güncel terim Antisosyal Kişilik Bozukluğu (AKB) olan kişinin günlük hayattaki adıdır. Yani: Sosyopat = Antisosyal Kişilik Bozukluğu olan kişi (resmi tanı adı budur). Temel özellikleri (en yaygın görülenler): Vicdan ve pişmanlık hissetmez Yaptığı yanlışlardan dolayı içten içe rahatsız olmaz, özür dilese bile genellikle samimi değildir. Başkalarının haklarına, duygularına aldırmaz Empati kapasitesi çok düşük ya da yoktur. İnsanları rahatça kullanır, incitir. Yalan söylemek onun için çok kolay ve alışkanlıktır Sürekli yalan söyler, hikâye uydurur, yakalandığında bile utanmaz. Dürtüsel ve sorumsuz davranır Plan yapmaz, anlık yaşar. İş, ev, para, ilişki gibi sorumluluklardan kaçar. Suç işlemekten çekinmez Hırsızlık, dolandırıcılık, şiddet… Kanuna ve kurallara uymaz. Ceza alsa bile ders almaz, tekrar yapar. Çok iyi rol yapar, karizmatik ve çekici olabilir İlk tanıştığınızda son derece sempatik, zeki, esprili görünebilir. Bu yüzden kolay kandırır. İlişkilerde istismarcıdır Sevgili/eş/arkadaş fark etmez, sürekli çıkar sağlar, duygusal/fiziksel şiddet uygulayabilir. Kısaca; Sosyopat = daha duygusal, öfkeli, fevri, çevreden etkilenmiş biri Psikopat = buz gibi soğuk, hesapçı, doğuştan gelen bir “avcı” Özetle tek cümleyle: Sosyopat, vicdanı neredeyse hiç çalışmayan, yalan ve manipülasyonu alışkanlık haline getirmiş, başkalarına zarar vermekten çekinmeyen, antisosyal kişilik bozukluğu olan kişidir. Not: Her tartışmacı, egoist ya da bencil insan sosyopat değildir. Tanı koyabilmek için psikiyatrist tarafından detaylı değerlendirme şarttır.
- Yapay Zekanın Babası
Alan Mathison Turing (1912–1954), 20. yüzyılın en önemli bilim insanlarından biri, modern bilgisayar biliminin ve yapay zekânın kurucusu kabul edilen İngiliz matematikçi, mantıkçı, kriptolog ve teorik bilgisayar bilimcisidir. Yapay Zekanın Babası Alan Mathinson Turing Kısa Hayat Özeti Doğum: 23 Haziran 1912, Londra Ölüm: 7 Haziran 1954 (41 yaşında, intihar – resmi olarak siyanür zehirlenmesi) En Önemli Başarıları Turing Makinesi (1936) Henüz 24 yaşındayken, teorik olarak “herhangi bir hesaplanabilir şeyi hesaplayabilen” evrensel bir makine tasarladı. Bu model, bugünkü tüm bilgisayarların temel çalışma prensibini (program depolama kavramı) tanımlar. Modern bilgisayar biliminin temeli kabul edilir. II. Dünya Savaşı’nda Enigma Şifresini Kırma Almanların Enigma şifre makinesini çözen ekibin lideriydi (Bletchley Park). “Bombe” adlı elektromekanik cihazı geliştirerek şifreleri sistematik olarak kırdı. Savaşın 2-4 yıl kısaldığı, milyonlarca insanın hayatının kurtulduğu tahmin ediliyor. Alan Mathinson Turing Yapay Zekâ Alanının Temellerini Atması 1950’de yayınladığı “Computing Machinery and Intelligence” makalesiyle ünlü Turing Testini önerdi. Bir makinenin “düşünebilir” olup olmadığını test etmek için hâlâ kullanılan yöntemdir. Bilgisayar Bilimi ve Matematiksel Biyoloji Manchester Üniversitesi’nde ilk çalışan programlanabilir bilgisayarlardan birini (Manchester Mark 1) kullandı. Morfogenez (canlıların şekil oluşumu) üzerine yaptığı çalışmalar, günümüz biyomatematiğinin öncüsüdür. Trajik Sonu 1952’de eşcinselliği nedeniyle suçlu bulundu (o dönemde İngiltere’de suçtu). Hormon tedavisi (kimyasal hadım) cezasına çarptırıldı. 1954’te 41 yaşında siyanürlü bir elma yiyerek intihar etti. (Yatakta ısırılmış bir elma bulundu; Apple logosuyla ilgili şehir efsanesi buradan çıkar ama resmi bir bağlantı yoktur.) Mirası 2009’da İngiltere Başbakanı Gordon Brown, devletin Turing’e yaptığı muameleden dolayı resmî özür diledi. 2013’te Kraliçe II. Elizabeth tarafından resmen affedildi. 2021’de İngiltere’nin yeni 50 sterlin banknotuna resmi basıldı. “Yapay zekânın babası”, “bilgisayar biliminin babası” olarak anılır. Kısaca; Alan Turing, hem bugünkü bilgisayarların hem de yapay zekânın teorik temelini atan, savaş kahramanı olmuş, ama cinsel yönelimi yüzünden devleti tarafından yok edilen bir dahiydi.
- Mekri Rüstem
“Mekr-i Rüstem” sıfatı esas olarak Şehzâde Mustafa’nın öldürülmesi hadisesinden sonra kullanılmaya başlanmıştır. Bazı kaynaklara göre, Rüstem Paşa’nın Şehzâde Mustafa’nın imzasını taklit edip Sah Tahmasb’a mektuplar uydurduğu iddiası vardır. Bu olay, birçok tarihçi ve şair tarafından “hile”, “entrika” kapsamında ele alınmış; mekr (hile) kelimesi Rüstem ile ilişkilendirilmiş. Şairler “mekr-i Rüstem” tabirini tarih düşürerek (ebced yöntemiyle) bu olaya göndermede bulunmuşlar. Ayrıca, araştırmalara göre klasik Türk edebiyatında bu tamlama Rüstem Paşa’yı İran mitolojisindeki “hileci kahraman” Rüstem ile mecazi olarak özdeşleştirerek kullanılmıştır. Özetle: Mekr-i Rüstem, Rüstem Paşa’ya Şehzâde Mustafa’nın ölümü meselesinde atfedilen hile ve entrika suçlamaları üzerinden verilmiş bir sıfattır.
- Kehle-i ikbal
İkbal biti “Kehle-i İkbal” (veya “Kehle-i İkbâl”) sıfatı, Osmanlı imparatorluğu döneminde Rüstem Paşa (Damat Rüstem Paşa) için kullanılmıştır. Kehle-i İkbal – Kim için ve hangi olaydan sonra söylenmiş? Kimin için? Osmanlı sadrazamı Rüstem Paşa (Mihrimah Sultan’ın kocası, Kanuni Sultan Süleyman dönemi). Tarihçiler “şansı bit sayesinde açılan adam” diye yorumluyor. Rüstem Paşa Hangi olaydan sonra ve neden bu lakap verildi? Rüstem Paşa’ya bazı kişiler cüzzamlıdır yalanını yaymış. Kanuni Sultan Süleyman bu iddiayı araştırmak için hekim gönderir. Hekim, Rüstem Paşa’nın elbisesinde bit (kehle) bulur. Bu önemli çünkü dönemin tıbbi inancına göre cüzzamlılarda bit olmazmış. Bit bulununca bu, cüzzam suçlamasını çürütür ve Rüstem Paşa’nın Mihrimah Sultan ile evlenmesine ve yönetimde yükselmesine engel kalmaz. Bu olaydan sonra “Kehle-i İkbal” lakabı yerleşir. “Kehle” Arapçada “bit” demektir, “ikbal” ise talih, şans anlamındadır. Yani mecazi olarak “şans biti” ya da “iktidar biti” anlamı taşır. Bu hikâyeye dayanarak da bir beyit oluşmuştur: > “Olucak bir kişinin bahtı kavî, tâlihi yâr, / Kehlesi dahi mahallinde anın işe yarar.” Rüstem Paşa, cüzzam dedikodularını yıkmak için yapılan bir aramada elbisesinde bit bulununca bu “şanslı bite” dayanarak ikbale (iktidara) yükseldiği için “Kehle-i İkbal” diye anılmıştır.
























